22 "edebiyat" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)
"edebiyat" etiketi kullanan diğer içerikler resimler
,
videolarANLATIM TÜRLERİ VE BİÇİMLERİ
DÜZ ANLATIM
Anlatım türlerinin birinci sırasında ele alacağımız bu tür, düşünce aktarmayı amaçlayan bir anlatım türüdür. Hemen hemen herkesin kabul edeceği doğruları işler. Sözcükler gerçek anlamları ile kullanılır. Kurallı cümlelerden kurulu, nesnel bir dili vardır. Açıklayıcı ve tartışmacı diye iki biçimi vardır.
DÜZ ANLATIMA ÖRNEK
Hurma ağacının boyu 15 – 20 metreyi bulur. ‘’Ayağı suda, tepesi ateşte’’ diye nitelenen bu ağaç, nemli toprak ve kuvvetli güneş ister. 15 ile 30 derece enlemleri arasında yetişir. Etli, tatlı ve besleyici meyveleri vardır. On ikinci yıla doğru meyve verir. Bir hektara genellikle 200 ağaç dikilir. Odunu yakacak olarak işe yarar. Öz suyundan palmiye şarabı, yapraklarından hasır ve sepet yapılır. Güney Cezayir, Tunus, Mısır, Arabistan, İran gibi ülkelerde çok yetiştirilir.
(Meydan Larousse VI. C. 59.s.)
SANATLI ANLATIM
Duyguları harekete geçirmeyi, izlenim kazandırmayı amaçlayan anlatımdır. Söz sanatlarından ve mecazlardan çokça yararlanılır. Anlatımı özneldir. Öyküleyici ve betimleyici diye iki ayrı biçimi vardır.
SANATLI ANLATIMA ÖRNEK
Soğuk bir kış günü, karanfil almak için çiçekçi dükkanına girdim. Tatlı bir yaz sıcaklığıyla ısıtılan bu yerin havası, bitkisel özsuların hafif, sert ve yeşil buğularıyla doluydu. İstediğim çiçeklerin destelenmesine kadar bana gösterilen sandalyeye oturdum. Mutlu bir insanın hayal evi gibi, mevsim yer ve zaman dışında, istenilebilecek her türlü renkte otlar, yapraklar ve çiçeklerle dolu olan bu adeta sihirli dükkanda sessiz bir hayat ile nefes aldığı hissedilen karanlık yapraklı, bodur bir hurma ağacından başka hiçbir şeyle ilgilenmedim. Hayalim sanki güçsüz bir sinekti ve bitkisel örümcek onu birden ağlarıyla avlamıştı. Hareketsiz duran sert ağaca baktım ve düşündüm. Bir limonlukta hapsedildiği için uzaklarda kalan öteki cinsdaşları gibi öğle güneşlerinde sıcak toprağa gölge salamayan, yağmurlarla ıslanamayan, fırtınalarda sarsılamayan, gökyüzünü, yıldızları, ayı göremeyen, unutan şu ağaç, bulunduğu köşede acaba mutlu muydu?
Ahmet HAŞİM – Gurabahane-i Laklakan
NESNEL ANLATIM
Akla ve mantığa dayalı anlatımdır. Bilimsel verilere ve gözleme dayalı, ölçülebilir ve kanıtlanabilir niteliktedir. İletilen yargı kişiden kişiye değişmez. Kişisel duygulara ve kanılara yer verilmez.
NESNEL ANLATIMA ÖRNEK
‘’Fuzuli’’ takma adıyla tanınan Süleyman oğlu Mehmet’in nerede ve ne zaman doğduğunu kesin olarak bilmiyoruz. Yaklaşık olarak XV. Yüzyılın sonlarında Kerbela’da ya da Hille’da doğduğu söylenebilir. Bayat adında eski bir Türk aşiretine mensuptur. Safevi emirlerinden İbrahim Han’ın yanında bir aralık Bağdat’a gelmiş, sonra Hille’ye dönerek orada öğrenimini tamamlamıştır.
(Fuat Köprülü – Divan Edebiyatı Antolojisi)
ÖZNEL ANLATIM
Kişisel duygulara ve kanılara dayalı bir anlatımdır. Yargılar kişiden kişiye değişir niteliktedir. Kanıtlanabilir özellikler taşımaz. Nesnelerin gerçeği değil, kişilerin beğenisi bu anlatımın belirleyici özelliğidir.
ÖZNEL ANLATIMA ÖRNEK
Leylek, yaz mevsiminin kuşu değil, kendisi yazdır. Bir baca üstünden ufka izdüşümü düşen bir leylek şekli, hayal etme yetisine neler hatırlatmaz.; Maviliği içi bayıltan sonsuz bir gök. Yeşil bir vadide gizlenmiş, minareli, küçük beyaz bir şehir. Yarasaların uçuştuğu, kavak ağaçlarının hafif hafif sallandığı yeşil bir akşam. Alçak bir gece semasına serpilmiş büyük yıldızlar. Bütün bu yıldızlar içinde bir leyleğin düşünen gagası. Gerçekten leylek, ressam ve şairi bir takım girişik ve uyumlu hayal kurmalara çağırmak üzere yaratılmış bir kuştur.
Ahmet HAŞİM. (Leylek)
AÇIKLAYICI ANLATIM
Bilgi verme ve öğretme amacına dayalı anlatımdır. Konuları açıklığa kavuşturmak için kullanılır. Anlatım nesneldir. Tanımlamalardan, karşılaştırmalardan, benzetmelerden ve örneklemelerden yararlanılarak konu somutlaştırılır. Ele alınan konunun ne olduğu ayrıntılarıyla netlik kazanır. Bilgi vermeyi, aydınlatmayı, öğretmeyi amaçlayan her tür yazıda kullanılan bir anlatım türüdür.
AÇIKLAYICI ANLATIMA ÖRNEK
Eğitim, aslında kişinin ‘’yaşama’’ etkin biçimde uyumunu sağlayan bir etkinliktir. Bu dünya Kurulduğundan beri şu ya da bu biçimde süregelmiştir. Ailede ana ve babanın, okulda öğretmenin, toplumda yöneticilerin asıl aaaai, çocuğun günlük yaşama daha iyi uyum sağlayabilmesi için uygun ortamı sağlamaktır. Bu bakımdan eğitim, yaşama başarıyla uyum sağlayacak insan yetiştirme bilim ve sanatı olarak da düşünülebilir.
(Eğitim Psikolojisi – Cavit BİNBAŞIOĞLU)
TARTIŞMACI ANLATIM
Düşünce tartışmasından doğan bir anlatım biçimidir. Kanıların değiştirilmesini, çürütülmesini amaçlar. Bu iddiaya ve iddianın kanıtlanmasına dayalıdır. Karşıt iki düşünceden yeğlenenin neden doğru olduğu tanık gösterilerek, örnekler verilerek, karşılaştırmalar yapılarak kanıtlanması temeline dayanır. Yapılan yeğleme inandırıcı ve akılcı nedenlere dayandırılır. Okuyucunun düşüncelerini değiştirmeyi amaçlayan yazılarda kullanılır.
TARTIŞMACI ANLATIMA ÖRNEK
Bu memleket niçin bizim? Dört yüz atlıyla Orta Asya’ dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, anayurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar ken-dilerini yaşadıkları yerde. Frigyalılar, Yunanlılar, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar’da fethetmişler Anadolu’ yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil, onlar Anadolu’nun malı olmuş. Bu memleket bizim olduğu için bizim. Fethettiğimiz için değil.
(Sabahattin EYÜBOĞLU – Mavi ve Kara)
betimleyici
BETİMLEYİCİ (TASVİR EDİCİ) ANLATIM
Okuyucunun düş gücünü kamçılama ve düşüncelere görünürlük kazandırmayı amaçlayan bir anlatımdır. Nesnelerin niteliklerini ve bu niteliklerin yarattığı izlenimleri okuyucunun belleğinde canlandıracak biçimde anlatmadır. Nesnenin gerçeğine, genel ve ayırıcı niteliklerine göre yapılan, açıklayıcı betimlemedir. Kişisel duygulanımların ve yorumlamaların ağırlıkta olduğu betimleme ise izlenimseldir. Betimleme duygulara yönelik bir anlatımdır. Her tür yazıda kullanılabilir. Betimleme bir resim karesi gibidir. Bir olay ya da sav içermez.
BETİMLEYİCİ ANLATIMA ÖRNEK
Evler hep ahşap ve iki katlı. Köhne çatılar, karşıdan karşıya birbirinin üzerine abanır gibi abanır gibi uzanmış eski zaman saçakları. Ortada baştan başa uzanan bir aralık kalmış olmasa sokak, üstü kemerli, karanlık bir geçit olacak. Doğuda, batıda bu aralık renkten renge giren bir ışık yolu olur. Fakat sokağın yanları her zaman serin ve loştur. Köşenin başında durup bakarsanız her pencerede kırmızı toprak toprak saksılar ve kararmış gaz sandıkları görürsünüz. Saksılarda al, beyaz, mor sardunya, küpe çiçeği, karanfil; gaz sandıkları da öbek öbek yeşil fesleğenle dolu.
(Halide Edip Adıvar – Sinekli Bakkal)
Boğaz’ da 400 metre kare süper lüks villa satılık. Villa Avrupa mutfak, banyo, halı ve perdelerle döşenmiştir. Bahçesinde 30 metre karelik bir havuz ve büyük bir garaj bulunmaktadır. Denize uzaklığı 100 metredir.
(Gazete)
ÖYKÜLEYİCİ ANLATIM
Okuyucuya olayları yaşatmak amacına dayalı devingen bir anlatımdır. İşlenen düşünce olayların içindedir. Olaylar, yere, zamana ve kişilere bağlı olarak birbirini izleyecek şekilde gelişir. Bilgilendirme amacıyla yazılanlarına, açıklayıcı öyküleme denir. Tarih kitaplarında ve kullanma kılavuzlarında bu öyküleme kullanılır. Roman, öykü gibi türlerde kullanılan ise sanatsal öykülemedir. Yer, zaman ve kişileri belirleyen yazardır. Betimleme bir resim karesine benzerken, öyküleme televizyonda izlediğimiz diziler gibi hareketlidir. Her öyküde genellikle betimleme de bulunur.
ÖYKÜLEYİCİ ANLATIMA ÖRNEK
Hacı Süleyman yürüye yürüye, dik bir kayalığın dibine vardı. Her yan keklik ötüşü kesilmişti. Ancak, binlerce kekliğin bir taneciği bile ortada yoktu. Hacı Süleyman köpeğine kızdı.: ‘’Senin burnun yok mu be? A it oğlu it!’’ diye çıkışarak köpeğe bir tekme attı. Köpek kuyruğunu ardına kıstı ve beş on adım öteye kaçtı. Hacı Süleyman’ ın gözlerini kan bürümüştü. Bu keklik bolluğunda üç beş çift olsun vurmasın ha? Elinden gelseydi, çifteyi güneşe tutup öldürücülük hırsını doyurmak için ateş edecek ve güneşi kör edecekti. Gözleriyle dört bir yanı arıyordu. İsterse keklik olmasın, canlı bir şey vurup öldürebilseydi, içi oldukça, rahat edecekti
Bir aydının yeniden keşfinin ve ölümünden sonra da uzun yıllar eserleriyle yaşamasının pek kolay olmadığı ülkemizde

