| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
9 "sanat" etiketi kullanan gönderi "sanat" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Keman nedir - Kemanın nasıl çalınır - Tarihte Kemanın Yeri

Muhtemelen en tanınmış orkestra çalgısı olan keman bir yayla çalınan telli bir enstrümandır. Keman Ailesinin en geniş aralıklı sesine sahip olan üyesi olan kemanın yanında diğer üyeleri Viola, Çello ve Konturbas’ dır. Keman kendine özgü biçimiyle 16. yüzyılda Avrupa’ da ortaya çıktı. Teknesi, sırt ( Akçaağaç’ tan ) ve göğüs (Köknar’dan) ile yanlıklardan ( Akçaağaç’ tan ) oluşur. Göğsündeki iki delik “F “ biçimindedir.

Yanlıkların ortasında büyük bir girinti vardır. Yine Akçaağaçtan yapılan sapın ucu salyangoz biçiminde kıvrımlıdır. Keman imal edilirken, ön, arka kısımlar ve omurga boş bir kutu oluşturacak şekilde birleştirilir. Kuyruğa bağlanan dört tel köprünün üzerinden geçip perdelerden uzanıp akort anahtarlarına bağlanır. Anahtarlar vasıtasıyla akort edilir ve elin perdelere basılması ile değişik sesler ve tonlar elde edilebilir.

Çalgının dört teli vardır Pesten tize doğru doğru Sol, Re, La, Mi. Keman ailesinden çalgılar; keman, viyola, çello ve konturbas adlarını taşır. İlk kemanlar, Bavyera’ nın Füssen kentinde İtalya’ nın Brescia ve Cremona kentlerinde ve aynı çağda Paris’ de yapıldı. Teknenin uzunluğu 36 – 36 cm, toplam uzunluk yaklaşık 60 cm dir.

19. yüzyılda İtalyanlar keman yapımında ilk sırayı Paris’li ustalara kaptırdı. Bu ustalar Nicolas Lupot Jean – Baptiste, Vuillaume’ dir. Bu dönemde çalgının tellerini daha çok gerebilmek, gücünü arttırmak ve ses alanını genişletmek amacıyla sap arkaya daha çok eğildi, Abanozdan yapılan perdelik uzatıldı ve yine abanozdan yapılan kuyruk eklendi. Çalgının iç yapısında da gerekli değişiklikler yapıldı. Köşeler, takozlar, bas balkonu ve can direğinin boyutları büyütüldü.Yapımcılar 19. yüzyıla değin her türlü telli çalgıyı yapıyorlardı. 20. yüzyılda uzmanlaşmaya başladılar. En büyük keman yapımcıları arasında GagliAnolar, C.Fegant, J. B. Guadagnini, A. Guarneri, L. Guersan, Klotlar, G. P. Maggini, D. Montagnana anılmalıdır.

Kemanın çocuklar için yapılmış daha küçük boyutları vardır. Çeyrek, yarım (53 cm) ve üç çeyrek (56cm)

19. yüzyılın ortalarında Türk Müziğinde de kullanılmaya başlanan keman günümüzde gerek Klasik Türk Müziği, gerekse Türk Sanat Müziği ‘ nin vazgeçilmez çalgıları arasındadır. Alaturka kemanda Sol, Re, La, Mi akordu yerine La,Re,La,Re ve Sol,Re, La,Re akortları da kullanılır. Alaturka kemancılar sesini arttırmak amacıyla genellikle çalgının göğsünü içten incelttirirler. ( 1 )

Tarihte Kemanın Yeri
Lavignag, kemanın Türklerin Kemençeigos yani oğuz kemençesinden alındığını yazar. Bazı kaynaklarda ise Arapların Rebab’ ından geliştirildiği öne sürülmüştür. Keman asıl biçimini korumakla birlikte 19. yüzyılda bazı değişikliklere uğradı. Çağdaş kemanda gövde ve sap daha uzun, köprü daha yüksektir. Kemana orkestrada ilk olarak 1565’ de S.T. Riggo ve Corteccia’ nın eserlerinde yer verilmiştir. Sonraki yıllarda orkestradaki görevlerinden dolayı birinci ve ikinci keman olarak adlandırılmış, orkestradaki sayıları çoğaltılmıştır.

Türk Musukisi'nde Kemanın Yeri
Kemanın Türk ülkesine ne zaman geldiği tam olarak bilinmemektedir. İstanbul ve Trabzon gibi Latin ülkeleri ile sıkı ilişkiler içinde bulunan şehirlerde çok eskiden beri kemanın en eski örneklerinin bulunduğu ileri sürülmüştür. Kanun’i Sultan Süleyman’ın sadrazamlarından Makbul İbrahim Paşa nın gençliğinde padişahın şehzadesi olarak Manisa da bulunduğu yıllarda keman çaldığı biliniyor.

Yine bu yüzyılda yaygınlık kazanmış bir saz olarak klasik musukimize girememiş olmakla birlikte halk arasında çok tutuluyor ve koltuk meyhanelerinde çalınıyordu. Kemanı üst düzey sınıf arasına sokan kişinin Sultan 1. Mahmut dönemi sanatkarlarından olan Corci olduğu ileri sürülür. Kemandan önce musukimizin yegane sazı Rebab idi. O yıllarda kemana “Viola d’ Amore “ deniyordu ki bu sazın benzeri yakın zamanlara kadar kullanılmış olan Sine Kemanı’dır. Kemani Corci’ ye kadar bütün kaynaklarda eski Türk kemanını çalanların Türk olduğu halde 18. yüzyıldan sonra Türk olmayan kimseler batı kemanını çalmaya heves etmiş ve pek çok ünlü isim ortaya çıkmıştır. Hiç şüphesiz bu sanatkarlar “ Viola d’ Amore’ nin farklı şekilleri olan Sine Kemanı’ nı çalıyorlardı.

Yedi teli olan Sine Kemanı’nın sesi biraz boğukça olduğu ve kemençe sesine benzediği için musukiden anlayanlarca daha çok tercih ediliyordu. 19. yüzyıl başına kadar keman çalan sanatkarlar kemanın her iki türünü de kullanmışlardır. Daha sonra Sine Keman’ı unutulmuştur. Son idrakarları Mustafa Sunar ile Nuri Duyguer olmuştur.Batı kemanının ülkemize yerleşmesinde Romanyalı Miron’ Un büyük rolü olmuştur. Ülkemizde Türk Musukisi ölçüleri içerisinde çok güçlü icrakarlar yetişmiştir. ( 2 )
Bir devreye damgasını vuran bu sanatkarlardan bazıları

şunlardır
Kemani Hızır Ağa, Kemani Rıza Efendi, Kemani Corci, Kemani Körsebuh, Kemani Aleksan Ağa , Kemani Memduh, Bülbül-i Salih Efendi, Reşat Erer, Nubar Tekyay, Sadi Işılay, Hakkı Derman Selahhattin Ünal ve bunla gibi musuki termonolojimizde keman çalanlara kemani denir.
Müzisyen tellerin üzerinde yayı doğru Açı ile sürtünce ses elde edilir. Bu yay Pernan bUco2 dan yapılıp 75 sanimetre uzunluğundadır ve telleri at kılındandır.

Kemanın en önemli özellikleri sahip olduğu ses aralığı ve hem lirik hem de hızlı ve parlak kullanıma elverişli olmasıdır.Kemancılar aşağıdaki teknikleri kullanarak özel

sesler de elde ederler
Pizzicato ( telleri çekerek ), Tremelo ( yayı hızlı hızlı telin üzerinde hareket ettirmek ), Sul Ponticello ( yayı köprüye çok yakın sürterek ince bir ses elde etme ), Collegno ( yayın teli yerine ahşap kısmını kullanarak ) ve Glissando ( yayların üzerinde parmakları gezdirmekle çıkan ses )
Kemanın ilk olarak 1500 lerde İtalya’ da ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Lira da Braccio ce Fidle adlı iki enstrümandan türemiş olduğu sanılmaktadır.Keman yapım sanatı 17. ve 18. yüzyıllarda Antonio Stradivari, Guissepe Guaneri ve Jacop Satyner gibi ustalarla başlamıştır. O zamanki kemanların bugüne göre boyunları daha kısa, perde bölgesi daha kısa ve köprüleri daha düzdü. Keman klasik eserlerde ilk kullanılmaya başlandığı zaman alt sosyal seviyede bir Alet olarak görülmüştür. Ancak Claudio Monteverdi’ nin Orfeos’ u gibi eserler ve “24 Viyolons du Roi” gibi topluluklarla bu statüsü de yükselmeye başlamıştır. Bu tırmanma Barok dönemde de Antonio Vivaldi Jsbach ve Georg Philip Telemann gibi bestecilerle devam etmiştir.

Solo konçerto, sonat ve suit gibi müzik janrlarında keman en önde giden olmuştur. Ancak keman virtiözleri ilk olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Covanni Viotti, Isaac Stren Mischaelman ve Nathan Nilstain, David Oistrach Pinhas Zuckerman, jacah Heifelds bu konuda ün yapmış isimlerden bazılarıdır. ( 3 )

Kemanın Özellikleri
Keman insanı erinden etkileyen eşsiz güzellikteki sesiyle yaylı çalgılar ailesinin en önemli üyesidir. Sesi öteki çalgılara göre bir çok bakımdan insan sesine daha yakındır. Keman çene altı ile omuz arasına sıkıştırılarak tutulur. Sol elin parmakları sap üzerinde bulunan tellere basarak gezinirken sağ elle tutulan yay keman tellerine sürtülerek çalınır.Gövdenin orta bölümündeki yan girintiler yayın daha kolay hareket etmesini sağlar. 35 ile 36 santimetre arasında değişen bir gövdesi vardır. Küçük ve hafif bir çalgı olmakla birlikte ortalama 84 ayrı parçanın bir araya getirilmesi ile yapılır. Genellikle 2 santimetre kalınlığında bir çam veya Akağaçtan oyma Kalemi ve rende kullanılarak biçime sokulur.

Kemanın bir gövdesi ve buna bağlı bir sapı vardır. Gövde, göğüs tahtası yada tabla denilen üst kapak, alt kapak ve onları birleştiren yanlık adı verilen bir kasnaktan oluşur. Tellerin köprü aracılığı ile gövdeye yaptığı Basınca direnebilmesi için alt ve üst kapaklara bir kavis verilmiştir. Sapın ucundaki burgulara sarılarak bağlanan teller bir eşikten geçerek gövdenin ucundaki kuyruk bölümüne bağlanır. Köprü tellerin titreşimini üst kapağa iletir.

Burgu yuvalarına yerleştirilen kulaklar tellerin istenilen ölçüde gerilmesini sağlarlar. Gövdenin içine boydan boya yerleştirilmiş bas çubuğu ya da bas kirişi denen bir çıta eşiğin tam altında da can direği denilen bir takoz bulunur. Bas çubuğu sesin tınlanmasına, can direği de ses titreşimlerinin alt kapağa iletilmesine yardımcı olur. Üst kapak üzerinde F biçimindeki iki ses deliği ses titreşimlerinin gövdeden dışarı çıkmasını sağlar.Dış etkilerden korunabilmesi için yapımı tamamlandıktan sonra, özel karışımlı bir tutkalla cilalanır. Cila aynı zamanda kemanın ses tınısını belirleyen önemli bir öğedir. Keman yapım ustalarına LUTHİER denir.

Ülkemizde keman yapım teknikleri çok gelişmiş çeşitli yarışmalarda birincilik alan lutierlerimiz vardır.Bunlar; Cafer Açın, Mesut Gözalan, Yunus Tarhan, Mehmet Alkan, Nevzat Önder, Ayhan Damcıoğlu, Ahmet İyi doğan, Emin Tilef, Bedi Akol’ dur.

Kemanın Akort Sistemi
Kemanın metalden ya da hayvan bağırsağından yapılmış dört teli vardır. Akort sistemi pesden tize doğru Sol , Re , La , Mi olarak düzenlenmiştir. Batı kemanlarıyla aynı akort sistemine sahip olmasına rağmen Türk Musukisine uygun bir şekilde isimlendirilmiştir. Do, Sol, Re, La. Bazı icracılar La telini ince sol düzeninde kullanmaktadır. Bu konuda çeşitli fikirler öne sürülmüştür. Eskiden kullanılan ve Avrupa’dan getirilen kemanların beş esas, altı ahenk telinin olduğu ve aynı telin ince sol olarak akort edildiği biliniyor. Bir başka görüş ise Rebab ve ud gibi çalgıların akorduna benzetmek için böyle hareket edildiğidir.La akort Türk musuki icralarında çiğ kalmakla birlikte bazı makamlar transpoze edildiğinde icrada zorluklar oluşmaktadır.

Kemanın Türk Musikisindeki Yeri Ve Önemi Hakkındaki Görüşler

Gülnaz Rizeli Çember bestelerin form ve müzikal yapısının incelendiği bu çalışmada melodiye yön veren en önemli unsurun güfte olduğu inancına sağdık kalınmış, yapılan çalışmalarda bestekarlarımızın bu inançla kullanacakları usule göre vezin tercihi yaptıkları görülmüştür. Form açısından benzer yapıya sahip olan eserlerde farklılıklara da rastlanmıştır. Eserlerin büyük bir bölümünde terenüme, ikinci usulün son t-k daplarından başlanmıştır.Makam geçkileri üçüncü mısra ile bestelenen meyan bölümünde yapılmıştır. İncelenen murabba bestelerin dördü dışında güfte de kullanılan vezin fa-i-la-tün 2.si de fa-i-la-tün 3.sü fa-i-la-tün ve sonuncusu fa-i-lün kalıbındadır. Eserlerin çoğunda üç cümleli periyotlardan oluşmuş , bunun yanı sıra dört periyotlu cümlelerde de kullanılmıştır.

Aydın Varol Çalışmamızda kemanın tarihi ve Türk Musukisindeki konumu araştırılarak değerlendirilmiştir. Keman 15. ve 16. yüzyıllarda musukimize kemanın atası olan Sine Keman şeklinde girmiştir. Keman Türk Musukisinin kemandan önceki yegane yaylı sazı olan Rebab ve diğer enstrümanlarla büyük bir uyum içerisine girmiş ve her yönüyle büyük bir yaylı saz boşluğunu mükemmelen doldurmuştur. Çalışmamızda Kemanın dünyadaki tarihi incelenmiş ve orijine hakkındaki görüşlere yer verilmiştir. Kemanın enstrüman icra, ifade ve gelişme açılarından musukimize kazandırdığı hususlar ve yakın dönem ekolleşmiş kemanilerimizin taksimleri üslup ve tavırlarının incelenebilmesi amacı ile notaya alınarak çalışmamızda sunulmuştur.

OKTAY Özerden Suphi Ziya Özbekkan müziğimizin özellikle önemli formlarından biri olan şarkı formunda Hacı Arif Bey, Şevki Bey, Rahmi Bey ile içinde bulunduğumuz yüzyıla ulaşan ve bu formun zincirinin halkalarını oluşturan bestekarlarımızın sonuncularındandır. Eserlerinde güfte ile besteyi çok iyi birleştiren ve oldukça akıcı bir üslupta yazan bestekarın eserleri günümüze kadar rağbetle çalınıp söylenmiş ve dinlenmiş olup bundan sonra da bu niteliğini herhalde koruyacaktır.

A.Nesrin Öner Yayla Basit makamlarda Kâr, Beste, ağır Semâî, Yürük Semâî formlarında yazılmış eserlerde kullanılan geçkilerin incelendiği bu çalışmada 14 makamdan 170 eser incelenmiş ve bu eserlerin yüzde 96 sında geçki yapıldığı görülmüştür. Bestekârlar eserlerinde yaratıcılıkları ve üslupları doğrultusunda çok çeşitli geçkiler kullanmışlardır. Bu geçkilerden bazılarının daha sık ve birçok makamda ortak olarak kullanılmış olduğu tesbit edilmiştir .( 4 )

Ünlü Keman Virtiözü Suna Kan Keman çalışmalarına beş yaşında başladı Ankara'da V Gerhard Back, izzet Albayrak ve Lico Amar'dan dersler aldı. Mozart'ın 5. Keman Konçertosu'nu seslendirdiği ilk konserinde, henüz 9 yaşındaydı. 1948 yılında idil Biret - Suna Kan yasası ile Paris'e gönderildi ve öğrenimini Gabriel Bouillon'un yanında tamamladı. Paris Konservatuvarı'nı 1952 yılında birincilik ödülü alarak bitirdi. 1954 yılında Cenevre Uluslararası Yarışması'nda madalya aldı.1955 yılında Viotti Uluslararası Yarışması'nda, 1956 yılında Munich Uluslararası Yarışması'nda ödüller kazandı. 1957 yılında katıldığı M. Long - J. Thibaud Uluslararası Yarışması'nda Paris Şehri Ödülü'nü aldı. Bugüne kadar yurt içinde ve dünyanın çeşitli sanat merkez-lerinde sayısız konserler verdi

Birlikte konser verdiği uluslararası sanatçılar ve topluluklar arasında P. Fournier, Y. Menuhin, I. Ketesz, Zubin Mehta, A. Navarra gibi ünlü sanatçılar bulunan Suna Kan, Los Angeles Filarmoni, Moskova Filarmoni, Londra Senfoni, Salzburg Mozarteum gibi Orkestraların eşliğinde çaldı. Suna Kan, 1977-86 yılları arasında Ankara Oda Orkestrası'nın baş kemancılığını ve solistliğini yapmıştır. 1971 yılında "Devlet Sanatçısı" seçilen Suna Kan, Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları profesörüdür.