Cemil Meriç

Necip Fazıl

Erol Güngör

Sabri F. Ülgener gibi aydınların pek kolay yetişmediği bir gerçek. Ünlü
bir bilim adamını bir ülkenin hizmetine sokmanın bir maddi bedeli
vardır. Sözgelimi dünyaca ünlü bir fizikçiyi ülkenizde çalıştırmak
isterseniz bunu iyi bir ücretle gerçekleştirebilme şansına sahip
olabilirsiniz; ama bir Yahya Kemal’in meydana gelmesi için böyle bir
şansınız yoktur. Bugün dilin kısırlaştığı

cümlenin haysiyetini kaybettiği

kamûsun bir antikacı dükkanındaki eşya gibi kenara atıldığı bir dönemde

yetmiş kelimeden oluşan cümleleriyle Necip Fazıl’ın ve üç-dört kelime
ile kocaman bir kitabı özetleyen Cemil Meriç’in yokluğunu hissetmemek
mümkün mü?
Münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi
Cemil Meriç

eserlerindeki kavram zenginliği ve ansiklopedik birikimle

eskilerin âlim-i küll dedikleri birçok ilimden nasiplenmiş bir aydın
tipini temsil ediyordu. “Ben hayatımda ‘veya’ kullanmadım” diyen bir
mütefekkirin kendinden emin ve bir o kadar da iddialı cümleleri

tipik bir dirayet mantığını ortaya koyuyordu. Belki de ilk çözmemiz
gereken “kavram kargaşası”nı bize ilk fark ettiren Cemil Meriç

işte bu dirayetli üslubu ile yıllardır tartıştığımız konuların bize
aitliğini ve bizi ne derece ilgilendirdiğini sorgulamakla başlıyordu
işe; sonra kavramı her yönüyle ve farklı değer yargılarıyla tartışmaya
açıyordu. “İşte tam da bu anlam” derken

bizi tekrar arayışa ve nihayet kavramın bize ait değerler ışığında bir
yere oturtulması ameliyesine başlıyordu. Sözgelimi “hümanizm”in yaygın
olduğu bir dönemde

Mevlânâ ve Yunus’un da hümanistliğini tartıştığımız bir sırada o

şöyle diyordu:
“Hümanizmin bu kadar sık kullanılışı

şüphesiz çağımız için bir ihtiyacın

bir arayışın belirtisi. Ne var ki kelimenin rastgele ağza alınması
birçok karışıklığa da yol açmaktadır. Edebî Arapçada hümanizmin tam bir
karşılığı yok. İnsaniyet’i onun yerine kullanmak âdet olmuş. İnsaniyet
insanlık demek. İnsanlık kelimesini hümanizm manasına kullanan

bir avuç aydın sadece; belki bir gün daha geniş bir çevre tarafından da
kullanılır. Ama yine de kelime iki manalıktan kurtulamayacaktır. Bu
ifade zorluğu

hümanizm mefhumunun İslamiyet’te geçmişi olmadığını bize açık bir şekilde göstermektedir. (...) Hümanizm en geniş manasıyla

insanın müstesna değerini kabul eden anlayış

her amelî davranıştır. Bunu söylemekle bir insan-merkeziyetçiliğe mi
kaymış oluyoruz? Ne münasebet. Tarif insandışı’nı bütünüyle reddetmiyor
ki. Söz konusu olan

insanı insanın müstesna değerini gerçek boyutlarıyla kabul etmekten ibaret.
Değerlerimizi yeniden anlamamızı sağladı
İnsanı kendinde olmayan kabiliyetlerle donatarak yüceltmeye kalkışmak
saçma. Modern Batı kültürü sık sık bu hataya düşmektedir. İnsanın
gerçek haysiyetine saygı göstermek istiyorsak

onu bütün büyüklüğü ve bütün sınırları içinde

olduğu gibi ele almalıyız. (...) İnsan her şeyin tek ölçüsü olarak kabul edilince

bu hümanizm

ferdî ve sosyal bir hayat düzeninin adı olur. Tabiatüstü hiçbir gerçeği kaale almayan Tanrı’sız bir hümanizm. Tanrı’yı

ya topyekûn agnostik bir tutum için paranaaae alır

yahut düpedüz inkâr eder. (...) Tektanrılı bir din olan İslamiyet için
de insanın amacı ebediyettir. Kulun hayatı bu dünya ile sınırlı
değildir. Ama İslâm arza da damgasını vuracak ve bir mümin olarak
insana dünyada yaraşır bir düzen kuracaktır. O da bu yönüyle hümanist.”
(C.Meriç