Milli Değerler Ve Milli Ruh
Yahya Kemal Ziya Gökalp’la olan manzum bir şakalaşmasında Kökü mâzide olan atiyim demişti Bu dört kelimelik mısra, yaşamak kabiliyeti olan bütün milletler için değişmez bir düsturdur. Maziyi unutsak, atsak, inkâr etsek bile kökümüz, aslımız oradadır. Manevî kanımızda, yani ruhumuzda olan istidatların, iyi ve kötü her şeyin jenleri oradan gelmektedir. Onları bilmek, kusurlu olanları düzeltmek milletteki yaşama inancının şartı, kanunudur.

Maziyi küçük görmekten hiçbir şey çıkmaz. Onu aşağılamak yanlış bir düşüncedir. Yeni doğmuş bebeği çirkin, akılsız, âciz diye sevmemek, onun sonra ne güzel bir şey olacağını düşünmeden yapılan nasıl bir haksızlıksa, kusurları olan maziyi sevmemek de öylece yanlış bir davranıştır.

Gerçi mazinin sisli ufuklarındaki şanlı ve büyük perdenin arkasında sönük ve korkunç başka perdeler de vardır. İnsanın henüz insanla hayvan ortası bir yaratık olduğu zaman hiç de övünülecek bir çağ değildir. Fakat ne yapalım ki bu böyledir. Yaratıcı kudretin bize çizdiği kaderdir. Onu değiştirmek kimsenin elinde değildir.

Övüncümüz, millet veya kavim olduğumuz zamanlardan başlar. Çünkü artık yasa içinde, düzenle, erdemle, yardımlaşma ile, teşkilâtla, fedakârlıkla, savaşta ölümü göze almakla yaşanan bir hayat başlamış, yaşamak güzelleşmiştir. Bu güzel hayatın da çirkin tarafları yok mudur? Elbette vardır. Fakat bir aksak mısra için güzel bir şiir nasıl atılamazsa, sesi çok çirkin olan bir kemancı kızın sanatı nasıl inkâr olunamazsa, bir Ameliyatta hastayı öldüren birinci sınıf bir doktor nasıl büyük hekim olmaktan çıkmazsa bir millet de mazisindeki çirkin taraflar yüzünden sıfıra indirilemez.

Bir insanın tek bir sözüne, bir eskrimcinin bir hamlesine, bir kumandanın bir muharebesine bakarak da hüküm verilemez. Hüküm vermek için o insana, o sporcuya, o kumandana topyekûn bakmak gerekir.

Atatürk’ün büyük kumandan olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Ama Birinci Cihan Savaşı’nın sonunda Suriye’de yenildi.

Gazi Osman Paşa da büyük kumandandır. O da yenildi. Hem de tutsak düştü. Bunlarla Atatürk’ün ve Gazi Osman Paşa’nın büyük kumandan olmak vasfı gider mi? Gitmediğine en büyük senet, Moskof Çarı’nın Gazi Osman Paşa’ya kılıçla gezmek müsaadesini vermesi, İngilizlerin de Çanakkale Savaşı hakkındaki resmî tarihlerinin başında Atatürk’e yaptıkları ithaftır.

Mehmet Emin Yurdakul’un dediği gibi: Milliyetler mazilerden akıp gelen sellerdir.
Mazide eşsiz bir güzellik vardır. Çünkü artık bir daha geriye gelmeyecektir. Çünkü orada hep ölüler yaşamakta ve suçlarından sıyrılmış olarak yalnız büyüklükleriyle bize bakmaktadır. Mazi güç kaynağı, fazilet ırmağıdır.

Milletlerin, mazilerine sımsıkı sarılmaları elbette boşuna değildir. Toprak Altından çıkan şekilsiz taş parçalarını değerlendirmek, tek duvarı kalmış bir yapıyı ayakta tutmak için didinmek bir yaşama savaşı, köklü olmak ülküsünün görünüşüdür.

İskoçlar o acayip eteklikleri herhalde elâlemi kendilerine güldürmek için giymedikleri gibi İspanyollar da boğa güreşlerini vahşet olsun diye yapmıyorlar.

Millet hayatındaki vazgeçilmez unsurlardan biri de müziktir. Bazılarının dediği gibi müzik iptidaî insanın isterisinden doğmuş olsa bile artık güzel sanatların bir bölümü olarak hayata girmiştir. Çıkmaz; çıkarılamaz.

Biz de tâ Hunlar çağından, yani milâttan önceki yüzyıllardan beri bir saray ve ordu mızıkası olduğu tarihî kayıtlarla bilinmektedir. Bir millî marş, bir askerî beste, melâli anlatan bir parça yahut neşeli bir ezgi fertleri, toplulukları, milletleri ruhlandırır, bazen kendinden geçirir. İnsanlar müzikle duygulanırlar, sevinirler, bazen de ağlarlar.

Türk müziği, cihan devleti kurmuş bir milletin ruh olgunluğunu gösteren ağırbaşlı bir müziktir. Tabiî, onun her parçasına güzel denemez. Batı müziğinin her parçasına da denilemeyeceği gibi...Güzelin tarifi pek çoktur. Çünkü güzelin tartısı ve ölçüsü yoktur. Görende, duyanda büyük estetik tesir yapan şey güzeldir. Bu sebeple bir Türk’ün güzel bulduğu şeyle bir Batılı’nınki, bazen bir olsa da, çok defa aynı değildir.

Bizim müziğimizin büyük üstadlarından biri “Itrî”dir. Millî ruhu terennüm etmiş, Türk’ün duygusunu dile getirmiştir. Itrî bir mazidir, semboldür. Türk müziğinin devidir.

Türk Milleti günün birinde Müslümanlığı bıraksa bile nasıl Süleymaniye’yi sevecekse, müziği de hangi yolu ve yönü alırsa alsın Itrî’yi de öyle kutlayacaktır. Itrî bir mukallid yani bir çalgıcı değil, bir yaratıcı yani bir bestekârdır.

Durum bu iken 27 Kasım 1971 tarihli Milliyet’te “Devlet Sanatçısı” Bayan Suna Kan’ın Itrî’yi de, tek sesli müzik dediğimiz Türk musikisini de yerin dibine batıran yazısını okuyunca hayretler içinde kaldık. Usta bir kemancı olan Suna Kan vaktiyle bir hârika çocuktu. Demek artık hârikalığı giderken sadece çocukluğu kalmış. Tek sesi hakir görmek nedir? Sindirilmemiş bir yükselmenin eseri... Müziğin ileri veya geri oluşunu yalnız tek ses veya çok sesle açıklama pek çocuksu bir izah değil mi? Caz müziği de çok seslidir ama bu, onu bayağı bir takırtı olmaktan kurtarmıyor.

Ney de tek sesli bir müzik aletidir. Ancak ney, tarihimizde sadece bir müzik Aleti olarak değil, aynı zamanda şanlı bir silâh olarak da yer almıştır. Çünkü, tahtından indirildikten sonra bir odada tutuklu bulunan III. Selim, çoğu gayrı Türk kölelerden meydana gelen bir kalabalığın, kendisini öldürmek üzere, odasına saldırdıkları sırada ney çalmakta idi ve kendisini o tek sesli müzik aleti ile savunmuştu.

Suna Kan’ın küçümsediği kavuklu adamların çaldığı tek sesli mehterle ülkeler açıldı, teşkilât kuruldu ve İngiliz Toynbee’nin yer yüzünde kurulmuş iki buçuk imparatorluktan biri diye vasıflandırdığı Osmanlı İmparatorluğu ’nun kültürü ve medeniyeti yüzyıllarca yaşadı (öteki imparatorluk Roma, yarım olanı da İngiliz İmparatorluğu’dur).

Muhteşem bir tarihin müziğini küçük görmek o muhteşem maziyi de küçük görmek, kendisini bu milletten saymamaktır. Suna Kan, 22-23 Aralıkta Devlet konser salonunu “müzelik eserler” işgal ederse Devlet Sanatçılığı unvanını iade edecekmiş.

Etsin!.. Bu dünyaya bir Suna Kan gelmeseydi Türk milleti hiçbir şey kaybetmezdi. Gitmesiyle de kaybedecek değildir. Çünkü, o nihayet usta bir çalgıcıdır ki kendisinden daha usta olanlar da vardır.

Fakat dünyaya bir Itrî gelmeseydi Türk ırkının müzik yönü bugünkünden biraz daha aşağıda kalacaktı. Çünkü, O, gerçek sanatkâr, yani bestekârdı.

Bir de her şeye Atatürk’ü karıştırmakla davalar çözümlenmez. Suna Kan’ın yaşı Atatürk’ün müzik hakkında konuşmalarını ve sözlerini bilecek kadar fazla değildir. Herhalde kendisine öğretenler var.

şunu asla unutmasın ki Atatürk tek sesli müziği sevmeseydi, sofrasında bu müzikle şarkılar söyletmez, kendisi de söylemez, hatta Zeybek Havası çaldırıp bizzat oynamaz ve tek sesli besteler söylesin diye Safiye Ayla’yı çağırtıp getirmezdi.

Millî değerlerin modası geçebilir, müzelik olabilirler. Fakat yine saygı görürler. Beethoven de müzeliktir ama hakaret görmüyor, baştacı ediliyor. Bugünkü Avrupa’nın insanlıktan çıkmış gençleri Beethoven’i dinleyip anlıyor mu? Onlar ancak Pop müziği denen vahşi seslerle zıplıyorlar. Fakat Beethoven’in tarihte aldığı yeri sarsamıyorlar, sarsamazlar.

Suna Kan’ın hücumlarına rağmen de Itrî tarihteki yerini almıştır, yıkılmaz. Hafif keman yayı ile vurarak üç yüzyıllık taş anıtı devirmeye imkân yoktur. O, millî ruhtan bir parçadır ve Türk ırkı yaşadıkça dimdik ayakta duracaktır. ( 5 )

Ortaçağda Mimarlık - Mimarlığın Tarihi

çini mürekkebi, çömlekçilik. Bunlar, özellikle 1000 yıllarından başlayarak Avrupa topraklarında yükselen büyük dinsel eserlerin yanında küçük kalan sanatlardır.

"Katedral"in ortaçağın tipik bir anıtı olması, Kilise'nin güçlülüğünden ve halkları -içtenlikle olsun olmasın 'iman'a zorlanmasından ileri geliyordu. Bunun sonucu olarak da herkes katedrallerin yapımına katılmaktaydı: Kimi para yardımı yapıyor, kimi taş çıkarma ya da taşıma gibi angaryalar yükleniyor, kimi sanatıyla katkıda bulunuyor, zanaatçıları evinde barındırıyor ya da vitraylar armağan ediyordu. O dönemdeki tekniğin ilkelliği sonucu her çeşit iş insan gücüyle başarılacağından, bir Nötre Dame, bir Chartres, bir Reims katedralinin ne kadar zamanda bitebileceği düşünülebilir. Gerçekten de yapımı yüz yıl sürenlerin sayısı az değildir.

Ortaçağın başlangıcında kiliseler antik bazilika'ları (ticaret ve sosyal olaylar için toplanma yeri olarak yapılmış, çatısı dikdörtgen biçiminde sütunlu salonlardan meydana gelmiş Roma yapısı.) örnek tutan dikdörtgen bir nef'ten (kiliselerde kubbe altı bölümü, şahın.) yapılmıştı. Buna, zamanla 'transept' (bir kilisenin esas yapısına dik inşa edilmiş, yapıya haç şekli veren yan bölümler.), yan netler, bitişik küçük kiliseler, çan kuleleri de eklenmişti. Bu büyüme ortaya çetin bir sorun çıkarıyordu: Damın örtülmesi... Kilise yalnız bir nef'ten oluşmuşken, kirişlere dayanan bir dam inşa etmekle iş çözümleniyordu, ama yapının gelişmesiyle bu yöntem yetersiz kaldı; çünkü putreller belli bir ölçüden uzun yapılınca sağlamlığından kaybediyordu. Ayrıca, bütün bu tahta parçalar, her an yangın tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

Bu yüzden, XI. yüzyılın başından beri adi damın yerine taş tonozlar kullanılmaya başlandı. Bu tonozun iç eğmeci, eksene göre kesilmiş silindir şeklindeydi ve iki yanı da nef'in iki duvarına dayanıyordu. Yapının tonoz Anahtarı üzerine dayanarak kendiliğinden durabilmesi için, taşları belli biçimlerde kesmek gerekiyordu. Böyle olunca da, duvarlara aşırı ağırlık yüklenmekteydi. Gerçekten de, bu ağırlık duvarların birbirlerini itme tehlikesi yaratıyordu; yani, duvarlar bu itişe karşı gelebilecek kadar ağır, alçak ve tek parçalı olmalıydı. Bu yapım şekli, yeterli büyüklükte pencereler açılmasına elverişli olmayan hantal ve karanlık "Roman" stili kiliseleri meydana getirdi.

Ama aynı dönemde (1100 yıllarında) birbirlerinden çok uzak yerlerde (sözgelişi, Durham-İngiltere, Moissac-Fransa) yepyeni bir yapı sanatı yayılmaya başladı. Dörtgen şeklinde yerleştirilmiş dört sütuna, bu dörtgenin köşegenlerine doğru uzanan ve tonoz anahtarında kırılan dört kemer inşa edilerek meydana getirilen çatı iskeletine, her büyüklükte damı oturtmak imkânı vardı. Burada da çatı, duvarlara büyük bir ağırlık yüklemekte ve bunların birbirini itmesine yol açan bir güç yaratmaktaydı Fakat bu sakınca iki gücün dikey biçimde inişini sağlayacak biçimde yerleştirilmiş payanda (eğik olarak vurulan destek.) kemerlerinin ağırlıklarıyla rahatça dengelenebilmekteydi. Artık 1100-1500 yılları arasında mimarlığa hâkim olacak "Gotik" sanat doğmuştu.

Fransa'da, ortaçağ mimarlığının en eski Roman stilinden en gösterişti Gotik'e kadar geçirdiği aşamaları izleyebileceğimiz bir örnek yapı bulunmaktadır:

Saint Michel dağındaki manastır (X. yüzyıl). Bir yeraltı mezarlığı olarak yapılan bu binanın üstüne, 1017-1144 yılları arasında Roman stili bir kilise inşa edilmişti. Bu kilisenin 1421'de yıkılan koro yeri, 1450-1521 yılları arasında Gotik biçiminde inşa edilmişti. En dikkatsiz bir ziyaretçi bite, hemen göze çarpan bu uyuşmazlığın önünde biraz duraksamadan edemez O hantal, karanlık nef ve bu zarif aydınlık koro botumu

Bu göz kamaştırıcı yapıyı ya da 48 metrelik koro bölümüyle Beauvais katedralini hatta ünlü Ulm katedralini görmek, mimarların cüreti ve teknik bilgileri üzerine yeterli bir kanı verir. Bu ustaların eline yeterli insan gücü ve malzeme vermekle iş bitmiyordu; her şeyden önce yapı tekniğinin sorunlarını çözümlemek gerekiyordu. Bu sorunların inanılmaz karmaşıklığını bir an gözümüzün önüne getirelim Duvarlara verilecek kalınlığın belirlenmesi, pencerelerin 'azami' büyüklüğü, payanda kemerlerinin yeri, tonozların yönü, taşların biçimi ve ayrıca bir yığın geometri, Statik ve stereotomi (taşların kesilmesini ve yontulmasını konu alan bilim dalı.) sorunları, malzemelerin sağlamlığı ve direnci... İnşa ettikleri yapılardaki sütunların inceliği, bu sorunları Romalılar gibi kaba bir 'yaklaşık hesap'la değil, bilimsel bir biçimde çözümlemiş olduklarını göstermektedir.

Öyle ki mimarların yeterli ve kesin matematik, fizik bilgileri bulunduğunu ileri sürmesek bile, etkili deneysel yöntemler uyguladıkları kesindir.

Türk pop müziğinin tarihi - Türkiyede Pop müzik

Pop müzik adından da anlaşılacağı gibi gündemde olan, çok ilgi çeken, eğlence amaçlı ve herkes tarafından bilinen yani popüler olan müzik demektir.Pop müzik, çok sayıda türe ayrılmıştır fakat bu türler kendi içinde kalmışlar ve çoğu ilgi görmemiştir.(Pop Jazz, Electrified, Rap.)
Pop müziğin belirgin özellikleri ezgilerindeki sadelik ve süslemelerdir.Ezgi yalın olduğu sürece akılda daha fazla kalacak, herkes tarafından mırıldanılacak ve buna bağlı olarak gündemde olacaktır.

Ezgi bir de ritim açısından zengin ise, o zaman söz ve ezginin değeri yarı yarıya azalacak ve eser, dans edilmek için hazırlanmış bir şarkı olarak kullanılacaktır Pop müziği klasik müzikle karşılaştırma yaparken Fazıl Say şunları söylüyor
Pop müzik satış için yapılır, klasik müzikse soylu duygular için

Fazıl Say burada aslında müzikleri karşılaştırmak istemiyor.İçinde göndermelerde bulunduğu kesin ama asıl vurgulamak istediği pop müziğin ticari amaçla yapılmış olduğudur.