Kırk Ambar

İletişim Yay. İst. 1998)
Birçok yeri atlayarak aldığımız bu alıntı

yazarın bizi dağlardan

derelerden geçirerek nihayet düz bir ovaya çıkarmasına tipik bir örnektir. Doğrusu

kendi kavramlarıyla düşünemeyen ve başkalarının ortaya koyduğu kavramlarla

onlar hesabına kavga eden talihsiz bir neslin bir temsilcisi olarak
kendimizi Cemil Meriç’in bu hakikate ustaca uzanan düşünce yolunda
bulduğumuzu söyleyebilirim. Sağ

sol

aydın

doğu

batı

kültür

medeniyet gibi pek çok kavramı

yerli bir bakışla değerlendiren Cemil Meriç

bize Ahmed Cevdet

Ahmed Midhat

Said-i Nursî

Tunuslu Hayreddin gibi değerleri tanıttı. Hind’i

Rusya’yı

Batı’yı

onun kendine has üslubuyla okuduk. Bir memleketin irfanına

diline

kültürüne hizmetle gözlerine kara sular ininceye kadar uğraşan ve sonra da kitap okutmalarla

iç dünyasındaki ışığı çevresine yaymaya devam eden bu büyük
mütefekkirin Batı dünyasındaki benzerleri çok daha farklı algılanmış ve
değer görmüşlerdir. Sözgelimi Jorge Luis Borges de tıpkı Cemil Meriç
gibi bir kitap sevdalısı. Her ikisinin de okumaktan gözlerine kara
sular inmiş! Okumaktan dolayı görme yeteneğini kaybeden ünlü yazar
Borges

1955 yılında

Buenos Aires Milli Kütüphanesi’nin başına getirilince şu şiiri yazmış:
“Kimse gözyaşları dökecek kadar alçalmasın ya da sitem etmesin /
Allah’ın takdirinin bu yansımasına / O Allah ki böyle olağanüstü bir
cilve ile / Karanlık ile kitapları bana birlikte sundu.”
Türk irfanına adanan bir ömür...
Ne büyük bir vefa değil mi? Okumaktan gözlerini yitiren bir aydına

sanatçıya devlet büyük bir jest yapıp onu Milli Kütüphane’nin başına getiriyor. Borges de tıpkı Cemil Meriç gibi

görme yeteneğini kaybettiği halde kitap okumayı/okutmayı bırakmamıştır. Bir süre önce

Arjantin’in başkenti Buenos Aires’in o muhteşem kütüphanelerini
gezerken birden Borges’i hatırladım. Annesiyle birlikte büyüleyici
güzellikteki kitapçılarda Latince gramer kitabı aradığını canlandırdım
gözümde. Annesinin

“Ama Jorge ne yapacaksın Latince gramerini artık!” deyişini...
Borges’in burada tanıştığı aaagahtar çocuğa akşamları kendisine kitap
okumayı teklif edişini... Cemil Meriç’le birbirlerine ne kadar
benziyorlar değil mi? Ama bir fark var: Bizim aydınımızın bir “ba’sü
ba’del mevt” (ölümden sonra dirilme) manasıyla yeniden keşfi ve
değerinin bilinmesi pek mümkün değildir. Cemil Meriç isminin bir
kütüphanede

üniversitede veya büyük bir araştırma kurumunda yaşaması ne güzel olurdu!..
“Bazen bir kuyuya benziyor hayat; kör

pis

zehirli bir kuyuya. Boğuluyorum

ölüme koşacak mecalim kalmıyor

kimseyi görmüyor gözüm. Sevdiklerim yabancılaşıyor. Kitaplar tuğla
oluveriyor birden. Dostlarımın sesini tanımıyorum. Varlığım bir tele
asılıyor. Bir kâbus bu

bir hastalık. Gözlerimi kaybettikten sonra bu kuyuya sık sık düştüm... İstediğini yapamamak

sakatlığımdan doğan bir aciz...” (Bu Ülke

İletişim

1985

s. 43) diye yakınan bir Cemil Meriç... Gözlerini kaybettikten sonra
işsiz kalabileceği endişesini bile taşıyan bir mütefekkir!...
Nesiller onu yeniden keşfetmeli
Borges de körlükten yakınır aslında. Zaman zaman hayatın bir labirente dönüştüğünü söyler: “Hayattaki en basit şeyler

çoğu zaman bir nimet gibi gelir insana. Otele yeni gelmiştim. Her zaman olduğu gibi

körlerin gözlerine görünen o ışıltılı sisin ortasındaydım

bana ayırdıkları belli belirsiz odayı keşfe koyulmuştum. Hiç de düzgün olmayan duvarları yoklayarak

eşyaların arasından dolanarak yolumu bulmaya çalışırken kalın

yuvarlak bir sütuna rastgeldim. O denli kalındı ki

kollarımla sarmaya kalkıştığımda ellerimi arkasında kavuşturamadım. Birden beyaz olduğunu anladım...” (Jorge Luis Borges

Atlas

İletişim

1995

s. 62)
Dış gözünü yitiren Cemil Meriç

iç aydınlığı ile bambaşka dünyalar keşfetmişti. O

hayatının sonuna kadar aydın olmanın dayanılmaz mesuliyetini ve
haysiyetini taşıdı. Yazdığı eserler hakkında iltifatlar beklediyse de
şa’şaalı törenler

abartılı övgüler beklemedi. Batı’dan yılın sanatçısı ödülleri falan da
almadı. Hatay’a Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan göç eden bir
evlâd-ı fatihandı Cemil Meriç. Bu coğrafyadaki her Türk gibi babası

amcaları

dayıları Çanakkale’ye

Beyrut’a ve Yemen’e dağılmıştı. Her biri bir cephede bir imparatorluk
askeri olarak şehit olmuştu. Fransız işgalindeki Hatay’da Fransız
eğitim programlarının uygulandığı Antakya Sultanisi’nden mezun olmuştu.
Bütün birikimini ve dildeki kabiliyetini ülkesinin genç dimağlarına sır
dolu kapıları açmakla geçti. Biz

yani bir kördöğüşün kahramanları onun düşüncenin anahtarları olan
kavramlar üzerindeki değerlendirmeleriyle kendimize geldik. Her
medeniyetin kendine has kavramları olabileceğini ve insanların bir şeyi
düşünmeye kavramların mahiyetiyle başladığını bize o fark ettirdi.
Umarız ki bahtiyar nesiller