Pop müzik eserlerinde belirgin bir benzerlik söz konusudur.Yani bir eser başka bir esere neredeyse tıpatıp benzeyebilir.Sözleri farklı olduğu için müzik eğitimi almamış birinin bu benzerliği fark edebilmesi oldukça zordur.Aynı kalıbın üstüne, farklı sözlerin yazılması ve dinleyiciye sunulması şarkı bestelemenin kolay bir yoludur.Bu yolla köşeyi dönmüş çok fazla şarkıcı vardır ne yazık ki.Şarkıların çalıntı olduğu iddialarının gündemde olduğu bu dönemden sonra, sözlerinin çalıntı olduğu iddia edilecek şarkıların duyulduğu dönemlerde gelecektir.Şu anda da, söz yazma işinde çalıntı yapmayan şarkı sözü yazarlarının da yazdığı sözler pek hoş değildir."Kırıcan mı Belimi Şakşuka Şakşuka Şaka da Şuka gibi

Pop müzik eserleri, konserler için daha uygundur.Özellikle büyük topluluklar önünde verilen bu konserlerde sahne performansı çok önemlidir.Konsere eğlenme amacıyla gelen insanlar, dinlediği müziğin yanında belirli figürlerle dansta izlemek ister.Bu yüzden bir pop müzik şarkıcısının dış görünümü de söylediği şarkı kadar önemlidir.
Pop müziği ülkemizde yıllardır başarıyla yapan kişiler de vardır.(Sezen Aksu, Fatih Erkoç, Sertab Erener)Sezen Aksu ve Fatih Erkoç'un, uzun zamandır tam anlamıyla ortalarda görünmediğini ve Sertab Erener'in de dünyaya açıldığını düşünürsek ülkemizdeki pop müzik, Ayşe Hatun Önal, Tarık Mengüç gibi şarkıcılara emanet edildi diyebiliriz.

1900'lü yılların güncel popüler müzik tarihini özetle şöyle açıklayabiliriz
1920-1930-1940'lı Yıllar

•30'lu yıllara operetler dönemi denmektedir.
•Taş plak dönemi bu yılları kapsar.
•Gramofon, en gözde alettir.
•Operetler ve tango, ülkemize giren ilk popüler batı müzikleridir.
•1920'li yıllar, cazın ülkemize girdiği yıllardır 1950'li Yıllar
•Türkiye'de cazın dışındaki batı müziği türlerinin tanındığı yıllardır.
•Batıdaki pop müzik, gençlerimizi etkisi Altına almaya başlamıştır.
•1955'te bir Rock'n Roll orkestrası kurulur.
•1958 yılında Kuyruklu Yıldızlar, dönemin en popüler grubudur.
•Bu dönemde söylenen şarkılar, orijinaline ne kadar yakınsa o kadar fazla ilgi görür 1960’lı yıllar
•Gençliğin özgür olmak istediği Hippi akımının gözde olduğu yıllardır.
•60’lı yıllarda pop müzik çalışmaları Avrupa’da olduğu gibi hız kazanır.
•Çok sayıda pop orkestrası kurulur.
•Bu dönemde çeşitli şarkı yarışmaları düzenlenmiştir.Ayrıca Türkiye, bu dönemde Atina Şarkı Yarışmasına katılıp 4.oldu.
•Orhan Gencebay, ilk 45’lik plağını çıkarttı.
•Yerli melodilerin batı sazlarıyla yeniden yorumlanması bu dönemde hız kazanır.
•1965 yılında Hürriyet gazetesince düzenlenen Altın mikrofon şarkı yarışmasıdır.Bu yarışmanın amacı pop müziği geliştirmek ve yeni gruplara şans vermekti. 1970’li Yıllar
•Pop müziğin gerçekten popüler olduğu yıllardır.
•Siyasi hareketler, müziği de etkiler.Bunun sonucunda şarkı sözlerinde sloganlar duyulmaya başlanır.
•Kaset devrinin başlangıcı bu yıllardır.
•Siyah beyaz televizyonlarda TRT, halka hangi müziği verirse halkta onu alırdı.Başka seçenek yoktu.
•Eurovision Şarkı Yarışmasına ilk kez katıldık.Sonuncu olduk(!)
•Şarkıcı ve söz yazarlarında belirgin artış görüldü. 1980’li Yıllar
•12 Eylül dönemi başladı.
•Tabi ki Türkiye’deki sanat kesintiye uğradı.
•Arabesk müzik hızla yayılmaya devam etti.
•Kasetçalar ve walkmanlerin çıkması kasete olan gereksinimi arttırdı.
•Korsan kasetçilik sorun olmaya başladı.
•Orgla müzik yapanlar, patronlarına daha az maliyet çıkardıklarından, çalgı topluluklarından daha fazla iş bulmaya başladı.
•Operetler yerini müzikallere bırakmıştır.
1990’lı Yıllar
•Ses güzelliği ve diksiyonun aranmadığı yıllardır.
•Uluslararası sanat müziği eğitimi almış sanatçıların caz yaptıkları görülür.(Örn.Aydın Esen)
•Nostalji denen akım beğeni toplamaya başladı.

90’larda Türkçe Pop 90’lı yıllarda Türk Pop Müziği, hep tartşılagelen bir konu olmuştur. Bu yıllarda pop müziğinin gelişimini anlamak için 60’lı yıllara, pop müziğinin ilk filizlendiği yıllara uzanmak gerekir. O zamanlarda pop diye tabir edilen bir müzik yoktu. Her şey yabancı parçalara Türkçe sözler yazılmasıyla başladı. O zamanlar bu müziğe Türkçe Sözlü Hafif Müzik, ya da Aranjman Müzik deniliyordu. Söz. yazarlarına büyük görevler düşüyor, Sezen Cumhur Önal ve Fecri Ebcioğlu gibi birçok söz yazarı, yabancı bestelere Türkçe sözler yazıyorlardı.

Bu müzik o yıllar hafife alındığından olacak ki TRT “hafif müzik diye bir tanım getiriyordu. Erol Büyükburç, süphesiz Türk Hafif Müziğinin ilk sanatçısıdır. İlginç sahne kostümleriyle de akıllarda yer etmiştir. Onu Ajda Pekkan izlemiş ve böylece bu müziği icra eden birçok sanatçı ortaya çıkmıştır. 70’li yıllarda ortaya çıkan Anadolu Pop ya da Anadolu Rock müzik, TRT’ye inatla tüm Türkiye’yi kasıp kavurmuştur. Cem Karaca, Barış Manço, Moğollar, 3 Hürel, Erkin Koray ve Edip Akbayram bu akımın belli başlı sanatçılarıdır.

Bunlara Halk Müziğine odaklanmanları yüzünden “Kent Ozanları denmektedir. 90’lı yıllarda bu akıma özenerek birçok sanatçı boy gösterecektir. 80’li yıllar ise gerek pop müzik açısından, gerek diğer müzik türleri açınsından en kötü yıllar olarak kabul edilebilir. Eğer 70’leri plak, 90’ları da CD ile özdeşleştirirsek, 80’lere kaset canavarı yıllar diyebiliriz. 12 Eylül’ün baskısıyla başlayan dönemde müzik türleri de bir çıkmaza sürüklendi. Anadolu Pop ve Anadolu Rock furyasından arabesk dalgasından geçiş sözkonusuydu. Kanımca Orhan Gencebay, bu iki müzik türü arasında bir geçiş formu teşkil ediyor. Kendisi hiç bir zaman arabesk yaptığını iddia etmedi. Kendi müzik tarzını oluşturmaya çalıştı.

Hatta bazı şarkılarındaki Gitar soloları Anadolu Rocktan izler taşıyordu. Ancak kendisi de farkında olmadan arabeskin temelini attı ve arabeskin Orhan Babası oldu. Orhan Gencebay ile birlikte Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses ve Müslüm Gürses 80’lerde arabeskin dört büyük üstadı oldular. Hepsi de ayrı ses renkleriyle farklı acılara hitab ettiler, bir bütünü tamamladılar. 80’li yıllar Arabeskin Altın yıllarıydı. Arabeskin yanısıra 1978 yılında Ferdi Özbeğen’in temelini attığı taverna kültürü, fantezi müziğini oluşturdu. Piyanist şantör ekolü doğdu. İnsanlar arabesk ile kederlenirken fantezi ile şenlendi. Oryantal kültür, bu iki müzik ile damarlara aşılandı. Bu hakimiyet, ister istemez diğer müzik türlerini etkisi altına aldı. Pop müzik de bu oluşumdan nasibini aldı.

Nilüfer, İbo klasiği Mavi Mavi’yi yorumladı. 70’lerde Janis Joplin’e olan hatranlığını dile getiren Zerrin Özer, bu yıllarda aynı şeyleri Orhan Gencebay ve Hakkı Bulut için söyledi. Ajda Pekkan için “pek bulaşmadı” denilse bile o “Aman petrol canım petrol” dedi. Video klibinde Topkapı Sarayının damında dans eden kızlar ve bir Mercedesi çeken öküz, eurovizyon jürisinin şaşkın bakışlarına neden oldu ve böylece ortaya komik bir manzara çıktı.

Bazılarına göre Sezen Aksu Sen Ağlama, Git gibi şarkılarla Türk makamları ile arabesk dalgasına cevap verdi, bazılarına göre bu şarkılar, onun arabeskten etkilendiğin göstergesiydi. 80’lerdeki müziğin kalitesizliğinin en bariz kanıtı, Opera adlı eurovizyon şarkısının sonradan en kötü eurovizyon şarkısı seçilmesidir. Bu yıllarda başlayan elektronikleşme, aranjör ve stüdyo müzisyenlerinin doğmasına neden oldu. 90’larda pop müziğinin teknik kadrosu: Garo Mafyan Onno Tunç, Atilla Özdemiroğlu gibi isimler yetişti.

Türk Sanat Müziği yeterli dinleyici kitlesine ulaşamıyor arayışlar içine giriyordu. Bas gitar ve Davul gibi enstrümanlar TSM şarkılarında duyulmaya başladı. Televizyonun yaygınlaşması sonucu konserler olan ilgi giderek azaldı. Sallantılarla geçen 80’li yıllardan sonra 90’lı yıllar geldi. Türk Hafif Müziği, yeni adıyla Türk Pop Müziği bir patlama yaşadı. TRT yıllardır bu müziğin yaygınlaşmasına mani oluyordu. Sadece yılbaşı gecelerinde ve özel programlarda Televizyona çıkan hafif müzik sanatçıları şanslı sayılıyordu.

Televizyon ve radyodaki bu tekelcilik, özel Televizyon ve Radyoların kurulmasıyla ortadan kalktı. Büyük bir engel yıkılmıştı adeta. Pop müzik rahat ve özgür bir ortamda icra ediliyor, geniş kitlelere ulaştırılıyordu. TRT’nin “hafife” aldığı bu müzik, popüler kültürün en temel taşı olarak yapılanıyor, bir çığ gibi büyüyordu. İlk tetiği Sezen Aksu çekti. “Hadi bakalım kolay gelsin, bir acayip zor yarış” diyerekten diğer popçulara mesaj veriyordu sanki. İlk defa bir hızlı (tekno) ritim, yerli bir şarkıda kullanılıyordu. Bunu bir sürü yenilik takip edecekti.

Ardından komik dans figürleriyle Yonca Evcimik “Aboneyim” diyerek bu çağrıya cevap verdi. Teknoloji, olabildiğince kullanılıyordu. Ritim programlayıcılar, sentetik sesler, voice-boxlar ve daha birçok Elektronik alet. İlk yıllarda kasıtlı olarak bir batıya yönelme oldu. Sonrasında Türk popu bir arayışa girdi. Tam olarak tanımlanamadığı için her türlü deneme yapılıyordu. Bir sonraki aşamada Akdeniz’den, balkanlar’dan, Anadolu’dan ve Arabistan’dan ezgiler harmanlanarak yorumlanmaya başlandı. Aynı zamanda uçlara da yönelmeler oldu. Kartel, bizi Hip-Hop ile tanıştırırken Tuğçe San Tekno yaptı. Can Kat ise Bırak çek git” diyerek bir Rythim and Blues denemesi yaptı.

Ne var ki böyle çalışmalar pek tutulmadı. Daha önce bahsedilen harmanlama ürünü eserler daha çok tutuldu. Önemli bir şarkıya klip çekmek bir zorunluluk oldu. Klipler şarkının tanıtımı açısından en önemli rolü oynadılar. Şarkı, klibi ile bütünleşmiş olarak algılandığı için klip çekimlerinde daha çok özen gösterilmeye başlandı. Bir klip endüstrisi ortaya çıktı. Yeşilçam’ın bazı emekli yönetmenleri bu sektöre kaydılar.

Bu kadar klip ve Radyo yayını, albüm satışlarının düşmesine neden oldu. Korsan kasetçilik ve telif hakları sorunları gündeme geldi. Tarkan 90’ların pop ilahı oldu. Mavi gözleri ile kızları her zaman büyüledi. Şarkılarında “Kıl oldum abi Hepsi senin mi Ölürüm sana hişt zilli” gibi bol argo bulunmasına rağmen şarkıları çok sevildi. Bir Canlı yayında boş bulunup “çişim geldi” diyerek karizmayı bir süreliğine bozmasına rağmen her zaman Türk Popunun 90’lardaki lideri oldu. Başarısını yurt dışında da kanıtladı. Tarkan gibi şarkılarında ilginç sözler bulunan şarkıcılara Anakaralı Turgut, kendi üslubuyla Ankara Havasıyla cevap verdi. Pop o kadar cazip hale gelmişti ki eskiler, tekrar gündeme gelmek için çareyi popta armaya başladılar.2000’li Yıllar
Sanat festivallerinin çoğaldığı yıllardır.Ekonomik kriz, festivalleri etkilemiştir.

•Caz konserlerinde artış görülür.
•Türk Pop'u yeniden hareketlenmeye başladı.
•Şakşuka Kırıcan mı Belimi Senin Ağzını Yerim Ben gibi acayip şarkılar yapıldı.
•İnsanlar, müziği bir dans ve eğlence aracı olarak paketleyip bir kenara attıktan sonra, televizyonlarında “Gelinim Olur Musun”, “Biz Evleniyoruz”, "Gel Yeniden" gibi programlara kafalarını yormaya başladı.

Türk Pop unun Doğuşu
Kulağa yönelik olmaktan uzak, daha çok eğlencelik müziği bütün dünya sayısız örneklerle bağrına bastı. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri müzik popülerliğini korudu. Şehirliler için en popüler tercih şarkıydı. Bu sırada müzik tarihi baştan alınırsa çok ilginç gelişmeler oluyordu. 1948’de politik nedenlerin etkisiyle yasaklanan Arap filmlerinden geri kalan 150 tanesi (çoğunlukla Mısır) Türkiye genelinde sinemalarda gösteriliyordu.

Bu filmler ve müzikleri çok çok meşhurdu ve 1938’de Arap şarkı sözlerini yasaklayan otoriteleri kaygılandırdı. Bu yeni bir aşamayı tetikledi. Bütün şarkılar Türk şarkıcılar tarafından ana temeları hissedilecek biçimde yeniden düzenlendi. Bu en azından devlet politikaları yüzünden işsiz kalmış birçok Türk sanat müziği sanatçılarına çalışma olanağı doğurdu.

Dönemin önde gelem müzisyeleri Saadettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk ve Vecdi Bingöl.
50’lilerde Kaynak Türk Sanat Müziği’nde özgün olarak adlandırılan tarzı aldı, 30’lu 40’lı yılların Arap filmleri müziklerinden etkilenmiş, Türk Sanat Müziği içinde ‘fantazi’ olarak adlandırılan tarzda yenıden şekillendirdi. Münir Nurettin Selçuk ve Vecdi Bingöl birlikteliği bir çok popüler fantazi şarkılar doğurd, daha önemlisi sıradan Türk dinleyicisinin müzik zevkinde büyük değişikliklere yol açtı. Şehir merkeslerınde yaşayan yetenekli Osmanlı mirası takipçisi müzisyenler çalışmalarını devletin kültürel politikaları sonucu popülerleştirmeye zorlandılar. Bu tarz Doğu-Batı sentezi yapmaya çalışan cumhuriyetin müzik alanında en büyük engeli olacaktı.

Kaynak’ın öncülüğünü yaptığı ‘özgün’ yaklaşımı Türk Sanat Müziğinde yaygın tarz oldu. Müzeyyan Senar, Zeki müren ve diğerleri sayesinde tamamen köklü bir hal aldı. 50’lerde Türkiye NATO’ya girilmesi, Marshall yardımının gelmesiyle daha çok batılılaştı. Hollywood filmleri gösterilmeye başlandı ve sosyal değişim rüzgarları sonucu köyden şehire başlayan göç Türk Sanat Müziğine yeni dinleyiciler getirdi. Köylü geçmişleriyle elit olmayan dinleyiciler şehir düzenindeki gazino kültürünü çoktan almaya hevesliydiler. Bütün bunlar olurken, Türk sineması kendi dramatik geleneğini geliştiriyordu Anadolu’da gösterilen filmlerle ‘özgün’ kentlere kasabalara yayılıyordu.
Batılılaşma süreci şehirli dinleyicilere 60’lı yıllarda yeni popüler müzik seçenekleri verdi. Popüler Avrupa ve Amerika şarkılarının Türkçe sözlerle söylenmesi düzenlenmiş müziği yükselişe geçirdi ve TRT tarafından kuvvetle desteklendi.

Aynı zamanlarda başka bir tarz şehir merkezlerinde kendini göstermeye başladı; Politik görüşü olan kişiler tarafından icra edilen, Türk film müzikleriyle batı müziğinin sentezi olacak şekilde biçimlendirilmiş Anadolu pop’u. Anadolu pop’uyla düzenlenmiş müziğin arasındaki tek ortak yön elektronik enstürmanların kullanılmış olması ve çok sesliliktir. Genel olarak Batı müziği ensturmanları ve kısmi olarak elektronik enstürmanların kazandırdığı ses Orhan Gencebay’ın ve onu takip eden Arabesk şarkıcıların ve bestecilerin ilgisini çekti.

Arabesk çok hızlı bir şekilde gazino kültüründe yerini buldu. Arabesk, diğer deyişle ilk doğal Doğu-Batı sentezi ürünü Türk sanat müzisyenlerinin çabaları ve hünerleriyle ulaşmış oldu. Arabesk kelimesi yüksek kesim entellektüellerin bakış Açıları sonucu ortaya çıkarttıkları bir kelimedir.