onu yeniden keşfedip bir aydının ba’sü ba’del mevtine vesile olurlar. Cemil Meriç’i

doğum gününde yeniden saygıyla hatırlıyor ve onu rahmetle anıyoruz
1. Mesnevi:
Mesnevi, klasik dogu edebiyatinda, bir siir tarzinin adidir. Bu tarzla yazilan siirlerde, her beyitin iki misrasi kendi arasinada kafiyelidir. Bir beyitin kaiyesinin kendisinden önce gelen beyitlerle de kendisinden sonra gelen beyitlerle de uyumu gerekmez bu nedenle uzun sürecek konular veya hikayeler siir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolayligi nedeniyle mesnevi tarzi seçilirdi.
Bu suretle siir, beyit beyit sürüp giderdi. Mesnevi her ne kadar klasik dogu siirinin bir siir tarzi ise de Mesnevi denildigi zaman akla Mevlana'nin Mesnevi'si gelir. Mevlana Mesnevi'yi Çelebi Hüsameddin'in istegi üzerine yazmistir. Katibi Çelebi Hüsameddin'in yazdigina göre, Mevlana Mesnevi beyitlerini Meram'da gezerken, otururken yürürken hatta sema ederken söylermis. Çelebi Hüsameddin'de yazarmis. Mesnevi'nin dili Farsça'dir. Halen Mevlana Müzesi'nde teshirde bulunan 1278 tarihli, elimizdeki en eski Mesnevi nüshasidir. Bu nüshaya göre, beyit sayisi 25618 dir. Bu Nesnevi nüshasi Mevlana'dan sonra bu konuda en yetkili iki isim olan oglu Sultan Veled'in ve katibi Çelebi Hüsameddin'in tashihinden geçmis olmasi nedeniyle ayni zamanda en saglam nüshadir. Mesnevi'nin vezni; Fa i la tün - Fa i la tün - Fa i lün' dür. Mevlana alti büyük cilt olan Mesnevi'sin de, tasavvufi fikir ve düsüncelerini, bir birine ulanmis hikayeler halinde anlatmaktadir.
2. Divan-i Kebir:
Divan, sairlerin siirlerini topladiklari deftere denir. Divan-i Kebir "Büyük Defter" veya "Büyük Divan" manasina gelir. Mevlana'nin çesitli konularda söyledigi siirlerin tamami bu divandadir. Divan-i Kebir'in dili de Farsça olmakla beraber, Mevlana Divanin içinde az sayida Arapça, Türkçe ve Rumca siire de yer vermistir. Divan-i Kebir 21 küçük divan (Bahir) ile Rubai Divani'nin bir araya getirilmesiyle olusmustur. Divan-i Kebir'in beyit adeti 40.000 i asmaktadir. Mevlana, Divan-i kebir'deki bazi siirlerini Sems Mahlasi ile yazdigi için bu divana, Divan-i Sems de denilmektedir. Divanda yer alan siirler vezin ve kafiyeler göz önüne alinarak düzenlenmistir.
3. Mektubat:
Mevlana'nin basta Selçuklu Hükümdarlarina ve devrin ileri gelenlerine nasihat için, kendisinden sorulan ve hali istenilen dini ve ilmi konularda açiklayici bilgiler vermek için yazdigi 147 adet mektuptur. Mevlana bu mektuplarinda, edebi mektup yazma kaidelerine uymamis, aynen konustugu gibi yazmistir. Mektuplarinda "kulunuz, bendeniz" gibi kelimelere hiç yer vermemistir. Hitaplarinda mevki ve memuriyet adlari müstesna, mektup yazdigi kisinin aklina, inancina ve yaptigi iyi islere göre kendisine hangi hitap tarzi yakisiyorsa o sözlerle ve o vasiflarla hitap etmistir.
4. Fihi Ma Fih:
Fihi Ma Fih "Onun içindeki içindedir" manasina gelmektedir. Bu eser Mevlana'nin çesitli meclislerde yaptigi sohbetlerin, oglu Sultan Veled tarafindan toplanmasi ile meydana gelmistir. 61 bölümden olusmaktadir. Bu bölümlerden bir kismi, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alinmistir. Eserde bazi siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser ayni zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve ahiret, mürsit ve mürid, ask ve sema gibi konular islenmistir.
5. Mecalis-i Seba'a:
Mecali-i Seb'a, adından da anlasılacagı üzere Mevlana'nın yedi meclisi nin yedi vaazı nin not edilmesinden meydana gelmistir. Mevlana'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oglu Sultan Veled tarafindan not edilmis, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlenmesi yapıldıktan sonra Mevlana'nın tashihinden geçmis olması kuvvetle muhtemeldir. Siiri amaç degil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlana, yedi meclisinde serh ettigi Hadis'lerin konulari bakımından tasnifi söyledir.
a. Dogru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacagı.
b. Suçtan kurtulus. Akıl yolu ile gafletten uyanış.
c. Inanç'daki kudret.
d. Tövbe edip dogru yolu bulanlar, Allah'in sevgili kullari olurlar.
e. Bilginin degeri.
f. Gaflete dalis.
g. Aklin önemi.
Bu yedi meclisde, asil serh edilen hadislerle beraber, 41 hadis daha geçmektedir. Mevlana tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlana yedi mecliste her bölüme "Hamd ü sena" ve "Münacaat" ile baslamakta, açiklanacak konulari ve tasavvufi görüslerini hikaye ve siirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevi'nin yazilisinda da aynen kullanılmıştır.
Tanzimat Edebiyatı
Prof. Ahmet Hamdi Tanpınar;Tanzimat ve ondan sonra gelişen edebi cereyanları inceleyebilmek için Türk toplumunu etkilemiş bir kaç realite üzerinde durmak gerektiğini belirtir. Zira Tanzimat edebiyatı bir medeniyet değişmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bunu gözden uzak tutmamak gerekir.
Tanzimat ve sonrası dönemlerde Türk toplumunu etkileyen sosyal ve kültürel olaylar aynı zamanda edebiyatımızın da değişmesi ve yenileşmesine ortam hazırlamıştır. Bu önemli olaylar şunlardır:
1- 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanı
2- 1876 ve 1908 birinci ve ikinci meşrutiyet denemeleri
3- 1918 imparatorluğun dağılışı ile 1923'te Cumhuriyet ilanı ve Ankara'nın başkent oluşu
Bu önemli siyasi olaylar ve demokrasi denemelerinin her biri genellikle bir edebi hareketin başlangıcı ve gelişme ortamı olmuşlardır.
19. asır Osmanlı İmparatorluğu 'nun gerileme ve çöküş devridir. Büyük fetihler artık gerilerde kalmıştır. Ordular yenilgilerden kurtulamaz olmuştur.III. Selim devrinde ilk kez orduda yapılan ıslahat hareketleri ile Avrupa'nın teknik ve kültürel üstünlüğü anlaşılmış ve imparatorluk yönünü batıya çevirmek zorunda kalmıştır.