Müzik ve Teknoloji - Elektronik Müzik nedir

Müzik, bir yaşam şekli. Elektronik ise, bilgiyi somutlaştırmanın yolu. Bilgisayar, somutlasmış bilgi, bilgi geliştirme aracı. Matematik, gerçekten de "Doğanın, yazılmamış kitabının dili". Müzik de doğanın bir parçası. İlkel kabilelerinin çoksesli ezgileri ve mükemmel ritimleri bunun en iyi ispatı.

Son yüzyılda Elektronik, müzik perspektifini değiştirmede en etkili araç olmustur. Elektroniğin müzik konusundaki uygulamalarının çesitliliği, müzik çalısmalarının çok geniş bir kitleye en iyi şekilde taşınmasının yanı sıra, müzik yeteneğinin ortaya çıkarılması ve geliştirilmesini de sağlamaktadır.

Matematik ve fiziğin bir uygulaması olan bilgisayar sistemlerinin ucuzlayarak evlerimize kadar girmesinin, içimizdeki bestekar'ın ortaya çıkarılmasına katkısı şüphesiz çok büyük. Müzik enstrümanları arasına elektronik olanları da dahil etme çalışmaları 1876'da Amerikan "The Musical Telegraph" şirketi tarafından baslatılmış olsa da şu anda popüler müzik enstrümanları üreten firmalar arasinda yeralmamaktadır 1917 yılında "Leo Termen" tarafından kurulan "The Theremin" şirketi tarafından geliştirilen ve Theremin adı verilen müzikal enstrüman, hem enstrüman anlayışında büyük değişiklik yaratmış hem de 1920'lerden sonra elektronik müzik konusunda ki yoğun çalışmalara öncülük etmiştir.

Theremin'i ellerinizi bir orkestra şefi gibi kullanarak kontrol ediyorsunuz.üzerinizdeki Elektrik alandan etkilenen Theremin ile herhangi bir bedensel temas kurmadan, Theremin üzerindeki elektrodlara ellerinizi yaklaştırıp uzaklaştırarak Theremin'in ses vermesini sağlıyorsunuz

Profesyonel elektronik enstrümanlar üreten Roland firması, kuruluşlarinin 25. yil dönümünde Teremin'in bu mükemmel enstrümanını tekrar gündeme getirip üretmeye başladı.

1980'lerle birlikte çok sayıda firmanın müzik endüstrisine katılmasıyla birlikte elektronik müzik sistemleri ucuzlamaya başladı. Bu durumun yarattiğı talep artışı, yazılım ve donanım şirketlerini daha iyi ürünler üretmeye yöneltmektedir.

Bu ürünlerin aralarında haberleşebilmesi için bir protokol bile oluşturdular
MIDI. Musical Instrument Digital Interface. ilk başlarda sadece müzik enstrümanlarının konuşturulması için geliştirilen bu protokol daha sonra kapsamın çok gelişmesi nedeniyle yetersiz kalmaktadir 8 bit (ve bir "Stop Bit" olarak seçilen band genişliğinin yetmemesi nedeniyle ek sistemlerle MIDI genişletilmeye Çalışılmaktadır

Süregelen "Doğal Müzik, doğal enstrümanlar ile yapılır!" tartışması bir yana, doğal olmayan enstrümanlarla(Bazıları Silisyum, Germanyum gibi yarı-iletkenleri, metalleri, Polimer türevlerini vb. doğal saymıyor) müzik yapmak insan beyninin her iki tarafını da kullanmasını saglamaktadir. Çünkü, salt müzik yetenegi yetmemektedir, elektronik müzik yapmak için Aynı zamanda iyi bir teknisyen de olmak gerekiyor. En iyiyi siz bulabilirsiniz çünkü...

Bu işi kolaylaştırmayı amaçlayan müzik programlarının en popüler olanı, Alman Steinberg firmasının geliştirdiği "CUBASE". Sequencer adı verilen bu tip programlar, hem elektronik müzik enstrümanınızı çalarken ürettiğiniz "event" denilen ve 128 grupta toplanan midi sinyallerini hem de doğrudan mikrofon ve/veya gitarınızın ürettiği analog sinyalleri gerçek-zamanlı olarak kaydedebiliyor

Başlıca event'lar; hangi enstrümanı çaldığınız ile ilgili bilgi, notaya basma anı, basma şiddeti notayı basılı tuttuğunuz süre bastıktan sonra enstrümanı çalarken uyguladığınız Basınç miktarı, notayı birakma anı notayı frekans olarak hangi yönde, hangi seviyede kaydırdığınız gibi bilgileri içermekte. Üstelik, eserinizi, CD kaydediciniz varsa yazilabilir bir CD'ye kaydedebileceğiniz bir modülü var Tabi, müzik programları sequencer'larla sınırlı değil Akord cihazından (Tuner) tutun da, Spectrum analyser'a kadar bir çok program mevcut.

Müzik dinlemeyi hepimiz seviyoruz, ama kendi müzikal fikirlerimizi somutlaştırabilme düşüncesi herkesi heyecanlandıracaktır. Bilgisayarların ve müzik programlarının kullanılırlığı ve gücü fiyatların düşmesiyle gittikçe arttı. Müzik üretmek artık eskisinden çok daha kolay. Dijital audio ses işleme ise Su götürmez bir kaliteye sahip.

Kelime işlemci programlar yazı yazmayı nasıl kolaylaştırdıysa, müzik içinde aynı şey geçerli. Bilgisayar ve müzik programları olmasaydı birçok başarılı yapıt bugün olmazdı, çoktan alıştığımız müzik stillerinde de önemli bir eksilme olacaktı.

Bunu müziğin sadece spesifik tarzlarının bilgisayar desteği alabileceğini düşünenler yanılıyor. Bilgisayar çok geniş bir müzik yelpazesinin destekçisi ve üretilmesindeki baş Element, oysa çoğunun aklına en son moda türler olan electronica, techno veya trance geliyor. Olay şu ki bilgisayar müzik üreten bir Alet sadece, onunla ne tür müzik yaptığını sadece size kalmış; Pop, jazz, yormayan yumuşak tarz müzikler, ya da klasik ezgiler... Bilgisayar için hepsi sadece bitler ve baytlar.

Bugün kimse üretilen müzik en üst kalite stüdyolarda ve son model teknolojiyle mi, yoksa sadece evinizdeki kişisel bilgisayarınızla mı üretilmiş ilgilenmiyor Harika fikirler, yaratıcılık etkileyicilik ve farklı olmak bir parçayı vezir ya da rezil edebilen şeyler, parçanın nasıl yaratıldığı değil

Piyano nedir - Piyano Nasıl Çalınır - Piyanonun Tarihi

Klavyenin kullanımı
Klavye piyanoda sesin çıkması için mekanizma ile temas eden tuşların bütününe verilen addır İlkel ilk klavye eski çağın orglarında (hidrol) görülür 15 yy da beyaz ve siyah tuşlar olmak üzere 2 sıra dizili olan klavye 17. yy.ın başında 48 kalın seslere doğru görülen gelişme sonucunda bu günkü ev piyanolarında 88 konser piyanolarında ise 97 tuşa sahip olmuştur
Rönesansdaki Aile ve değer yapılarına baktığımızda evdeki herkesin şarkı söylediği yada bir enstruman çaldığına tanık oluyoruz. Evde hep birlikte müzik yapıldığı özellikle de çocukların bir enstrumanı çalarak yetiştiği bir dönemde klavikord'u görüyoruz.

Piyanonun ilk ilkel biçimi ile 1771 yılında İtalya’nın Floransa kentinde, Bartolomeo Cristofori tarafından keşfedilmiştir Şüphesiz bu noktaya hemen gelinememiş, bu döneme kadar kullanılan ve piyanonun keşfini hazırlayan bir çok müzik Aletleri olmuştur. Bu aletlerden, timpanon ve psalterion Asya kökenli olup 12.YÜZYILDA Avrupa’ya gelmişlerdir

Timpanon
tahta bir kutu üzerine gerilmiş tellere tahta çomaklarla vurularak çalınana bir çalgı. Santur ve çembal,timpanonun günümüzdeki birer uzantısıdır

Psalterion
tellerin üçgen biçiminde bir kutu üzerine gerildiği ve göğüse dayayarak, tellerin parmakla çekilmek suretiyle çalındığı bir çalgı idi. Klasik Türk müziği çalgılarından biri olan kanun, psalterionun gelişmiş şeklidir.

Bu iki çalgı 15. yüzyıla doğru önemli değişikliklere uğramıştır Tellerin doğrudan el ile değil, bir mekanizma aracılığıyla titreşmesi sağlanmış ses sayısı kadar tuş yerleştirilmiş ve bu tuşların tümüne birden klavye denilmiştir

Mekanizma ve klavyenin eklenmesiyle timpanona klavikord psalteriona ise epinet adı verilerek iki yeni Alet geliştirilmiştir. Enstruman dikdörtgen bir kasa içinde iki eşik arasında her notaya bir tel gelecek şekilde düzenlenmiştir. Telleri mızrapla çekilerek ses veren enstrumanlardan klavsen piyanonun şeklini ve gelişimini etkilemiş bir enstrumandır.16yy da dikdörtgen olarak yapılan bu aletlerin boyutu 4 oktava kadar genişlemektedir. Her nota için ayrı telleri olan klavikord 1725 de Daniel Tobias Faber tarafından yapılmıştır J.S.Bach (1685-1750)'ın tampere ( eşit aralıklar ile düzenlenmiş) sisteme göre 12 majör ve 12 minör tonda yazdığı prelüd ve fügler büyük bir klavikord ile çalınmıştır.

Avrupanın kuzeyinde en iyi klavikord yapan ülkeler Almanya ve İsveçtir Bunların yanı sıra İtalya Fransa İspanya, İngiltere ve Flamanlar sayılabilir Epinet ise klavsenin gelişmemiş halidir Beşgen kasaya sahiptir. Görülen en eski epinet 1493 tarihlidir Evde çalınan bu aletin İtalyada müzik yaşamında yaygın bir yeri vardır

Ama hala bir sorun vardı. Klavikord ve epinet kuvvetli ve dolgun ses çıkartamıyordu. Daha güçlü ses elde etmek amacıyla bazı değişiklikler ilave edildi ve her ses için bir yerine iki tel kullanıldı. Bu yenilik sonucu epinetin sesi oldukça dolgunlaştı ve bu alete ilgi arttı. Şeklen de büyüyerek klavsen adını aldı. Klavsenden biraz daha az gelişmiş bir çalgı olan virginal, ise, 1600 lere doğru İngilterede telli ve klavyeli çalgılara verilen addır. Dikdörtgen biçimindedir ve genelde genç kızlar tarafından çalınır. Teller mızrap tarafından titreşerek ses çıkarmaktadır. Bu enstruman için eserler kilise ilahilerinin melodileri üzerine çeşitlemeler, dans havaları, şarkılar, fantaziler ve anlatımcı müzik eserleridir.

Klavsen bazı yenilikleri de beraberinde getirdi. Her ses için tel sayısı üçe çıkarıldı ve daha da güçlü ve dolgun sesler elde edildi. Ayrıca bir mekanizma kolunu çekmek suretiyle, tuşlara bağlı olan mızrabın üç tel yerine, iki tele vurması sağlanarak, kuvvetli sese alternatif olan hafif ses elde edilmiş oldu. Fakat iki elin çalıştığı sırada bu kolu kullanmak oldukça zordu. Bu güçlüğü önlemek için iki klavyeli klavsen icad edildi. Üstteki klavyenin her tuşu iki telli ve hafif sesler için, alttaki klavyenin tuşları üç telli ve kuvvetli sesleri çalmak için kullanılıyordu.

Klavsen 17. yüzyıl sonlarına doğru ilgi gördü ve orkestralarda kullanılmaya başladı. Bir yüzyıl kadar yaşadıktan sonra yerini, daha gelişmiş bir alet olan piyanoya bıraktı. Aslında klavsenin tuşlarının yeri piyanonun tam tersi idi.

Piyano 1711 yılında Floransalı Bartolomeo Cristofori tarafından icad edildi. Bu alette hem hafif hem kuvvetli çalmak mümkün olduğu için ismine İtalyanca hafif ve kuvvetli anlamına gelen piano forte denildi Pianofortenin yaygınlaşmasında Fransız ihtilalinin önemli rolü olmuştur. 1789 deki ihtilalde devrimciler aristokratların klavsenlerini yakarak ve tahrip ederek yenilik için özlemlerini dile getirmişlerdir.
Bu dönemin önemli bestecileri olan Joseph Haydn (1732-1809) ve Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791)'ın eserlerinde giderek farklı nüanslar belirtmeye başladıkları görülmektedir. Mozart 1777 yılında taşıdığı özelliklerden ötürü 21 yaşında Anderas Stéin'in pianofortelerini klavsene tercih etmiştir.

•Piyanoda sesler, deri kaplı küçük çekiçlerin, tuşlar vasıtasıyla hareket ettirilerek tellere vurulmasıyla elde ediliyordu. Mekanizmaya bir de tellerin titreşmesini söndüren çuha yerleştirildi
İlk piyanolar klavikord benzeri kuyruklu idiler. Frederici isimli yapımcı ilk dört köşe piyanoyu üretti. Alman Zumpe’de kendi adını verdiği dört köşe piyanoları Londra’da çok sayıda üreterek yaygınlaşmasını sağladı.(1776). Pedallerin piyanoda kullanılması 1783’te Broadwood tarafından gerçekleştirildi

1790-1830 yılları arasında yorumcuların isteği ihtiraslarını duygularını anlatabilecek geniş nüanslara sahip bir enstruman idi.. Bu dönemde konserler artık yalnızca aristokratların oluşturduğu bir kaç davetli için değil daha büyük salonlarda daha çok dinleyici için düzenleniyordu. Dolayısı ile piyanodan daha çok ses çıkarması bekleniyordu. Böylelikle daha sağlam ve dayanıklı piyanolar üretilmeye başlandı. Pedallar eklenerek bağlı ve sönmeden çalabilme özelliği sağlandı.

•1788’de de tellerin gerili olduğu tahta kasnak yerine metal kasnak kullanıldı. Piyano yapımcıları hızlı bir vuruşa bağlı olarak, çapı daha kalın olan tele daha ağır bir çekiçle vurulma özelliğini saptadılar. Ses tahtası kalınlaştırılarak tellerin gerilimini dengeleyebilmek için tahtadan olan iskeletin güçlendirilmesi için çelik kullanıldı.

•1808’de Erard çift maşalı mekanizmayı 1821’de yeğeni Pierre Erard’da tekerrürlü mekanizmayı bularak piyano yapım tekniğini en üst düzeye ulaştırdılar. zamanla pianoforte adı, yerini piyano'ya bıraktı. Sebastian Erard, vuruşlar, ses titremeleri ve özellikle notaların tekrarı için çok hızlı bir mekanizma oluşturma amacı doğrultusunda Paris'te 1780 de piyano üretimine başlamış bir yapımcıdır.

Piyano tarihinde önemli bir gelişme 1809'da Fransa'da Paris Uluslararası Müzik Konservatuarında klavsenin bırakılarak müziksever bir toplumu ve müzikal bir repertuarın doğuşunu sağlayacak piyanonun kabul edilmesidir. Ludwig van Beethoven (1770-1827) bu dönemde, Erard'ın piyanoları için yazdığı besteleri ile piyanoya asillik ünvanı kazandırmış bir besteci olarak görülmektedir. Onu Frederick Chopin (1810-1849) ve Franz Liszt (1811-1886) gibi hem çok usta piyanist olan hem de piyano için çok değerli eserler yaratmış olan romantik dönemin ünlü bestecileri takib etmektedir

•Böylece en başta bahsedilen iki aletten psalterion, klavsen ile en gelişmiş şeklini alırken, timpanon da piyanonun icadı ile gelişmesini tamamlamış oldu.
•Piyanonun ses genişliği kalın La ‘dan ince Do’ ya kadar yedi oktav ve bir minör üçlüden ibarettir.
•İyi bir piyanonun tuşları, ne parmakları yoracak kadar sert, ne de parmakların gelişmesini önleyecek kadar yumuşak olmalıdır.
•Piyano için eser yazan ilk besteci Muzio Clementi’dir.(1773)

Akord, piyanodaki seslerin düzgün çıkmasını sağlar. Eğer sesleri oluşturan teller yeteri kadar geriliyse, o zaman ses düzgün çıkar. Buna akordlu piyano denir. Ama sesler tuş kaldırıldıktan sonra hala devam ediyorsa, veya sesler cızırtılıysa o zaman piyano akordsuzdur. Akordun bozulmasına bir sürü sebep vardır.Bunlar:

1.Eğer piyanonun arkasındaki tahta, ısıtılıp soğutulursa, o zaman tellerde genleşme olur yani teller gerginliğini kaybeder.

2.Eğer piyano yerinden sürekli hareket ediyorsa, o zaman yine akord bozulur.

3.Eğer tuşlara çok sert basılırsa, o zaman akord bozulur Piyanoyu akord ettirmek için iyi bir akordör çağırılmalıdır. Akordör, telleri sıkar ve akordu düzeltir.

•Duvar piyanosu telleri ve armoni tablası düşey olan piyano.
•Elektrikli piyano rezonansı, çalgının mekanizmasına dahil olan ya da dışarıdan bağlanan yükselteçlerin sağladığı piyano
•Hazırlanmış piyano tellerin arasına, çalgının tınısını değştirecek nesnelerin (çiviler,tahta,maden ya da kauçuk parçaları) yerleştirildiği piyano.
•Kuyruklu piyano telleri ve armoni tablası yatay olan piyano.
•Mekanik piyano 1880’e doğru Amerika’da icat edilen otomatik piyano.
•Pnömatik piyano Pirinç bir cetvelin(panflüt) delikleriyle uyuşan karton bir rulonun deliklerinden çalgının içine hızla giren Havanın basıncıyla çekiçlerin hareket ettiği otomatik piyano

Fazıl Say
Günümüzün en çok tutulan yorumcularından biridir. Daha çok Mozart’ın bestelerine yorum katar. Tavsiye edilen yourmu ise Alla Turca’nın yorumudur.

Tuluyhan Uğurlu
Kendi şarkılarını besteler. En çok tutulan bestesi ise M.Kemal Atatürk ve Güneşin askerleridir.

Güher ve Süher Pekinel
Genellikle dört el olan parçaların üzerine yoğunlaşan, günümüzde dinlenen ikiz yorumculardır.

Alla Turca(Türk Marşı)-W.A.Mozart
Für Elise-L.V.Beethoven
Egzersiz için:Czerny,Beyer
Ay ışığı sonatı- Beethoven
Sarabande- George Frederic Haendel
Musette-J.S Bach

Piyano için yazılmış müzik türleri arasında konçerto, sonat, prelüd ve füg, impromptu, etüt, ballat, noktürn, scherzo ve valsler sayılabilir.
Piyano yapımı konusunda kuruluşu çok eskilere dayanan ve ürettiği piyanoların kalitesinden hiç ödün vermeyen dünyanın pek çok yerinde konser salonlarına ve evlere girmiş ünlü piyano markaları şunlardır:
Antonin Petrof (Hradec- Krâlove) 1864
Ignaz Bosendorfer (Viyana )
1828, Henrich Steinweg ( Brunswick) 1835 (1853'te New York'ta Steinway adını almıştır.)
Klavikord için beste yapan bestecilerin belli başlıları:
Johann Sebastian Bach (1685-1750), Wilhelm Friedeman Bach (1710-1784) Carl Philip Emanuel Bach (1714-1788), Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791)

Piyano çalmaya başlayacak bir kişi için gövdenin,kolların,ellerin ve parmakların alacağı pozisyon son derece önemlidir. Başlangıçta yapılacak hataların düzeltilmesi zor ve zaman alıcıdır.

Piyano Çalmaya Başlarken Edinmemiz Gereken Temel Davranışlar Şunlardır

•Piyanoya, klavyeyi tam ortalayacak şekilde ve dirseklerin hafifçe gövdenin önüne (kol ile ön kol arasındaki Açı 90 dereceden biraz fazla) gelmesini sağlayacak yeterli uzaklıkta oturulmalıdır.
•Oturulacak yerin(iskemle,tabure) yüksekliği, dirseklerin bileklerinden biraz yukarıda bulunmasını sağlayacak şekilde ayarlanmalıdır.
•Üç orta parmak iyi yuvarlanmalı (avuç içi bir kubbe oluşturacak biçimde),böylece tuşlara etli tepe noktaları ile basmaları sağlanmalıdır. Küçük parmak kısa olduğu için daha az bombelenmeli, başparmak oldukça düz tutulmalı, ve tırnağın alt kenarına gelen etli kısmı ile tuşa basılmalıdır.
•Parmaklar dip eklemlerden yönetilmeli, uç eklemler içeriye doğru çökmemelidir.
•Boyun, sırt ve omuzlar olabildiğince gevşek bulundurulmalı, bu gevşeklik omuzdan başlayarak kolun bütününü içine almalıdır.
•Tırnaklar kısa olmalı, ayaklar sıkıca yere basılmalıdır.

Çalışırken
•Öncelike çalışacağınız parçanın ölçü sayısını düşününüz.
•Ölçü ölçü çalışınız. Ölçüyü sırasıyla okuyunuz, sayınız ve sayarak çalışınız.
•Yeterince çalıştıktan sonra diğer ölçüye geçiniz.
•Bir önceki ölçüyle olan bağlantısını kurunuz.
•Sizin için sorunlu yer neresi ise o noktada yoğunlaşınız ve en yakın çevresiyle olan bağıntısını kurunuz.
•Sorunlu yeri çözmeden baştan alıp çalmak size zaman kaybettirir ve aynı yerde takılırsınız.
•Yavaş tempoda çalışınız.Çaldıkça kendinize güvenecek ve normal tempoya kavuşacaksınız.

Başarılar
•Her zaman iyi akord edilmiş alet üzerinde çalışınız.
•İyi sayınız. Nice virtüoların çalışı, sarhoş bir adamın yürüyüşüne benzer. Onlara özenmeyiniz.
•Yarımyamalak çalışmayınız. Her zaman istekle çalışınız ve eserleri hiç bir zaman yarım bırakmayınız.
•Kolay eserleri iyi ve güzel bir şekilde çalmaya çalışınız;bu, güç bir eseri kötü çalmaktan daha iyidir.
•Ağırlaşmak ve acele etmek iki büyük hatadır.
•Çalarken sizi dinleyenlerle ilgilenmeyiniz.
•Yanınızda hep iyi bilen biri sizi dinliyormuş gibi çalınız.
•Gösterişli çalışa özenmeyiniz. Eserde, bestecinin düşündüklerini yerine getirmeye çalışınız. Başka bir şey aranmamalıdır. Fazlası karikatür olur.
•Herkes birinci Keman çalmak isteseydi, hiç orkestra kurulamazdı. Her müzisyen kendi yerini bulmalıdır.
•Arkadaşlarınız arasında, sizden daha çok bilenleri arayınız.
•Korolarda şarkı söyleyiniz ve özellikle orta partileri söyleyiniz. Bu müzik kültürünüzü geliştirecektir.
•Halk şarkılarını iyi dinleyiniz;bunlar en güzel melodilerin kaynağıdır ve her ulusun karakterini taşırlar

Pop müziğin Tarihi - Türkiyede Pop Müzik - Doğuşu ve gelişimi


Pop müzik adından da anlaşılacağı gibi gündemde olan, çok ilgi çeken, eğlence amaçlı ve herkes tarafından bilinen yani popüler olan müzik demektir.Pop müzik, çok sayıda türe ayrılmıştır fakat bu türler kendi içinde kalmışlar ve çoğu ilgi görmemiştir.(Pop Jazz, Electrified, Rap.)
Pop müziğin belirgin özellikleri ezgilerindeki sadelik ve süslemelerdir.Ezgi yalın olduğu sürece akılda daha fazla kalacak, herkes tarafından mırıldanılacak ve buna bağlı olarak gündemde olacaktır.

Ezgi bir de ritim açısından zengin ise, o zaman söz ve ezginin değeri yarı yarıya azalacak ve eser, dans edilmek için hazırlanmış bir şarkı olarak kullanılacaktır Pop müziği klasik müzikle karşılaştırma yaparken Fazıl Say şunları söylüyor
Pop müzik satış için yapılır, klasik müzikse soylu duygular için

Fazıl Say burada aslında müzikleri karşılaştırmak istemiyor.İçinde göndermelerde bulunduğu kesin ama asıl vurgulamak istediği pop müziğin ticari amaçla yapılmış olduğudur.

Pop müzik eserlerinde belirgin bir benzerlik söz konusudur.Yani bir eser başka bir esere neredeyse tıpatıp benzeyebilir.Sözleri farklı olduğu için müzik eğitimi almamış birinin bu benzerliği fark edebilmesi oldukça zordur.Aynı kalıbın üstüne, farklı sözlerin yazılması ve dinleyiciye sunulması şarkı bestelemenin kolay bir yoludur.Bu yolla köşeyi dönmüş çok fazla şarkıcı vardır ne yazık ki.Şarkıların çalıntı olduğu iddialarının gündemde olduğu bu dönemden sonra, sözlerinin çalıntı olduğu iddia edilecek şarkıların duyulduğu dönemlerde gelecektir.Şu anda da, söz yazma işinde çalıntı yapmayan şarkı sözü yazarlarının da yazdığı sözler pek hoş değildir."Kırıcan mı Belimi Şakşuka Şakşuka Şaka da Şuka gibi

Pop müzik eserleri, konserler için daha uygundur.Özellikle büyük topluluklar önünde verilen bu konserlerde sahne performansı çok önemlidir.Konsere eğlenme amacıyla gelen insanlar, dinlediği müziğin yanında belirli figürlerle dansta izlemek ister.Bu yüzden bir pop müzik şarkıcısının dış görünümü de söylediği şarkı kadar önemlidir.
Pop müziği ülkemizde yıllardır başarıyla yapan kişiler de vardır.(Sezen Aksu, Fatih Erkoç, Sertab Erener)Sezen Aksu ve Fatih Erkoç'un, uzun zamandır tam anlamıyla ortalarda görünmediğini ve Sertab Erener'in de dünyaya açıldığını düşünürsek ülkemizdeki pop müzik, Ayşe Hatun Önal, Tarık Mengüç gibi şarkıcılara emanet edildi diyebiliriz.

1900'lü yılların güncel popüler müzik tarihini özetle şöyle açıklayabiliriz
1920-1930-1940'lı Yıllar

•30'lu yıllara operetler dönemi denmektedir.
•Taş plak dönemi bu yılları kapsar.
•Gramofon, en gözde alettir.
•Operetler ve tango, ülkemize giren ilk popüler batı müzikleridir.
•1920'li yıllar, cazın ülkemize girdiği yıllardır 1950'li Yıllar
•Türkiye'de cazın dışındaki batı müziği türlerinin tanındığı yıllardır.
•Batıdaki pop müzik, gençlerimizi etkisi Altına almaya başlamıştır.
•1955'te bir Rock'n Roll orkestrası kurulur.
•1958 yılında Kuyruklu Yıldızlar, dönemin en popüler grubudur.
•Bu dönemde söylenen şarkılar, orijinaline ne kadar yakınsa o kadar fazla ilgi görür 1960’lı yıllar
•Gençliğin özgür olmak istediği Hippi akımının gözde olduğu yıllardır.
•60’lı yıllarda pop müzik çalışmaları Avrupa’da olduğu gibi hız kazanır.
•Çok sayıda pop orkestrası kurulur.
•Bu dönemde çeşitli şarkı yarışmaları düzenlenmiştir.Ayrıca Türkiye, bu dönemde Atina Şarkı Yarışmasına katılıp 4.oldu.
•Orhan Gencebay, ilk 45’lik plağını çıkarttı.
•Yerli melodilerin batı sazlarıyla yeniden yorumlanması bu dönemde hız kazanır.
•1965 yılında Hürriyet gazetesince düzenlenen Altın mikrofon şarkı yarışmasıdır.Bu yarışmanın amacı pop müziği geliştirmek ve yeni gruplara şans vermekti. 1970’li Yıllar
•Pop müziğin gerçekten popüler olduğu yıllardır.
•Siyasi hareketler, müziği de etkiler.Bunun sonucunda şarkı sözlerinde sloganlar duyulmaya başlanır.
•Kaset devrinin başlangıcı bu yıllardır.
•Siyah beyaz televizyonlarda TRT, halka hangi müziği verirse halkta onu alırdı.Başka seçenek yoktu.
•Eurovision Şarkı Yarışmasına ilk kez katıldık.Sonuncu olduk(!)
•Şarkıcı ve söz yazarlarında belirgin artış görüldü. 1980’li Yıllar
•12 Eylül dönemi başladı.
•Tabi ki Türkiye’deki sanat kesintiye uğradı.
•Arabesk müzik hızla yayılmaya devam etti.
•Kasetçalar ve walkmanlerin çıkması kasete olan gereksinimi arttırdı.
•Korsan kasetçilik sorun olmaya başladı.
•Orgla müzik yapanlar, patronlarına daha az maliyet çıkardıklarından, çalgı topluluklarından daha fazla iş bulmaya başladı.
•Operetler yerini müzikallere bırakmıştır.
1990’lı Yıllar
•Ses güzelliği ve diksiyonun aranmadığı yıllardır.
•Uluslararası sanat müziği eğitimi almış sanatçıların caz yaptıkları görülür.(Örn.Aydın Esen)
•Nostalji denen akım beğeni toplamaya başladı.

90’larda Türkçe Pop 90’lı yıllarda Türk Pop Müziği, hep tartşılagelen bir konu olmuştur. Bu yıllarda pop müziğinin gelişimini anlamak için 60’lı yıllara, pop müziğinin ilk filizlendiği yıllara uzanmak gerekir. O zamanlarda pop diye tabir edilen bir müzik yoktu. Her şey yabancı parçalara Türkçe sözler yazılmasıyla başladı. O zamanlar bu müziğe Türkçe Sözlü Hafif Müzik, ya da Aranjman Müzik deniliyordu. Söz. yazarlarına büyük görevler düşüyor, Sezen Cumhur Önal ve Fecri Ebcioğlu gibi birçok söz yazarı, yabancı bestelere Türkçe sözler yazıyorlardı.

Bu müzik o yıllar hafife alındığından olacak ki TRT “hafif müzik diye bir tanım getiriyordu. Erol Büyükburç, süphesiz Türk Hafif Müziğinin ilk sanatçısıdır. İlginç sahne kostümleriyle de akıllarda yer etmiştir. Onu Ajda Pekkan izlemiş ve böylece bu müziği icra eden birçok sanatçı ortaya çıkmıştır. 70’li yıllarda ortaya çıkan Anadolu Pop ya da Anadolu Rock müzik, TRT’ye inatla tüm Türkiye’yi kasıp kavurmuştur. Cem Karaca, Barış Manço, Moğollar, 3 Hürel, Erkin Koray ve Edip Akbayram bu akımın belli başlı sanatçılarıdır.

Bunlara Halk Müziğine odaklanmanları yüzünden “Kent Ozanları denmektedir. 90’lı yıllarda bu akıma özenerek birçok sanatçı boy gösterecektir. 80’li yıllar ise gerek pop müzik açısından, gerek diğer müzik türleri açınsından en kötü yıllar olarak kabul edilebilir. Eğer 70’leri plak, 90’ları da CD ile özdeşleştirirsek, 80’lere kaset canavarı yıllar diyebiliriz. 12 Eylül’ün baskısıyla başlayan dönemde müzik türleri de bir çıkmaza sürüklendi. Anadolu Pop ve Anadolu Rock furyasından arabesk dalgasından geçiş sözkonusuydu. Kanımca Orhan Gencebay, bu iki müzik türü arasında bir geçiş formu teşkil ediyor. Kendisi hiç bir zaman arabesk yaptığını iddia etmedi. Kendi müzik tarzını oluşturmaya çalıştı.

Hatta bazı şarkılarındaki Gitar soloları Anadolu Rocktan izler taşıyordu. Ancak kendisi de farkında olmadan arabeskin temelini attı ve arabeskin Orhan Babası oldu. Orhan Gencebay ile birlikte Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses ve Müslüm Gürses 80’lerde arabeskin dört büyük üstadı oldular. Hepsi de ayrı ses renkleriyle farklı acılara hitab ettiler, bir bütünü tamamladılar. 80’li yıllar Arabeskin Altın yıllarıydı. Arabeskin yanısıra 1978 yılında Ferdi Özbeğen’in temelini attığı taverna kültürü, fantezi müziğini oluşturdu. Piyanist şantör ekolü doğdu. İnsanlar arabesk ile kederlenirken fantezi ile şenlendi. Oryantal kültür, bu iki müzik ile damarlara aşılandı. Bu hakimiyet, ister istemez diğer müzik türlerini etkisi altına aldı. Pop müzik de bu oluşumdan nasibini aldı.

Nilüfer, İbo klasiği Mavi Mavi’yi yorumladı. 70’lerde Janis Joplin’e olan hatranlığını dile getiren Zerrin Özer, bu yıllarda aynı şeyleri Orhan Gencebay ve Hakkı Bulut için söyledi. Ajda Pekkan için “pek bulaşmadı” denilse bile o “Aman petrol canım petrol” dedi. Video klibinde Topkapı Sarayının damında dans eden kızlar ve bir Mercedesi çeken öküz, eurovizyon jürisinin şaşkın bakışlarına neden oldu ve böylece ortaya komik bir manzara çıktı.

Bazılarına göre Sezen Aksu Sen Ağlama, Git gibi şarkılarla Türk makamları ile arabesk dalgasına cevap verdi, bazılarına göre bu şarkılar, onun arabeskten etkilendiğin göstergesiydi. 80’lerdeki müziğin kalitesizliğinin en bariz kanıtı, Opera adlı eurovizyon şarkısının sonradan en kötü eurovizyon şarkısı seçilmesidir. Bu yıllarda başlayan elektronikleşme, aranjör ve stüdyo müzisyenlerinin doğmasına neden oldu. 90’larda pop müziğinin teknik kadrosu: Garo Mafyan Onno Tunç, Atilla Özdemiroğlu gibi isimler yetişti.

Türk Sanat Müziği yeterli dinleyici kitlesine ulaşamıyor arayışlar içine giriyordu. Bas gitar ve Davul gibi enstrümanlar TSM şarkılarında duyulmaya başladı. Televizyonun yaygınlaşması sonucu konserler olan ilgi giderek azaldı. Sallantılarla geçen 80’li yıllardan sonra 90’lı yıllar geldi. Türk Hafif Müziği, yeni adıyla Türk Pop Müziği bir patlama yaşadı. TRT yıllardır bu müziğin yaygınlaşmasına mani oluyordu. Sadece yılbaşı gecelerinde ve özel programlarda Televizyona çıkan hafif müzik sanatçıları şanslı sayılıyordu.

Televizyon ve radyodaki bu tekelcilik, özel Televizyon ve Radyoların kurulmasıyla ortadan kalktı. Büyük bir engel yıkılmıştı adeta. Pop müzik rahat ve özgür bir ortamda icra ediliyor, geniş kitlelere ulaştırılıyordu. TRT’nin “hafife” aldığı bu müzik, popüler kültürün en temel taşı olarak yapılanıyor, bir çığ gibi büyüyordu. İlk tetiği Sezen Aksu çekti. “Hadi bakalım kolay gelsin, bir acayip zor yarış” diyerekten diğer popçulara mesaj veriyordu sanki. İlk defa bir hızlı (tekno) ritim, yerli bir şarkıda kullanılıyordu. Bunu bir sürü yenilik takip edecekti.