İşte Tanzimat edebiyatına verilen isimde 3 Kasım 1839'da Reşit Paşa tarafından ilan edilen ve Gülhane Hattı Hümayunu da denilen yenileşme beratının yürürlüğe konmuş olmasından doğmuştur. Bu olay daha sonraları Tanzimat Fermanı olarak adlandırılacak,gerek siyasi alanda gerek edebi ve toplumsal hayatta batıya yönelmenin resmi bir belgesi sayılacaktır. Edebiyat Tarihçilerimizde 1839 yılını Tanzimat edebiyatının başlangıcı olarak kabul edeceklerdir.
Tanzimat dönemiyle yeni açılan mekteplerde öğretimin Türkçe'ye dönmesi, gazeteciliğin başlaması ve garp etkisiyle beraber gelişen milli şuur sonucunda yepyeni bir ortam doğmuştur. Tanzimat edebiyatı dediğimiz edebi yenileşme ister istemez toplum bünyesinde ki bu değişmelere,uyanan yeni fikir akımlarına paralel olarak ortaya çıkmış,yeni bir medeniyet değişiminin sonucu olarak gelişmiştir. Tanzimat dönemiyle birlikte edebiyatımızda sosyal ve siyasal konular günlük olaylar tartışma alanına çekilmiştir.
Tanzimat edebiyatının ilk nesli olan Şinasi,Ziya Paşa,Namık Kemal'in amaç bakımından gayretleri aşağı yukarı aynıdır. Bu ilk nesil birbiri ardından ve birbirlerini bütünleyen çalışmalarıyla Türkiye'de siyasi Tanzimat devriyle ölçülmeyecek kadar geniş bir aydınlar sınıfı yetiştirmişlerdir. Asıl yaptıkları iş ise Türkçe'nin gelişmesine gösterdikleri çaba olmuştur. Bilhassa Şinasi'nin (1826-1871) çıkarmış olduğu Tasvir-i Efkar gazetesi çevresinde uyandırdığı halkçı dil hareketi ve peşinden gelenlerin getirdiği yeni edebiyat anlayışı bunda önemli bir rol oynamıştır. Aynı zamanda Tanzimat edebiyatının kurucusu sayılan Şinasi şiirde ilk defa eski şekiller içinde yeni kavramları kullanmıştır. Namık Kemal ise daima geniş yankılar uyandıran eserler yazmış,neslinin en gür sesli şairi ve dava adamı olarak görülmüştür.Ziya Paşa divan şiiri geleneğini sürdürmesine rağmen,siyasi ve sosyal düşünceler,halk dilinin yazı dili olmasını savunan fikirleriyle arkadaşlarının ortak ülkülerine katılmıştır.
Tüm bu yapılmak istenenlere rağmen Tanzimatçılar beş asır devam eden divan edebiyatı geleneğinden tam olarak kurtulamamışlardır. Bu ilk neslin genel sanat felsefesi “toplum için,vatan için,hürriyet ve halk için sanat” anlayışı olmuştur.
Tanzimat edebiyatının birinciler kadar kavgacı olmayan ikinci nesli diyebileceğimiz Hamit,Ekrem ve Samipaşazade Sezai gibilere gelince;bunlar ustalarının izinde yürümekle beraber,siyasi ortamın ve devlet yönetimindeki baskının Tanzimat'ın ilk yıllarına oranla ağırlaşması sonucu “Toplum için sanat” felsefesini bırakıp “Sanat için sanat” görüşünü benimsemişlerdir.
Tanzimat Edebiyatının bu iki nesli arasında Namık Kemal,Şinasi,Abdülhak Hamit gibi güçlü temsilcileri yetişmiş olmasına rağmen, o yıllarda son çırpınışlarını gösteren eski edebiyatla,tutunmaya çalışan yeni edebiyat boğuşma halindedir.Bu devirde okuyan ve yazan kitle arasında eski edebiyata bağlı olanlar hala kabarıktır.Buna rağmen yeni neslin görüşleri bilhassa bizim için tamamen yeni olan gazete yazıları,roman,tiyatro,eleştiri gibi nesir çeşitlerinde daha kısa zamanda ve kolayca zafere erişir.
Tanzimat Edebiyatının Genel Özellikleri
a. Tanzimat edebiyatı sanatçıları, Divan edebiyatında bulunan şiir, tarih, mektup, v.b gibi edebiyat türlerini Batı anlayışına göre yenileştirmişler; ayrıca, Divan edebiyatında hiç bulunmayan makale, Tiyatro, roman, hikaye, anı, eleştirme, v.b. gibi yeni edebiyat türleri getirmişlerdir.
b. Tanzimat edebiyatının özellikle ilk devirlerinde yetişen sanatçıların çoğu (Ziya Paşa, Namık Kemal, v.b...) Montesquieu, Rousseau, Voltaire, v.b. gibi Fransız devrimci yazarlarının etkisi altında kalarak, makale ve şiirlerinde zulme, haksızlığa, hırsızlığa. geriliğe karşı şiddetli bir dille mücadeleye girişmişler; vatan, millet, hürriyet. hak, Adalet, kanun, meşrutiyet. v.b. gibi kavramları memlekete yaymaya çalışmışlar, “toplum için sanat” anlayışını benimsemişlerdir. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen sanatçılar ise (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hâmit, Sami Paşa-zâde Sezai v.b.) toplum işlerine daha az karışmışlar, “sanat için sanat” anlayışını benimser görünmüşlerdir.
c. Çoğu Fransız edebiyatını örnek olarak alan bu sanatçıların bir kısmı Klasisizm (Şinasi, Ahmet Vefik Paşa, Ali Bey, v.b.).bir kısmı da Realizm (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Sami Paşazâde Sezai, Nabi-zâde Nâzım, v.b.) akımlarının etkisi altında eserler vermişlerdir.
ç. Tanzimat edebiyatı, Divan edebiyatının tersine olarak, seçkin kişiler için değil, halk için meydana getirilen bir edebiyat olmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bu görüşü benimseyen sanatçılar (Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Ali Bey, v.b.) özellikle makale, tiyatro, anı, kısmen de roman türlerinde bu yolda eserler vermişlerdir. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen bazı sanatçılar ise (Recai-zâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit, v.b.) bu amaçtan uzaklaşmış görünmektedirler.
d. Bu görüşün bir sonucu olarak, dilin sadeleşmesi, konuşma dilinin yazı dili haline gelmesi düşüncesi savunulmuştur. Tanzimat edebiyatının başlıca sanatçıları (Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Ahmet Cevdet Paşa, Şemseddin Sami, v.b.) dil konusunda böyle düşünmekle birlikte, hiçbiri eski alışkanlıklarından kurtulup da büsbütün konuşma diliyle yazmış değildir. Sade dil, daha çok, tiyatro; anı, mektup, bir dereceye kadar da makale ve romanlarda kullanılmıştır. Tanzimat edebiyatının ikinci devrinde yetişen sanatçıların bir kısmı ise ( Recai-zâde Mahmut Ekrem, Sami Paşa-zâde Sezai, özellikle Abdülhak Hamit) konuşma dilinden epey uzaklaşmışlardır.
e. Tanzimat edebiyatında en önemli yenilik, nesirde, anlatımın kuruluşunda görülmüştür. Bu edebiyatta söz hüneri göstermek değil, birtakım düşünceleri halka yaymak amacı güdüldüğünden, “seci” ler atılmış, asıl düşünce ile ilgisi bulunmayan doldurma sözlere yer verilmemiş, düşünceler sayfalarca süren uzun cümleler yerine kısa cümlelerle anlatılmaya çalışılmıştır.
f. Tanzimat edebiyatı nazmında şiirin konusu genişletilmiş, günlük hayatla ilgili her türlü olay, duygu ve düşünce şiir konusu olarak seçilmiştir.
İlk zamanlarda Divan edebiyatı nazım biçimlerinin dışına pek çıkılmamış, yeni düşünceler eski biçimler içinde söylenmiş (Ziya Paşa, Namık Kemal v.b.) ise de sonraları eski biçimler büsbütün bırakılarak yeni biçimler kullanılmaya başlanmıştır (Recai-zâde Mahmut Ekrem, özellikle Abdülhak Hamit, v,b.) ; yeni nazım biçimleri ilkin Fransızca'dan yapılan manzum çevirilerde görülmüş, telif şiirlerde çok sonra kullanılmıştır; beyitlerin başlı başına birer bütün olmasıyla yetinilmeyip, bütün mısralar aralarında bir anlam bağı bulunmasına, Divan şiirindeki “parça güzelliği” anlayışı yer yine şiirin baştan sona kadar belli bir düşünce etrafında gelişmesine; yani “konu birliği” ne ve “bütün güzelliği” ne önem verilmiştir: genel olarak aruz vezni kullanılmakla birlikte, Türk'lerin tabiî ve ulusal vezninin hece vezni olduğu anlaşılmış, bu vezinle yazmaya tarafçılık edilmiş (Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Cevdet Paşa v.b), fakat bu istek geniş bir akım halini alamamış, sadece birkaç sanatçı (Ethem Pertev Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Vefik Paşa, Abdülhak Hâmit, Recai-zâde Mahmut Ekrem v.b.) tarafından girişilen birkaç deneme ile yetinilmiştir.
Türk dilinin üstün niteliklerinin işlenerek gelişmesini geciktiren, dahası engelleyen durumlar tarih boyunca var olagelmiştir. Türklerin Anayurt diye adlandırdığı Ortaasya bozkırında, doğa koşullarının zorlamasıyla oluşan göçebe yaşamı, yerleşik düzene geçmeyi önlemiştir. Böylece kentlileşme (uygarlaşma ) zorlaştığından Türkçenin gelişmesi gecikmiştir. Bozkırın yorucu-sıkıntılı yaşam koşulları ve olumsuz iklim değişmeleri yüzünden, çevre bölgelere ve özellikle Batı ülkelerine doğru göçen Türk boyları, ayrımlı toplumlarla karşılaşmışlardır. O toplumların dillerinden ve kültürlerinden geniş biçimde etkilenmişlerdir.
Çevre ile ilişkiler ve göçler sonucunda Türkler kendi öz şamanlık inançları yanında Buda dini, Zerdüşt dini, Mani dini, Hıristiyanlık ve Müslümanlık dinlerini benimsemişlerdir.Bu dinlerden din terimleri ve deyimleri aktarmışlar, benimsedikleri dinlerin gelenek ve göreneklerini kendilerininkilerle kaynaştırmışlardır.
Türkler göçtükleri ülkelerde kimi zaman bağımlı yaşamış, kimi zaman egemen devletler kurmuşlardır. Dıştan evlenme gelenekleri ve gittikleri çevreye uyum sağlamadaki aşırılıkları yüzünden, birtakım Türk boyları Türkçe konuşmayı unutma sonucu kimliklerini yitirmişlerdir. A. Z. Velidi Togan'ın Umumi Türk Tarihine Giriş adlı kitabında Eski Çinde egemenlik süren Türk soyları hep milliyetlerini yitirmişlerdir. Bunlardan Topa soyu hükümdarları, kendi uyrukları olan Türkleri zorla Çinlileştirmişler ve Türkçe konuşmalarını ölüm cezası ile önlemişlerdir. açıklaması yazılıdır. Bulgar Türklerinin Slavlaşması, Suriyede yerleşen bir bölüm Türkün Araplaşması ve daha nice örnekler bu bağlamda sıralanabilir. Özellikle müslümanlaşma sürecinde kimi Türk toplulukları, dillerini değiştirerek Acemleşmişler ve Araplaşmışlardır. Oysaki bu süreçte Araplar kendi dillerini kutsal dil görünümüyle başka uluslara benimsetmek, Acemler ise kendi dillerini İslam etkisinden korumak yolunu izlemişlerdir.
Türk Dilinin Gelişim Süreci
Dil bilginlerince Ural-Altay dil ailesinden sayılan Türk dili, bu Ailenin Altay kolundandır. Türkçe,.öteki Altay dilleri ile birlikte, ünlü harf zenginliği, ünlü uyumu, sözcüklerde dişilik-erillik ayırımının bulunmayışı, eylem tabanının buyurum durumunda ve ad tabanının tekil durumda oluşu, dilbilgisi anlatımlarının soneklerle sağlanması gibi ayırtkan özelliklere sahiptir.
Türkçenin dil ürünleri, başka büyük dillere göre oldukça geç yazıya geçirilmiştir. Hun kağanı Mete'nin ünü çevresinde oluştuğu sanılan Oğuz Kağan Destanı, sözlü olarak yüzyıllarca Türk boylarınca söylenegelmiştir. İ.Ö. 750 ile 700 yılları arasında Ural Irmağını aşarak Güney Rusyaya gelen Saka (İskit) Türklerinin büyük kahramanı Alp Er Tunga adına oluşmuş sözlü destan parçaları, sonradan yazıya geçirilmiş, bilinen ilk Türk edebiyatı örneklerindendir. İ.Ö. III. Yüzyılda Altay'ın doğusunda imparatorluk kuran Hunlardan ve daha sonra kurulan bir bölüm Türk devletlerinden zamanımıza yazılı belge ulaşmamıştır.
Türklerin dil yapısı, ulus bilincine ulaşma ve devlet anlayışları konusunda bize bilgi veren ilk yazılı örnekler, Göktürklerden kalma, orhun yazıtlarıdır.Tonyukuk, Kültiğin ve Bilge Kağan adına bengütaşlara yazılmışlardır. VIII. yüzyılın ilk yarısında dikilen bu yazıtlarda Türk dili tarihinin en arı Türkçesi kullanılmıştır. O dönemde Türkçe, yabancı etkilerden uzaktır; ulusal sayılabilecek bir dinleri olduğu için din terimleri Türkçedir. Orhun yazıtlarında koyu ulusçuluk anlayışı ortaya konur. Yazıtlar bilinen ilk Türk abecesi olan Göktürk abecesi ile yazılmıştır. Ayrıca Göktürkler Bozkurt ve Ergenekon destanlarını oluşturmuşlardır.
Kırgızlardan kalma Yenisey yazıtları, küçük bir zaman ayırımıyla, Orhun yazıtları döneminde yazılmıştır.
Göktürklerin yerine egemenlik kuran Uygur Türkleri, yerleşik yaşama geçmeleri, kendi Uygur yazıları, benimsedikleri Buda ve Mani dinlerine ilişkin bıraktıkları bol sayıda dinsel metinlerle tanınırlar. Uygurlar döneminde Türeyiş ve Göç destanları oluşmuştur.
Anayurt kültürü döneminde Türk ozanlarının kopuzları eşliğinde, sesleriyle sözlerinin bütünleştiği koşuklar, sagular sonraki dönemlere Türk halk sözlü edebiyatı olarak taşınmıştır.