Ardından komik dans figürleriyle Yonca Evcimik “Aboneyim” diyerek bu çağrıya cevap verdi. Teknoloji, olabildiğince kullanılıyordu. Ritim programlayıcılar, sentetik sesler, voice-boxlar ve daha birçok Elektronik alet. İlk yıllarda kasıtlı olarak bir batıya yönelme oldu. Sonrasında Türk popu bir arayışa girdi. Tam olarak tanımlanamadığı için her türlü deneme yapılıyordu. Bir sonraki aşamada Akdeniz’den, balkanlar’dan, Anadolu’dan ve Arabistan’dan ezgiler harmanlanarak yorumlanmaya başlandı. Aynı zamanda uçlara da yönelmeler oldu. Kartel, bizi Hip-Hop ile tanıştırırken Tuğçe San Tekno yaptı. Can Kat ise Bırak çek git” diyerek bir Rythim and Blues denemesi yaptı.

Ne var ki böyle çalışmalar pek tutulmadı. Daha önce bahsedilen harmanlama ürünü eserler daha çok tutuldu. Önemli bir şarkıya klip çekmek bir zorunluluk oldu. Klipler şarkının tanıtımı açısından en önemli rolü oynadılar. Şarkı, klibi ile bütünleşmiş olarak algılandığı için klip çekimlerinde daha çok özen gösterilmeye başlandı. Bir klip endüstrisi ortaya çıktı. Yeşilçam’ın bazı emekli yönetmenleri bu sektöre kaydılar.

Bu kadar klip ve Radyo yayını, albüm satışlarının düşmesine neden oldu. Korsan kasetçilik ve telif hakları sorunları gündeme geldi. Tarkan 90’ların pop ilahı oldu. Mavi gözleri ile kızları her zaman büyüledi. Şarkılarında “Kıl oldum abi Hepsi senin mi Ölürüm sana hişt zilli” gibi bol argo bulunmasına rağmen şarkıları çok sevildi. Bir Canlı yayında boş bulunup “çişim geldi” diyerek karizmayı bir süreliğine bozmasına rağmen her zaman Türk Popunun 90’lardaki lideri oldu. Başarısını yurt dışında da kanıtladı. Tarkan gibi şarkılarında ilginç sözler bulunan şarkıcılara Anakaralı Turgut, kendi üslubuyla Ankara Havasıyla cevap verdi. Pop o kadar cazip hale gelmişti ki eskiler, tekrar gündeme gelmek için çareyi popta armaya başladılar.2000’li Yıllar
Sanat festivallerinin çoğaldığı yıllardır.Ekonomik kriz, festivalleri etkilemiştir.

•Caz konserlerinde artış görülür.
•Türk Pop'u yeniden hareketlenmeye başladı.
•Şakşuka Kırıcan mı Belimi Senin Ağzını Yerim Ben gibi acayip şarkılar yapıldı.
•İnsanlar, müziği bir dans ve eğlence aracı olarak paketleyip bir kenara attıktan sonra, televizyonlarında “Gelinim Olur Musun”, “Biz Evleniyoruz”, "Gel Yeniden" gibi programlara kafalarını yormaya başladı.

Türk Pop unun Doğuşu
Kulağa yönelik olmaktan uzak, daha çok eğlencelik müziği bütün dünya sayısız örneklerle bağrına bastı. Cumhuriyetin ilk yıllarından beri müzik popülerliğini korudu. Şehirliler için en popüler tercih şarkıydı. Bu sırada müzik tarihi baştan alınırsa çok ilginç gelişmeler oluyordu. 1948’de politik nedenlerin etkisiyle yasaklanan Arap filmlerinden geri kalan 150 tanesi (çoğunlukla Mısır) Türkiye genelinde sinemalarda gösteriliyordu.

Bu filmler ve müzikleri çok çok meşhurdu ve 1938’de Arap şarkı sözlerini yasaklayan otoriteleri kaygılandırdı. Bu yeni bir aşamayı tetikledi. Bütün şarkılar Türk şarkıcılar tarafından ana temeları hissedilecek biçimde yeniden düzenlendi. Bu en azından devlet politikaları yüzünden işsiz kalmış birçok Türk sanat müziği sanatçılarına çalışma olanağı doğurdu.

Dönemin önde gelem müzisyeleri Saadettin Kaynak, Münir Nurettin Selçuk ve Vecdi Bingöl.
50’lilerde Kaynak Türk Sanat Müziği’nde özgün olarak adlandırılan tarzı aldı, 30’lu 40’lı yılların Arap filmleri müziklerinden etkilenmiş, Türk Sanat Müziği içinde ‘fantazi’ olarak adlandırılan tarzda yenıden şekillendirdi. Münir Nurettin Selçuk ve Vecdi Bingöl birlikteliği bir çok popüler fantazi şarkılar doğurd, daha önemlisi sıradan Türk dinleyicisinin müzik zevkinde büyük değişikliklere yol açtı. Şehir merkeslerınde yaşayan yetenekli Osmanlı mirası takipçisi müzisyenler çalışmalarını devletin kültürel politikaları sonucu popülerleştirmeye zorlandılar. Bu tarz Doğu-Batı sentezi yapmaya çalışan cumhuriyetin müzik alanında en büyük engeli olacaktı.

Kaynak’ın öncülüğünü yaptığı ‘özgün’ yaklaşımı Türk Sanat Müziğinde yaygın tarz oldu. Müzeyyan Senar, Zeki müren ve diğerleri sayesinde tamamen köklü bir hal aldı. 50’lerde Türkiye NATO’ya girilmesi, Marshall yardımının gelmesiyle daha çok batılılaştı. Hollywood filmleri gösterilmeye başlandı ve sosyal değişim rüzgarları sonucu köyden şehire başlayan göç Türk Sanat Müziğine yeni dinleyiciler getirdi. Köylü geçmişleriyle elit olmayan dinleyiciler şehir düzenindeki gazino kültürünü çoktan almaya hevesliydiler. Bütün bunlar olurken, Türk sineması kendi dramatik geleneğini geliştiriyordu Anadolu’da gösterilen filmlerle ‘özgün’ kentlere kasabalara yayılıyordu.
Batılılaşma süreci şehirli dinleyicilere 60’lı yıllarda yeni popüler müzik seçenekleri verdi. Popüler Avrupa ve Amerika şarkılarının Türkçe sözlerle söylenmesi düzenlenmiş müziği yükselişe geçirdi ve TRT tarafından kuvvetle desteklendi.

Aynı zamanlarda başka bir tarz şehir merkezlerinde kendini göstermeye başladı; Politik görüşü olan kişiler tarafından icra edilen, Türk film müzikleriyle batı müziğinin sentezi olacak şekilde biçimlendirilmiş Anadolu pop’u. Anadolu pop’uyla düzenlenmiş müziğin arasındaki tek ortak yön elektronik enstürmanların kullanılmış olması ve çok sesliliktir. Genel olarak Batı müziği ensturmanları ve kısmi olarak elektronik enstürmanların kazandırdığı ses Orhan Gencebay’ın ve onu takip eden Arabesk şarkıcıların ve bestecilerin ilgisini çekti.

Arabesk çok hızlı bir şekilde gazino kültüründe yerini buldu. Arabesk, diğer deyişle ilk doğal Doğu-Batı sentezi ürünü Türk sanat müzisyenlerinin çabaları ve hünerleriyle ulaşmış oldu. Arabesk kelimesi yüksek kesim entellektüellerin bakış Açıları sonucu ortaya çıkarttıkları bir kelimedir.

Opera nedir - Operanın Doğuşu - Operanın Tarihi

Floransa'da Kont Giovanni Bardi'nin sarayında toplanan bir grup aydın, Rönesansın etkisiyle Eski Yunan'daki müzikli dramları yeniden canlandırmak çabasına girişir. Camerata adlı bu grubun içinde şairler, besteciler, şarkıcılar ve çalgıcılar yer almaktadır. Operanın ilk adı Drama per musica’dır. Eski Yunan’da Euripides ve Sofokles’in klasik tragedyalarındaki korolardan yola çıkarlar.

Sonra orta çağdaki dinsel dramların, kilise sınırlarını aşıp dindışı öğelerden etkilenmesi ile mystére adlı oyunlar ortaya çıkar Oyun öncesinde çalgı topluluğu bir giriş müziği çalar; ayrıca sahneye çıkan her yeni karakter müzik eşliğinde duyurulur Böylece Tiyatro koro ve çalgıların bir araya geldiği ortamlar yaratılır 13. yy başındaki pastoral komedilerle halk ezgileri Tiyatronun içine katılmış. Rönesans Tiyatrosunda pekçok Yunan tragedyası gündeme gelmiş ve oyunların başına sonuna şarkı söyleyen bir koro yerleşmesi gelenek olmuştur. Daha önemlisi, tragedyaların perde aralarında yer alan intermezzo adlı zengin bölümler, koro, solistler ve geniş çalgı topluluğunu gerektirir. zamanın pek çok ünlü madrigal bestecisi, başlı başına bir müzik biçimi haline gelen intermezzo için besteler yapmıştır. Konusunu doğadan alan pastoral şiirler ve madrigal komedileri de operanın öncüleri arasındadır.

Opera sözcüğünün İtalyanca’da sözlük anlamı eser dir Önceki müzikli oyunlarda olduğu gibi operada müzik, oyuna sonradan eklenmiş bir öğe değildir Operanın müziği metin ve sahneleme ile kenetlenmiş bir öğedir. Barok opera önce monodi’nin düzeninden yola çıkar Ilk operalar reçitatiflerden oluşur. Reçitatifte konuşma dilinin ritimsel özelliği ve güftenin anlamı müzik öğesinden öndedir. Daha sonra ise arya (aria) biçiminin akıcı müziği önem kazanmıştır

Opera bugünkü tanımıyla, solistleri, korosu, orkestrası, kostümü, sahnesi, ışığı, dramatik oyunu ile müziğe uyarlanmış tiyatrodur.

Puccini, Giacome (1858-1924) ünlü bir İtalyan opera bestecisidir. Müzisyen bir Ailenin oğluydu 22 yaşında Milano Konservatuarı’na girdi. İlk iki operası Le Villi ve Ejer hiu beğenilmedi Fakat 3. eseri Monon Lescaut ile şöhretini sağladı. Ardından La Boheme ile şöhretini büsbütün pekiştirdi. Bunu 1900 yılında Tasca takip etti. 1903’te bir otomobil kazası geçirerek aylarca yatakta kaldı Modern Butferly bu sırada besteledi. Bu eserlerin en güzeli sayılır. Amerika’ya gittikten sonra bestelediği Altın Batılı kız” ilk eseri kadar tutmadı Son operası Turandat u tamamlamadan öldü. Bu eserini Franco Alfono bitirdi. Cenazesi devlet adamlarına layık bir törenle kaldırıldı.

1.Perde
Olaylar Roma’da ki Saint Andrea kilisesinin içinde başlar. İçeri Roma Cumhuriyeti’ nin eski bir konsülü olan Cesare Angelotti perişan bir halde girer. Polis müdür koran Scarpia tarafından hapsedildiği kaleden kaçmıştır. Meryem Ana Heykeli’nin altında kız kardeşinin sakladığı Anahtarı bulur. Kapıyı açar ve saklanır. İçeri kilisenin zangocu girer. Ardından ressam Mario Cavarossi gelir. Tuvali açıp resim üzerinde çalışmaya başlar. Zangoç resmi tanır, oraya sık sık gelip dua eden kadındır o. Ressam onu model aldığını fakat asıl düşündüğünün sevgilisi Tosca olduğunu söyler. Zangoç gidince Angelotti ortaya çıkar. Cavarodossi şaşırır ama ona yardım etmeye karar verir. Bu sırada Tosca gelir. Tosca çok kıskançtır, kapı geç açılınca içeride bir başka kadının varlığından şüphelenir. Birde resmi görünce iyice kızar. Fakat Cavarodossi onu yatıştırır. Tosca gittikten sonra, Angelotti’nin kaçışını bildiren top sesleri duyulur. Ressam arkadaşını kır evinde saklayacaktır.

Her ikisi de kiliseyi terk ederler. İçeriye çocuklar gelir. zangoç, Napoleon’un İtalyan ordusu tarafından yenilgiye uğratıldığını söyler. Kilisede ayin yapılacaktır, ayrıca gece Tosca şarkı söyleyecektir. Kaçağı kliseye kadar izleyen Scarpia ve adamları oraya gelir ve soruşturma başlatır. Bu arada Tosca’da oraya gelir. Scarpia, Tosca’ya aşıktır. Tosca ona yüz vermediği için ondan intikam almak ister. Ondan yararlanarak kaçakları bulabileceğini düşünür. Orada bulunan Markiz Attavanti’nin armasını taşıyan yelpazeyi gösterir ve kıskanmasını sağlar. Tosca şaşkındır. Scarpia, adamını Tosca’yı izlemeye gönderir.

2.Perde
Scarpia Fornase Sarayı’ndaki odasında yemek yemektedir. Tosca’ya bir mektup yollayıp çağırtır. Spoletta gelir. Angelotti’yi bulamadıklarını fakat ressam Cavarodossi’yi yakaladıklarını söyler, ressamı sorguya çekerler. Ressam Angelotti’nin yerini söylemez. Tosca odaya gelir, Cavarodossi ile sarılırlar. Ressam ona gizlice Angelotti’nin yerini söyler. Sonra ressamı işkence odasına götürürler. Tosca’ya sevgilisinin feryatlarını dinletirler. Bir süre sonra buna dayanamaz ve Angelotti’nin yerini söyler. İşkence durdurulur. Ressam kanlar içinde Tosca’nın kollarındadır. Fakat ressam tosca’ya Angelotti’nin yerini söylediği için çok kızar.

Bu arada Napoleon yenilmiştir ve Scarpia habere sevinen Cavaradossi’yi tekrar zindana gönderir. Tosca’ya onunla olması karşılığında ressamı serbest bırakacağını söyler. Genç kadın mecburen razı olur. Bu arada Angelotti’nin zehir içerek intihar ettiği haberi gelir. Tosca, Scarpia’dan sevgilisinin kaçabilmesi için bir izin Kağıdı ister. Sahte bir kurşuna dizilme ile ressam kurtulacak ve bu belge ile özgür olacaktır.
Scarpia, onu hazırlarken, Tosca yemek Masasından bir bıçak alır ve saklar. Scarpia tam Tosca’ya sarılacakken, Tosca, bıçağı onun kalbine saplar. İzin kağıdını alır ve odadan çıkar.

3.Perde
Saint Angelo Kilisesi’nin terasında nöbetçiler gidip gelmekte, sabah olmaktadır. Cavaradossi muhafızlarla gelir. izin alıp sevgilisine mektup yazar. O sırada Tosca gelir ve izin kağıdını verir. Tosca ona, üzerine boş silahlarla ateş edileceğini, silahlar patlayınca yere yığılmasını söyler. Derken vakit gelir ve ressam kurşuna dizilir. Yere yığılır fakat bu gerçektir. Askerler gidince Tosca yanına gider. Fakat sevgilisi gerçekten ölmüştür. Scarpia kötü bir oyun oynamıştır. Tosca çığlık atar. Bu sırada sesler duyulur. Scarpia’nın öldüğü anlaşılır. Herkes Tosca’yı arar. Askerler yaklaşırken Tosca kendini kaleden aşağıya atar.

Kişise Görüşüm
Pucci’nin bu eserinin gerçekten görülmeye değer olduğunu düşünüyorum. Aşk teması çok güzel işlenmiştir. Oyuncular rollerini başarıyla yerine getirmişler.

Ataürk’ün en sevdiği opera eseri olması nedeniyle de benim için ayrı bir önem taşıyor. Bu yüzden operayı daha dikkatle ve zevkle izledim. Gerçekten çok beğendim. Müziğin ve oyunun birbiriyle son derece uyumlu olduğunu düşünüyorum. Oyuncuların ses tonları da canlandırdıkları karaktere çok uygun. Tarihsel olaylarla bir aşk teması çok başarılı bir şekilde harmanlanmış bence. Müziğin sizi alıp başka yerlere götürdüğünü hissediyorsunuz.

Özellikle son perdedeki idamdan önce, Tosca ve ressamın buluştukları sahne son derece başarılıydı. Bu sırdaki müzik ve sözler beni çok etkiledi. Tabii finalde acıklı olmasına rağmen, çok güzeldi. Aşkını kaybetmiş bir kadının çaresizliği ve sevgilisi olmadan yaşamayı reddedişi işlenmişti. Mutlu bir son olsa belki bu kadar etkileyici olmayacaktı.

Gerçekten çok başarılı ve insana izlerken kesinlikle zevk veren bir eser.

Resim
Resim, bir yüzeyde, anlamlı ve tutarlı bir bütün oluşturan görüntüler için boya kullanma sanatıdır. Tarih öncesi sit Mas-cl’Azil’de bulunmuş yassı taşların üstüne boyayla yapılan ve işaretin, üzerinde bulunduğu taşla bir bütün oluşturduğu lekelerden 1970’li yıllardaki Support-Surface grubu eserlerine kadar binlerce yıl boyunca bir resim dili oluşur., sonra resim sadece tek başına sanatsal ilerleyişe tutulan bir ayna gibi kendi içine kapanır.
Uzun zaman temsil ettiği gerçekliği ölümsüz kılmakla yükümlü olan resim ortaçağ ve daha sonra modern batı uygarlığında Eski Mısırlıların, Etrüsklerin ve Romalıların ona verdiği önem, dolayısıyla, her yerde kullanılma özelliğini yeniden kazandı.