Daha sonra yöneticiler, seçkinler ve okumuşlar Anayurt kültüründen uzaklaşarak, göçler yoluyla ulaştıkları kültürlerin etkisine özellikle Arap ve Acem kültürlerinin etkisine- girdiklerinden, Anayurdumuzun Türk dili ürünlerini işleyip geliştirmemişlerdir. Dahası bu ürünleri değersiz görerek, Arapça-Farsça karması, biraz da Türkçe ile tatlandırılmış bir melez dili geliştirme yanlışlığına düşüp kendi kültürlerine yabancılaşmaya destek olmuşlardır.
Arapların müslümanlığı yayma savaşlarında, İran'ı ele geçirdikten sonra Türk bölgelerine ulaşmaları sırasında çetin bir Türk direnişi ile karşılaşılmıştır. Daha önce Abbasi halifesi Memun zamanında(805-807), Türklerden saray kolculuğu birliği kurulmasıyla başlayan Türk-Arap ilişkileri, Oğuz boylarının müslümanlığı benimsemesi(920-950) ve Karahanlıların müslüman Türk devleti olarak örgütlenmeleri (960) ile, Türklerin kitleler halinde müslüman olma sürecine dönüşmüştür.
Müslümanlaşma sürecinde Türkler, hızla Batı ülkelerine doğru yayılmaya, yeni yurtlar edinmeye ve bu arada kendi kültürlerinden oldukça farklı Acem ve Arap kültürlerinin etkisine girmeye başlamışlardır.Kısa bir süre sonra müslüman Türkler ile henüz müslümanlığı benimsemeyen Türkler arasında kültür uçurumu oluşmaya başlamıştır. Müslüman olan Türkler, Şamanlık, Buda dini, Mani dini gibi eski dinleriyle ilintili kültürlerini küfür sayıp toplum belleklerinden silmeye çalışmışlardır. Türk anlayışı yerini müslümanlık anlayışına bırakmıştır. Örneğin müslüman Oğuz Boyları Türkmen adıyla anılmaya başlanmışlar, müslümanlığı henüz benimsememiş öteki Oğuzları kendilerinden saymamışlardır.
Sözkonusu din kaynaşmasında Arapların ve Acemlerin tavrı oldukça farklıdır:
Müslümanlığı kendi soylarının dini sayan Araplar, Kuran dilinin Arapça olması gerekçesine dayanarak, Arapçayı müslümanlığın yayıldığı her yerde egemen kılmaya çalışmışlardır. Bu akım Emeviler döneminde çok güçlenmiş, en büyük devlet başkanları saydıkları Halife Abdülmelik zamanında, Arap dili İslam İmparatorluğunun resmi dili yapılmıştır. Kutsallaştırılan Arap dili etkisi ile kimi uluslar, örneğin Mısır Kıptileri, Irak Aramileri ve Kuzey Afrika Berberileri, tümden Araplaşmışlardır. Bu arada birtakım Türk boylarından Arap bölgelerine gidenler, örneğin Suriyeye giden Türkler, dillerini unutarak Arapça konuşmaya başlayıp Araplaşmışlardır. Müslümanlığı benimseyerek Arap kültürü etkisine giren başka soydan bilginler, İslam Dünyasının bilim dili durumuna getirilen Arapçaya hizmet etmeye başlamışlardır. Ünlü Türk filozofu Farabi (870-950), Yunanca felsefe terimlerine Arapça karşılıklar türetmiştir.
Türkler, müslümanlığı benimsemeye başladıkları ilk yıllarda, din terimlerini Arapça ya da Farsçadan almaya fazla eğilim göstermemişlerdir. Çünkü daha önce benimsedikleri Zerdüşt ve Mani dinlerinde İslam dininin kavramlarının birçoğuna karşıgelen din terimlerine Türkçe karşılık türetmişlerdi. X. yüzyılda Karahanlılar döneminde yapılmış Kuran çevirisinde din terimleri öz Türkçedir. Bu çeviride, Kuran'da bulunan 2500 dolayındaki sözcükten yalnızca 9 tanesine Türkçe karşılık türetilmemiştir.
Bir süre sonra Türk dili, Arapça ve Farsçanın yoğun etkisine girmiştir. Türk seçkinleri arasında yazışma dili olarak Arapça, edebiyat dili olarak Farsça hızla yayılmaya başlamıştır. Oysaki müslümanlığı benimseyen Acemler, kendi dillerini korumasını bilmişler, din terimlerinin Farsça karşılıklarını kullanmışlardır. Türkçeye giren İslam din terimlerinin birçoğu Arapça değil Farsçadır. Farsça yazan şair ve yazarlar, Firdevsi, Sadi, Hafız, Nizami(Türk kökenli), Ömer Hayyam, Mevlana (Türk kökenli) Farsçayı geliştirmişlerdir.
Sözkonusu geçiş döneminde Türkçe yazan yazarlarımız pek azdır. Karahanlı dil bilgini Kaşgarlı Mahmut, 1074 yılında tamamladığı Divan-ı Lügat-it Türk adlı yapıtıyla Araplara Türk dilini öğretmeyi ve sevdirmeyi amaçlamıştır. Yapıt Arap dili ile yazılmasına karşın, Türkçe sözcükler , deyimler, atasözleri ve koşuk örnekleri içeren çok değerli bir kültür kaynağıdır[ 9] . Bu değerli yapıtta Türkçenin Arapça kadar zengin bir dil olduğu örneklerle açıklanmıştır. Balasagunlu Yusuf Has Hacibin 1070 yılında yazdığı Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgi) adlı yapıt, olgun yazı dili ve güçlü anlatımıyla epik Türk edebiyatının özgün anıtlarındandır.
Yazar, dil konusunu işleyen dizelerinde (günümüzün Türkçesiyle):
Dildedir mutluluk dildedir değer
Dili olmayana insan mı derler?
İnsanda dilince değişir kader
Ya yurda baş olur ya başı gider
diyor.
XIII. yüzyılda Cengiz Han'ın Moğol İmparatorluğu, yaklaşık olarak, tüm Türk Dünyasını egemenliği altında toplamıştır. Moğol İmparatorluğunun, devlet dili olarak Uygur Türkçesini ve Uygur yazısını kullanması, Arapça ve Farsçanın Türkçe üzerindeki baskısını önemli ölçüde azaltmıştır. Timur İmparatorluğu döneminde (1368-1501), Uygur abecesi kullanılmış ve benzer olumlu gelişmeler Timurlular döneminde de sürmüştür. Timuroğullarından Hüseyin Baykara'nın Horasanda kurduğu devletin başkenti olan Heratta bulunan sarayında, Sultanın yakın dostluğunu kazanan Ali Şir Nevai (1441-1501), Türkçenin Farsçadan daha ileri bir yazı dili olduğunu kanıtlamak amacıyla,Muhakemetül Lugateyn adlı yapıtını yazmıştır. Bu yapıt zamanın Türkçe ulusçuluğunu temsil eder.Ne yazık ki daha sonra Anadoluda egemenlik kuran Selçuklular ve Osmanlılar'da bu içerikli yapıt veren aydınlar çıkmamıştır.