Mikail Karakoç
1941 yılında Ardahan’da doğdu. Kara Harp Okulu’ndan mezun olduktan sonra, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın çeşitli kademelerinde görev yaptı. 1993 yılında kıdemli Albay rütbesi ile emekli oldu.
Resim yapmaya öğrencilik yıllarında başladı. Önceleri kara Kalem ve Sulu boya ile resim yaparken, sonradan yağlı boyayı tercih etti. Halen kendi atölyesinde çalışmalarını sürdüren sanatçı, tutkunu olduğu doğanın çarpıcı kompozisyonlarındaki desen, renk, ışık ve gölge güzelliklerini Natüralist tarzda itina ile tuvallerine aktararak kişisel sergiler açtı ve karma sergilere katıldı. Eserlerinden birçoğu yurt içi ve yurt dışına çeşitli koleksiyonlara alındı.

Kişisel Görüşlerim
Mikail Karakoç’un bu sergisi yağlı boya resimlerden oluşmaktaydı. Elli dört adet resim vardı. Bu resimler tek bir konsept üzerinde yoğunlaşmamıştı. Çoğunluğunu manzara resimleri oluşturmaktaydı. Bazı manzara resimleri içerisne insan figürleri başarıyla yerleştirilmişti. Ressamın Canlı renkleri tercih ettiğini görüyoruz. Resimlerinde doğa manzaralarından ayrı olarak dokuz tane Atatürk resmi vardır. Asker emeklisi olduğundan genellikle asker kıyafetli Atatürk resimleri vardı. Oniki tane çiçek resmi, beş tane de insan resmine yer vermiştir. Bunlar içerisinde uzaklara bakıp birşeyler düşünen kadın resmini çok beğendim.
Genel olarak başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Özellikle Atatürk resimleri çok güzeldi, çok gerçekçiydi.

Klasik Müzik
18 yüzyılın sonlarına doğru, müzikte klasik dönem başladı. Günümüzde klasik müzik te¬rimi pop, folk ve caz müziğinden oldukça farklı bir müzik türü için kullanılır. Müzik uzmanları için gerçek klasik müzik, yaklaşık 1760'tan 1830'a kadar Avusturya'nın başkenti Viyana'da gelişmiş olan müziktir. Bu donem Franz Joseph Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart ve Ludwig van Beethoven gibi büyük bestecilerin konçerto, senfoni, sonat, yaylı çalgılar ve oda müziğini en yetkin düzeye ulaştırdığı dönemdir.

Müzikte duyguların yanı sıra düşünceye de yer veren ilk besteci, çalışmalarıyla kendisin¬den sonra gelen birçok sanatçıyı derinden et¬kileyen Beethoven'di. Aynı dönemin öteki önemli bestecileri Fransız Hector Berlioz ile Macar Franz Liszt, Avusturyalı Franz Schubert, Polonyalı Frederic François Chopin ve Alman Robert Schumann'dı.

Lalo Edvard (1823 - 1892) tanınmış Fransa bestecilerindendi. Lille’de doğmuştur. Babası Napoleon’un komutanlarındandı. 16 yaşında Paris Konservatuarına girdi. 17 yaşında besteciliğe başladı. İlk eserinin beğenilmesiyle ümidi kırılan Lalo, çok sonraları karısının zorlamalarıyla besteciliğe yeniden başladı. Hayatının sonu hastalıklar ve üzüntüler içinde geçmiştir.

Bartak, Belo (1881 – 1905) tanınmış bir Macar bestecisidi. Sırbistan Romanya sınırları içersinde bulunan Nagyszentoniklas kasabasında doğdu. İlk müzik derslerini annesinden aldı. 20 yaşında Budapeşte Konservatuarını birincilikle bitirdi, altı ay sonra da aynı yere profösör olarak getirildi. Folklor müziğinden yararlanarak, bestelerine başka bir renk be canlılık vermiştir. Ankara Halk evinin davet üzerine Türkiye’ye gelip konferanslar veren Bartak, Adana civarında 90 bine yakın yerli melodi tespit etmiştir New York’ta öldü.

XX. yy’ın en büyük Macar bestecisi olan Bela Bartak, ülkesinin folklor müziğine hem besteci hem de bilim adamı olarak eğilmiş, müzik dilinin yenilenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Kendisi de piyanist Bartak, partisyonlarının çarpıcı, hatta sert ritmiyle, vurmalı bir çalış tekniğini kullanan ilk bestecidir.

Başlıca eserleri Mavi Sakal operası, Tahta Prens padominası Harikulade Mandorin balesi ayrıca senfonik şiirler, piyano ve orkestra için besteler.

Türk Halk Müziğinin Tarihi - Türk halk Müziği Nedir - Halk Müziği Çalgıları

Toplumların hayatından kaynaklanan duygu, düşünce ve zevklerini işleyerek dile getiren, ait oldukları toplumun kültürünü yansıtan sözlü ve sözsüz ezgilerdir.

Riemann'a Göre Halk Müziğinin Özellikleri

1.Ezgisi ve sözleri kimin tarafından yapıldığı belli olmayanlar
2.Çeşitli sebeplerden halk tarafından benimsenmiş ve halk şarkısı ifadesini taşıyanlar
3.Melodik ve armonik bünyesi kolayca anlaşılan ve popüler bir eda taşıyan ezgiler

Halk müziğinin Tanımları
BRENNE'e göre Halk tarafından benimsenen ve kulaktan kulağa verilmek suretiyle yayılan ezgiler.
PRAT’a göre Köylü ve halk arasından çıkıp, gelenek haline gelen ezgiler halk türküsüdür.
Sonuçta halk müziği anonimdir ve folkloriktir

Kökenleri
Türk halk müziğinin kökeninde türkü bulunur. Türke özgü anlamındadır.

Türkünün diğer halk şiirlerinden farkı ezgisinden gelir. Bir şiir ezgiyle söylendiğinde türkü haline gelir. Bu yüzden halk arasında ezgiyle söylenen bütün halk şiirleri türkü olarak görülmüştür. Bu durum kesin bir türkü biçimi saptamayı yada biçimden yola çıkarak türküyü öteki türlerden ayırmayı zorlaştırmaktadır.

Türk halk müziğinin kökleri Şamanlara kadar uzanır. Bu dönemde şiirler Şamanlık motifleri taşır ve törensel bir yapıları vardır.

Şamanlardan günümüze halk ozanları kalmıştır. Türklerin göçlerle yer değiştirmeleri ve gittikleri yerlerin kültürleriyle de karşılaşmaları ve bunlardan etkilenmeleri halk müziğini yeni boyutlara taşımıştır.

Mani, koşma, varsağı, semai, destan türkünün temellendiği halk şiiri türleridir.

Türküler Özeliklerine Göre Üç Grupta Toplanır

1.Ezgilerine Göre
A) Usullüler Genellikle oyun havalarıdır Konya’da oturak Urfa’da kırık denen ezgiler.
B) Usulsüzler Uzun havalar bu gruba girer Bozlak hoyrat kayabaşı vs

2.Konularına Göre
İşlenen temalar göz önünde tutularak yapılan türkü sınıflandırmaları sınırlı kalmaktadır.
Ninniler ve çocuk türküleri doğa üzerine türküler aşk türküleri kahramanlık türküleri askerlik türküleri tören türküleri, iş türküleri, eşkıya türküleri, acıklı olayları anlatan türküler, gülünç olayları anlatan türküler, karşılıklı türküler, oyun türküleri, ölüm türküleri (ağıtlar)

3.Yapılarına Göre
Türküler 5'liden başlayarak 16'lıya kadar hece ölçüsünün her kalıbında vardır. Türkü sözden çok ezgiden etkilenir, yapısını belirleyen de ezgidir. Türkü ezgiye bağlı olarak biçimlenir.
Türkü hece ölçüsünü kullanır ama aruzla söylenmiş bazı nazım biçimleri de ezgilerinden dolayı türkü sayılmaktadır. Bunlar: divan, kalenderi, satranç....
Türkünün tanımı Sözlü halk geleneğinden oluşan çağdan çağa ve bölgeden bölgeye içerik ve biçim değişikliklerine uğrayan ama kural olarak her zaman bir ezgiye koşulmuş olarak söylenen şiirlerdir. Yani türküler anonimdir ve ezgiyle belirlenir.

Türkünün tek kaynağı sıradan insanın yani halkın özlemleridir.özlemin kim tarafından duyulduğu önemli olmadığı için türkü yakan adını vermez verse de düşer, zamanla halkın malı olur. Türkülerde toplumsal yan ağır basar. Halkın acısı, sevgisi, tutkuları ve özlemleri türkülerde yankı bulur.

Derleme Çalışmaları
1960'a kadar
1926 Cumhuriyet döneminde ilk defa Darü l-elhan halk müziği derlemelerine başladı.
1927-29 Bu yıllar arasında İstanbul Belediye Konservatuarı 850 türkü derledi.
1936 A. Saygun Macar besteci Bartok ile birlikte U.C. Erkin N.K. Akses ve Rıza Yalçın’ın da katılımlarıyla 100’ü aşkın türkü derlediler. Plak ve ses kaydıyla arşivlediler. Bu çalışma Macaristan’da yayınlandı.
1937 Radyonun kurulması H. Müziğini canlandırdı
1937-52 Bu yıllar arasında Ankara Devlet Konservatuarı 10.000’i aşkın türkü derledi.
1950'lerin ortalarında çalışmalar tekdüzeleşti ve otantik öğeler zayıfladı.

1960’lardan sonra
Ruhi Su çalışmalarıyla halk müziğine yeni bir yorum getirdi. Türkülerinde geleneksel kaynağa, söyleyişe bağlı kalarak bunu şan tekniğiyle kaynaştırdı, tonlamaya ağırlık verdi.

Bu dönemin toplumsal gelişmelerinden halk ozanları da etkilendiler ve geleneksel aşık müziğinin toplumsal içerikli türküler söylediler. Aşık Mahsuni buna bir örnektir. Geleneksel aşık müziğinin son temsilcisi olarak Aşık Veysel gösterilir.

1975’den sonra Zülfü Livaneli’yi görüyoruz. Bağlama düzeninde başka sazların kullanımında getirdiği yeni yorumlar ve orkestra sazlarının yanında bağlamayı da çalması halk müziğinde bir zenginleşmedir.

Bu gelişmelerden etkilenen gençler 1980’den sonra türküleri değişik sazlarla söylemeye ve gruplar kurmaya başladılar. Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Grup Yorum vs....

1990’larda ise halk müziğinin dinsel olan yanı da ortaya çıkmaya başladı. Arif Sağ, Musa Eroğlu ve Muhlis Akarsu gibi saz sanatçıları ve ozanlar bağlamayı farklı bir biçimde çalarak geleneksel Alevi müziğini tanıttılar.

Bağlama
Halk müziğinin çalınmasında temel enstrüman bağlamadır. Bu aletin 2000 yıllık bir geçmişi vardır
Kopuz Bağlamanın ilk şekline verilen addır Bugün de Orta Asya topluluklarında kullanılmaktadır Kopuzu Dede Korkut’un icad ettiği söylenir.

Kopuzun bir velilik ve ululuk simgesi olarak güç verme toplulukları birleştirme, kötü ruhları kovma iyi ruhları çağırma, tedavi etme, haber ulaştırma gibi özellikleri vardır. Kopuz genel bir deneyim olarak birden fazla telli saz türünü kapsamaktadır. Elle veya yayla çalınır. Uzun ve saplı veya sapsız olanı vardır. Tekneleri deri ile kaplıdır. Perdesiz iki veya üç telli, telleri at kılı, koyun ve kurt bağırsağından yapılır.

Rebetiko'nun Kökenleri
Rebetikonun coğrafi bölgesi modern Yunanistan’dır. Bunun asıl taşıyıcıları özellikle alt tabakadan işsiz güçsüz insanlar ve rebetlerdir.hapishane ve tekkeler ( rebetlerin haşhaş içtikleri meyhaneler) ana çalgısı bağlama ve buzuki olan rebetikoların çalınıp söylendikleri başlıca yerlerdir. Müzikal açıdan bakılırsa bu şarkılar sanat açısından zayıftırlar. Sözlerinin ana teması rebetislerin dar sosyal çevreleriyle sınırlı kalmıştır. Bununla birlikte 19. yy sonunda başka bir müzik türü ortaya çıktı. Temel olarak Küçük Asya ve özellikle İstanbul ve İzmir kökenli Yunanistan’ın kent merkezlerinde “Kafe Aman” lar ortaya çıktı. Bunlar Yunan burjuvalarının gittiği müzikli kahvelerdi. “Kafe Aman”larda çalınan müzik zengin ve sanatsaldı.

1922 yılı rebetikonun gelişmesinde ve yayılmasında dönüm noktasıdır. Bu tarih Yunanistan’da Küçük Asya Felaketi diye anılacaktır. Genellikle Yunanistan’ın büyük kent merkezlerine kitleler halinde gelen büyük sığınmacı dalgası, ülkenin toplumsal ve kültürel gerçekliğinde önemli değişiklikler meydana getirdi. Yaşadığı çevreden ayrılmış Rumlar, yoksulluk ve işsizlikle karı kaşıya kaldılar ve rebetlerle aynı toplumsal yaşamı paylaştılar.

Çok sayıda sığınmacı kendi enstrüman ve müzikleriyle rebetlere katıldılar. Sığınmacı işadamları rebet müziğinin çalındığı kendi “Kafe Aman”larını açtılar. Böylece, hapishane ve tekkelerin dar sınırlarından kurtulan rebet müziği daha geniş toplumsal çevrelerinin duygularını dile getirmeye başladı. Bu sırada, tarım toplumunun müziği olan Yunan Halk Müziği doyum noktasına ulaştı ve ülkenin kentsel gelişiminden sonra artık insanlarda bir duygu uyandırmadı. Bir boşluk vardı ve bu boşluk sığınmacılar ve rebetlerle dolduruldu.

E. Petrapoulos rebetikonun 3 gelişme dönemi olduğunu söyler
1. İzmir Dönemi (1922-1932) İzmir usulü Kafe Aman ların hüküm sürdüğü dönem
2. Rebetikonun yeraltına inmesiyle karakterize edilen klasik dönem(1942-1952)
3. Popüler dönem Rebetiko bu dönemde yer altı sendromundan kurtuluyor ve Yunanistan’ın ulusal müziği haline geliyor.

Tarihsel Geçmiş
Rebetiko müziğinin popüler folk yada sanatsal olması birçok faktörün sonucudur Doğuşu ve gelişimi tarihsel olaylar, toplumsal huzursuzluklar, kültürel etkileşimler, güçlü kişilikler tarafından etnik kaynaştırmayla belirlenmiştir. Bu yüzden bu müziğin tutarlı bir tanımını yapmak için Yunan ve Küçük Asya’nın tarihine bir göz atmak gerekiyor.

Bu tarihsel sunumun başlangıç noktası İstanbul'un 1453'de Türkler tarafından düşürülmesidir. Bu tarihsel olayın en belirgin özelliği Helen ve Ortodoks Hıristiyanlığı olan Bizans İmparatorluğunun sonunu belirlemiş olmasıdır. Böylece kural koyucular Türk din ise İslam oldu. Osmanlı İmparatorluğu yapısı itibariyle birçok milleti içinde barındırıyordu. Rumlar, Ermeniler; Türkler, Slavlar, Arnavutlar vs...

Bu durum yaklaşık 400 yıl sürdü 1821'de Rumlar Türklere karşı isyan ettiler; uzun süren mücadelelerden sonra modern Yunanistan 1830’da kuruldu Bununla birlikte yeni devletin durumu içindeki antitezleri sinirli bir biçimde sergileyen, oldukça karmaşık bir durumdaydı. Hapishaneler suçlularla ve politik mahkumlarla doluydu Nüfusun büyük bir bölümünü oluşturan köylerin kentlere taşınmasıyla ülkenin toplumsal yapısında önemli değişiklikler meydana geldi. 20. yy başında Yunanistan yeni Topraklar alarak yayılmaya başladı. ( Ege Adaları Girit Makedonya, Trakya vs.) Tüm bunlarla birlikte Yunan tarihinin en önemli olayı Küçük Asya Felaketi denilen olaydır

Bunun kökeni, Megalo İdea denilen Bizans’ın başkenti İstanbul’un yeniden alınmasını amaçlayan düşüncedir. Yunanistan bu panhelenik arzudan, batı Anadolu’da yaşayan Rumların çokluğundan ve bağlaşıklarını destekleme isteklerinden dolayı İzmir kentine saldırdı, Türk- Yunan savaşı çıktı. Bu savaş, her iki tarafın nüfusunun karşılıklı olarak değiştirilmesini karara bağlayan bir uluslararası ant. ile bitti. Küçük Asya, Kafkaslar, Doğu Trakya ve başka birçok bölgeden gelen sığınmacı dalgası Yunanistan'ı vurdu. Sığınmacılar kendi gelenek, görenek ve kültürlerini getirdiler. Ancak açlık ve işsizlikle karşı karşıya kaldılar ve Yunanistan tarafından benimsenmeleri oldukça sert ve yavaş oldu.

Rebetis'Ler
Rebetiko, rebetisler tarafından çalınıp söylenen müziktir Rebetis terimi ayrı bir yaşam mantalitesi, davranışı, bakışı ve tarzı olan karakteristik bir erkek tipini tanımlıyor. ( rebetis: Asi, kural tanımayan.) karakteristik rebetis, toplum dışıdır, kurumsal güçlere meydan okur. Fakat onlara karşı militanca eylemlerde bulunmaz. Toplumsal geleneklerin dışında olduğu izlenimini verir, bununla birlikte yasadışı olmaktan kaçınır, yer altı dünyasıyla kendini özdeşleştirmez. Argo bir dil konuşur, her zaman silah taşır. Bir rebetis yoksul ve sıradandır. Egemen güçler onu outsider olarak tanımlar.
Rebetisler ilk büyük kent merkezlerinin doğuşuyla ortaya çıkmışlardır 1900 dolaylarında Gölge Oyunu karakterleri arasına eklendi.

Etki Ve Stil
Rebetiko çağdaş kent halk müziğinin bir biçimidir stili kendinden önce gelen müzikal formların etkisiyle biçimlenmiştir. Özellikle şunlar tarafından;

A. Yunan Halk Müziği Bizans’tan 1821 Yunan Devrimine kadar gelişen tarım düzeyindeki Yunan toplumunun ürünüdür. Bu tür, çağdaş Yunan devletinin kurulması ve büyük kent merkezlerinin gelişmesinden sonra inişe geçmiştir.
B. Doğu Halk Müziği ( Özellikle Arap ve Türk müziği) Ortadoğu limanlarıyla gelenlerin ve Küçük Asya Felaketi sığınmacılarının Yunanistan’a gelmesiyle.
C. Bizans İlahileri Yunan Ortodoks Kilisesinin ilahileri
D. Eptenissa Serenatları İyonya Denizi Adaları tarafından Yunanistan’a miras bırakılmıştır. Rebetikonun batı Avrupa tabanını oluşturur.

Rebetikonun gelişmesinin ilk on yılında İzmir stili hakimdir. Kafe Aman müziği ilk on yıl boyunca egemen durumdadır. Karakteristikleri; belli bir makamda uzun, feryat eden enstrümantal ve vokal doğaçlamalar, şehvet uyandırıcı kadın sesi, Türk göbek dansına benzer 4/4’lük ölçüyle çalınan ve cinsel olarak tahrik edici çiftetelli tarzı hareketli bir danstır. Solo enstrüman melodisine oktav olarak çalan ikinci bir enstrüman eşlik eder. “ Kafe Aman”ların müzikal atmosferi apaçık Arap ve Türk etkisiyle güçlü bir oryantal havaya sahiptir. Çalgılar Keman, lut, ud, santur idi.

Sonraki yirmi yılın özelliği Yunanistan’ın ürünü eski toplum dışıların rebetikosunun dönüşüdür. Buradaki ana çalgı buzuki, bağlama ve daha sonra da gitardır. Şarkıcı bir erkektir ve sesi metalik, ahenksiz, kulak tırmalayıcı ağır bir tonda olmalıdır. Fakat asla tatlı ve seksi olmaz. Müzikal stili düz ve ağırdır. Şarkı genellikle buzuki tarafından çalınan bir taksimle başlar. Taksim bir makamda yapılan doğaçlamadır. Şarkının stiline ve atmosferine dinleyici sokmak için bir giriş görevi görür. Ritmik karakteri serbesttir. Oldukça sık olarak taksim bağlamanın sürekli olarak çalınmasıyla sürer. Kısa bir taksim iki mısra arasında yapılır. Şarkının en çok kullanılan ölçüsü zeybek dansının ölçüsü 9/8’dir.

Çalgılar
A. Lut Görünümü uzun boyunlu lutların bir karışımıydı. Uzun bir boynu ve geniş bir gövdesi vardı.
B. Ud Büyük Armut biçimli bir gövde ve kısa ve geniş bir boyun. Ud genellikle Küçük Asya ve İstanbul Rumları tarafından çalınırdı.
C. Santuri Yamuk bir görünüm, iki paralel yanı boyunca bağlanmış metalik teller, hafif çekiç yardımıyla çalınır.
D. Keman Avrupa akordundan (G-D-A-E) farklı bir biçimde (G-D-A-D) olarak daha düşük bir tonda akort edilir.
E. Daha seyrek olarak arp, lir, flüt armonika
F. Tef dümbelek zil

Aksine tipik bir rebetiko orkestrası buzuki, bağlama ve Gitardan oluşur. Temel solo çalgı olarak buzuki en önemli rolü oynar. Taksim onunla çalınır ve şarkıya söz aralarında eşlik eder. Bağlamanın rolü birkaç istisna dışında sadece eşlik etmektir. Ritim ve armoni öğesi olarak kullanılır. Gitar akort basılarak çalınır ve melodiyi destekler.

Buzuki
Telli bir çalgıdır ve uzun boyunlu lut ailesine aittir. Benzer görünümlü çalgılar prehelenik uygarlıklarda bulunabilir. Eski Yunanistan’da aynı enstrüman panduri olarak bilinirdi. Bizans döneminde tambura adı verilirdi. Tambura, rebetler tarafından kullanılan buzuki ile aynı morfolojik özellikleri taşır. Türk sazı buzuki ile aynı Aileye aittir.

Bağlama
Küçük buzukidir. 40-60 cm.den daha uzun olamaz. Müzik aletlerinin ve şarkı söylenmenin yasaklanmasından itibaren kolayca saklanabilmesinde dolayı mahpusların tercih ettiği çalgı oldu. Bağlamanın akoru buzukiden bir oktav yüksek yapılır

Sanatın Doğuşu - Sanat Nedir - Sanat Nasıl Doğdu

Bugün için sanatın ortaya çıkışına tam ve kesin bir cevap verebilecek durumda değiliz. İlk insandan günümüze kadar geçen zaman içinde insanoğlu çeşitli amaçlarla Maddeye biçim vermiş maddeye hükmetmeye çalışmıştır. Bütün bu faaliyetler içerisinde sanatın başlangıç noktasını kestirmek oldukça zordur. Sanatın başlangıcı sorununu aydınlatmak üzere pek çok yazar kitaplarının giriş bölümlerinde uzun sayfalar ayırmaktadırlar. Bütün bu çabalara rağmen bu konunun pek az aydınlatılabildiğini söyleyebiliriz.

Sanatın başlangıcı olarak kabul edilen örnekleri ilkel sanat başlığı altında toplamak alışkanlık halini almıştır. “İlkel sanat” terimi ilk bakışta ve çabucak bazı şeyleri çağrıştırmakla birlikte; geniş anlamda kullanılan
 ilkel kelimesinin kapsamından dolayı bazı anlam kaymalarına da yol açmaktadır. Bu yanlış anlamalara fırsat vermemek için bizi ilgilendiren
ilkel sanat tarihî kronolojinin başlangıcında yer alan ilkel sanattır.

1. Paleolitik Çağ
Alet yapabilen insanlar ile ilgili rastlanabilen en eski izler aşağı yukarı 40 bin yıl önceye aittir. İzlerini örneklerini bulabildiğimiz bu ilkel el hüneri işlerin bulunduğu çağa Paleolitik çağ ya da Eski Taş veya Yontma Taş Çağı adı verilir. Paleolitik çağın insanı madeni tanımamış bütün aletlerini taştan ağaçtan ve kemikten yapmıştır.

İnsan elinin ilk defa çakmaktaşını işleyip bir bıçak yapıncaya kadar geçen zamanla bizim bildiğimiz tarihî dönemler arasında pek büyük bir zaman mesafesinin olduğu açıktır. Taşı eline alan ilk insandan piramitleri yapanlara kadar geçen sürecin uzunluğu zaman katmanlarının korkutucu derinliği bir dizi karanlık çağları da içine almaktadır. Fakat sanat için ilk aletin yapılmasıyla ilk adım atılmıştır.

Paleolitik çağ insanı ilk buzul çağında yaşamış taştan yontarak yaptığı baltaları mızrak uçları kesiciler kazıyıcılar gibi çeşitli araçları kullanmışlardır. Bu insanların Alet ve araç yapımında kemikten de çok yararlandıkları görülmektedir.

Bu çağdan kalan ilk eserler bazı küçük heykellerdir. Bunların en eskisi Garonne (Garon) ırmağı vadisinde bulunan fildişi kadın başıdır. Mamut dişinden oyularak yapılmış bu baş dört santimetre kadardır ve 40 bin yıl öncesine ait olduğu sanılmaktadır. Bu heykelin dışında 1922 yılında Yukarı Garonne'da bir mağarada bulunan bir kadın heykeline rastlanmıştır.

Lespugue (Lespüg) Venüsü denilen bu heykel de mamut dişinden yapılmış olup 15 cm. boyundadır. Kadın vücudu bu heykelde bir takım yuvarlakların küreciklerin üstüste yığılması şeklinde tasvir edilmiştir ve 30 bin yıl öncesine aittir (Halen Paris'de
İnsan Müzesi nde bulunmaktadır). Viyana Doğa Tarihi Müzesi'ndeki Willendorf (Vilandorf) Venüsü ise 11 cm. yüksekliğinde olup kireç taşından yontulmuştur. Bu kadın heykelinde baş tıpkı bir dut ya da böğürtlene benzer şekilde işlenmiştir

Mağaralardaki kadın resimleri ile göğüs kalça ve karın kısımları şişirilmiş olarak gösterilen kadın heykelciklerinin soyun devam ettirilmesinde üremede en büyük rolü oynayan bereketin sembolü olarak kadını kutsallaştırmak veya doğumun artmasını sağlamak için yapılmış oldukları düşünülmektedir. Bunlar sihir veya büyü ile de ilgili olabilirler.

Bu seriden sonra yalnız yontulmuş değil; geyik kemiklerine taşlara ve mağara duvarlarına kazılmış hayvan figürcükleri gelir. Bunlar başarı ile ifade edilmiş çok sayıda geyik yaban öküzü at mamut yaban domuzu gibi hayvanlardır. Mağaralarda bulunan resim kalıntıları eskilik bakımından ancak yirmi otuz bin yıl öncesine kadar gidebiliyor. Bu mağaralardan ilk önce keşfedileni İspanya'daki Altamira Mağarası'dır. Buradaki resimler Kalem biçimine yakın şekillere getirilmiş Toprak veya taş çubuklarla yapılmış oldukları anlaşılmıştır. Çünkü bu çubukların kalıntıları bulunmuştur. Renk olarak yalnız kırmızı sarı siyah ve kahverengi kullanılmıştır.

Bu resimler önce kenar çizgileri taşa oyularak sonra da araları renklendirilerek yapılmıştır. Renklendirme odun kömürü manganez toprağı ve kırmızı tebeşir gibi maddelerin ezilmesi ve Su ile karıştırılması ile elde edilen bir boya ile yapılıyordu. Boyalar ise ya parmakla ya kıldan veya tüyden fırça ile ya da çomaklarla sürülüyordu.

En son bulunan resimli mağara Fransa'daki Lasque (Laskö) dür. Bilinen en eski mağara resimleri bu mağarada bulunmaktadır. 30 bin veya 25 bin yıl eskiye ait olduğu tahmin edilmektedir. Altamira mağarasındaki resimlerden daha güzel daha iyi korunmuş ve daha zengindir. Duvarlarda beş metre boyunda hayvan resimleri bulunmaktadır. Bu mağaranın duvarlarına beş metre boyunda öküz resimleri çizmek günümüzde dahi oldukça zor bir durumdur. Çünkü bu figürleri çizerken görebilmek ve iyi çizilip çizilmediğini kontrol etmek için geriye çekilebilecek bir mesafe yoktur. Bu sebeple oldukça ilkel bir çağdaki bu insanların bu resimleri nasıl yapabildiği oldukça düşündürücüdür.

İnsanlığın bu en eski sanat eserlerini anlamak ve değerlendirmek için bugünkü estetik değerlerimizi bir tarafa bırakmamız gerekmektedir. Bütün bu eserler ne belirli bir güzellik duygusunun ifadesi ne de sanat için yapılmış eserlerdir. Bunların bir amaç için ortaya konduğu anlaşılıyor. Yaygın kanaate göre bu resimler ilkel insanların avcılıktaki başarılarını artırmak için başvurduğu büyüye yardım etmek için yapıldıkları sanılmaktadır. İlkel insanlara göre bir varlığın hayaline sahip olmak onu elde etmek demektir. Yani resimdeki hayvanı yaralamak veya öldürmek gerçek hayattaki av hayvanının da ölmesine veya gücünden kaybetmesine yol aşacağına inanılıyordu. Bu inanış halen yaşayan bazı ilkel kavimlerde de benzer şekillerde devam etmektedir. Mağaraların duvarlarında resmedilmiş hayvanların üzerinde parmakları açık eller görülür. Ya da çoğunlukla hayvan bir okla yaralı gösterilir. Bunlar; ele geçirme işaretleri midir? Şu halde doğarken; sanatın sihir ve büyü karakteri olması gerekir (Resim 3).

Sonuç olarak paleolitik çağ (Eski taş) mağaralarında özellikle dikkati çeken durum Gün ışığı ile aydınlanan bölümlerde hiç bir tasvirin yapılmamış olmasıdır. Resimli kısımlar genel olarak mağaraların girişlerinden 90 metre kadar içeride bulunmakta bazı hallerde de bu zeminlere ulaşmak için dehlizlerden sürünerek ilerlemek gerekmektedir. Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; bu resimler mağara duvarlarını süslesin diye yapılmış olamaz.

Birçok durumlarda mağara resimleri üst üste yapılmışlardır. Yani çizilip boyanmış bir hayvan resminin üzerine bir başkası sonra onun da üzerine bir başkası yapılmıştı. İlkel insan bu resimlerin güzel olup olmadığına saklanmaya değip değmediğine bakmıyordu. Eğer resmin büyüsel etkisi kalmamışsa üstüne bir yenisi yapılabiliyordu.

2. Neolitik Çağ
Bu çağın M.Ö. 7. bine kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Bu çağın insanları ovalarda su kenarlarında verimli ve savunması kolay yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Paleolitik çağda olduğu gibi karada ve Suda avcılık halâ önemli bir yer tutmakla beraber bu çağın insanı hayvanı evcilleştirmiş üretici olarak tarım yapmış köyler kurmuşlardır. Kullandıkları taş Aletler önceki çağdakilerden çok daha gelişmiştir. Mağaralarda yapılan resimlerin yerini ker*** evlerin duvarlarını süsleyen ve bugüne kadar Canlı renklerini koruyabilen duvar resimleri almıştır.

Neolitik çağ insanları mağaraları bırakarak kendilerine ker saz ve kamıştan kulübeler yapmışlar ve köyler meydana getirmişlerdir. Bu köyler bazen açıktı; bazılarının etrafı ise hendek ve çitlerle çevriliydi; bazen de Göllerin ortasında kazıklar üzerinde yapılan kulübelerden meydana geliyordu.

Yapı sanatının Neolitik çağda başladığı söylenebilir. Meydana getirilen bu yapılara Megalitik yapılar bu kültüre de Megalitik kültür adı verilir. (Megalit kelimesi Yunanca mega = büyük lithos= taş kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur büyük taş anlamına gelmektedir.) Bu yapıların birer mezar yapıları veya yıldızlarla ilişkili yapılar olduğu sanılmaktadır.

Megalitler başlıca iki grupta toplanabilir
1- Dayanak gerektirmeden ayakta duran taşlar bunlar yalnızken Menhir (Resim 4) bir doğru üzerinde dizilir veya daire şeklinde sıralanırsa “Cromlech” (Kromlek) adını alırlar

2- Paralel düzenlenmiş bir döşemeyi taşıyan taşlardan meydana getirilen odalar ki bunlara da Dolmen denir (Resim 6). Dolmen'ler birer mezar odalarıdır. Bu mezar odalarının üstü toprakla örtülürse ortaya çıkan tepeciklere Tümülüs = Höyük adı verilir. Dolmenler basit dolmen örtülü koridor kubbeli dolmen adını alan türlerde olur.
Menhirler Fransa'da ve İngiltere'de çok sayıda bulunmaktadır. Bunlar 10-12 metre yüksekliğinde dev taşlardır. Menhirlerin çoğunun mezar taşı olduğu ispatlanmıştır. Büyüklükleri sebebiyle de sanki canlıymışlar gibi halk masallarına konu olmuşlardır. İlgili efsanelerde menhirler; doğarlar büyürler dans ederler ve ağlarlar.

Bazı menhirler tarihî bir hatırayı sonsuzlaştırırlar. Menhirler toprak sınırını belirtmek için de kullanılmış olabilirler. Menhirlerin dikilme sebeplerine en uygun açıklama ise bunların ilkel idoller yani dinî semboller olduklarıdır.

Genel olarak yalnız duran menhirler bazen bir çizgi üstünde dizilmiş de olabilirler. Daire şeklinde dizilmiş olanlar belki dinî anıtlar veya kurban sunaklarıydı. Cromlech (Kromlek) denilen bu dizilerin yönleri yıldızlara göre olduğu için güneş tapınağı da olabilirler.Dolmenler'in içinde bazı kil eşyalar bulunmuştur. Fakat çoğu soyulmuş olan bu mezar odalarında neolitik çağı aydınlatabilecek çok az eşya kalmıştır. Buna karşılık dolmenlerin çoğunun üstünde geometrik ve sembolik figürler kazılıdır.

Dolmenler çeşitli şekiller gösterirler:

Basit Dolmen
Ayakta duran iki veya birkaç taşın üstünde yatık durumdaki büyük bir taştan oluşur. Bu ilkel dolmen bazen bir
Tümülüs ile örtülüdür.

Kubbeli Dolmen
Bu tip dolmende harçsız taşlarla örtülmüş ve kilit taşıyla kapanmış bir kubbe görülür. Yunanistan'da Tolos denilen bu tür inşaata Fransa ve İrlanda'da bugün dahi çoban kulübeleri arasında rastlanmaktadır.

Örtülü Koridor
Son çağ dolmenlerinin hepsi bu türdedir. Bütün anıt üstü örtülü bir geçitten ibarettir. Bunun bazı kısımları delikli bir taşla ayrılır ve bazılarında rölyeflere rastlanır (Rölyef kabartma olup heykel sanatının bir çeşididir. Bir figürün çıkıntıları derin bir şekilde zemine bağlı olarak çıkarılmışsa
yüksek rölyef eğer çıkıntılar hafif bir biçimde belirtilmişse alçak rölyef adını alır).