İranlıların, İslam ile gelen Arap kültürü etkisine boyun eğmeyişi ve geliştirdikleri tavırlar, ulusal dilin korunup geliştirilmesi bakımından ilginçtir. Emevilerin yerine Abbasilerin egemenlik kurmasına katkıda bulunan Horasanlı Ebu Müslim (Türk kökenli olduğu sanılır), Şüubiyye görüşünün Arap olmayan müslümanlar ve bu arada özellikle Acemler arasında benimsenmesine öncülük etmiştir. İslamın ilk dönemlerinden başlayarak Arap kökenli müslümanları hürr (özgür), Arap kökenli olmayan müslümanları ise mevali (mevlalar= bağışlanmış köleler) sayan Arap İslam Devleti, öteki budunların (kavimlerin) üzerinde baskı oluşturmuştu. Örneğin Halife Hz. Ömer, Arap kadınların dengi sayılmadıkları Arap kökenli olmayanlarla evlenmesini yasaklamıştı. Arap yönetimleri, Arap kökenli olmayanları ikinci sınıf müslüman sayıyorlardı. Arap kavmi üstünlüğü görüşüne karşıt olanlar,Şüubiyye adı ile örgütlenmişlerdir. Ünlü Türk bilgini Biruni (973-1051), bu anlayışı destekleyenlerdendir. Şüubiyye yandaşlığı İran'da ulusal kültürün ve ulusal dilin korunup gelişmesinde etkili olmuştur.
İranın ulusal şairi Firdevsi, İlkçağ İran düşüncesini ve inançlarını savunmuş, Arapları ağır dille yermiştir. 1010 yılında Horasanın Türk hükümdarı Gazneli Mahmuta sunduğu, 60.000. beyitlik Şehname adlı Farsça mesnevisinde, İran mitolojisini yüceltmiş, Arapları ise aşağılamıştır. Firdevsi Şehnamede;
"Bir zamanlar çölde deve sütü ve kertenkele etiyle geçinen Araplar işi o kadar azıttılar ki, Keylerin (eski Fars hükümdarları Keykubat, Keykavus, Keyhusrev v.b.) taçlarını istemeye başladılar. Tuu senin yüzüne kahbe felek tuu!"demektedir.
Türk hükümdarı Gazneli Mahmut, İran mitolojisi kahramanları Zalı, Zaloğlu Rüstemi, Saka kağanı Alp Er Tunga'ya (Efrasyab) karşı savaşlarındaki başarılarından dolayı öven Şehnameyi ödüllendirmiş ve sarayının duvarlarına işletmiştir. Gazneli Mahmut ve kendisinden sonra hükümdar olan oğlu Mesut Türkçe konuşmakta idilerse de -Firdevsinin Farsçayı işleyip geliştirme çabalarını destekleyecek ölçüde anadillerinin bilincinden yoksun olduklarından- kurdukları devlet daha sonra Farslaşmıştır. Sonradan kurulan Türk devletlerinde , bu arada Osmanlıda, Zaloğlu Rüstem bizim ulusal kahramanımız gibi tanıtılmış, buna karşılık Türk kahramanı Alp Er Tunga (Tonga) unutulmuştur. Zaloğlu Rüstemin Alp Er Tungayı hile ile yakalatmasının anısı olarak dilimizde Tongaya düşmek deyimi kalmıştır. Osmanlı divan şairleri, kendi ulusal destanımızmış gibi Şehname'den etkilenmişlerdir.
İslam coğrafyasının geniş bir alanında egemenlik kuran Büyük Selçuklu İmparatorluğu (1040-1157), Türk halkı ve askerlerine dayanmasına karşın, Türk dilinin gelişmesine önemli bir katkıda bulunmamıştır. Devlet ve seçkinler, bilim ve edebiyat dili olarak Arapça ve Farsçayı kullanmışlardır. Anadolu Selçukluları (1077-1308) resmi dil olarak Farsçayı kullanmışlardır. Ünlü Selçuklu veziri Acem asıllı Nizamülmülk, Siyasetname adlı yapıtını Farsça yazmıştır.Tutucu sünni İslam anlayışının ideologları Eşari ve Gazalinin düşüncelerini egemen kılmak için kurduğu Nizamiye Medreselerinin dili Türkçe değildir. Anadolu Selçukluları döneminde, Farsça Anadoluda giderek yaygınlaşıp devlet, bilim ve edebiyat dili olmuş, Arapçanın bile etkinliğini silmiştir.
Moğol istilasıyla Anadoluya, Türkmenlere ek olarak Kıpçak, Peçenek, Harizmli gibi öteki Türkçe konuşan boylar gelip yerleşmiştir. O sırada kentli Selçuklu ileri gelenleri kendilerini Türk/Türkmen saymazlar, Rumi diye adlandırırlardı. Mevlana Celaleddin Rumi, yapıtlarını Farsça yazmanın yanında Türkmenleri aşağılamada aşırı tavır sergiler: "Dünyayı Grekler inşa eder, Türkler yıkar." demiştir. Büyük Selçuklu döneminin din ideoloğu İmam Gazalinin insan görünümündeki Türklere dini görev verilmemesini öğütleyen görüşünden, Anadolu selçukluları döneminde de vazgeçilmediği anlaşılmaktadır.
Bütün bu olumsuz oluşumlara karşın, Türk dilinin büyüleyici etkisi kendini göstererek, Türkçe, Anadolu'da hızla yaygınlaşan halk dili olur. Moğol işbirlikçisi Anadolu Selçuklusu sultanlarının egemenliğine başkaldıran Türkmen beyi Karamanoğlu Mehmet Beyin Konyayı ele geçirip Siyavuşu Selçuklu sultanı yapması, Türk dili için mutlu bir olay olur: Karamanoğlu Mehmet Bey, 19 Mayıs de ünlü fermanını yayınlar:
"Bugünden sonra divanda, dergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden gayrı dil konuşulmayacaktır!"
Türkçenin bu bağımsızlık bildirgesiyle, Moğolların ilerlemesini durdurmuş olan külahlı, ayağı çarıklı ve kara kilimli Türkmenler, Farsçayı benimsetmeye çalışan Rumi adı takınmış Selçuklulara karşı bir dil yengisi kazanmışlardır
II. Meşrutiyetten sonra Servet-i Fünun mecmuası etrafında kendilerine Fecr-i Ati adını veren yeni bir nesil toplanmıştır. Kısa ömürlü olan bu topluluk, Servet-i Füsunculardan daha sade bir dil kullanmış sembolizm, empresyonizm ve romantizm gibi akımları eserlerine uygulamışlar, Avrupa Edebiyat ile Milli Edebiyat arasında bağ oluşturmuşlardır. Aruz'la şiir yazan Fecr-i Ati şairlerinden tanınmış ve orijinali Ahmet Hacim'dir. Başlangıçta Fecr-i Ati roman ve hikayecisi olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay ise, gerçek kişiliklerini Milli Edebiyat akımı içerisinde göstermişlerdir. Fecr-i Ati topluluğu dışında kalan İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı kendi şiir anlayışlarına göre eserler veren ve daha sonra Milli Edebiyat akımına katılan şairlerdir. Modern Türk Edebiyatını yaratma amacıyla kurulan Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati toplulukları büyük hamleler yapmakla beraber ruhta büyük ölçüde Fransız sanatına bağlı, dil ve üslupta Osmanlıcaydı sürdüren, milli kimlik ve kişiliğe ulaşamamış bir edebiyat vücuda getirmişlerdir. Osmanlı imparatorluğunun dağılışı sırasında, Türk aydınlarının büyük bir bölümü, ümmete bağlı Osmanlıcılığın terk edilerek milliyetçiliğin benimsenmesinin, memleketin geleceği için gerekli olduğuna inanıyorlardı. Bu inanç sonucunda Türkçülük ve Milliyetçilik akımları doğmuş, her sahada milli kimlik ve kimlik arayışları başlamıştır. Türk Dili, Türk Vezni, Türk Zevki ve Kültürü ile Milli konuları, Milli Ülküleri işleyen Türk Edebiyatı ihtiyacı ve özlemi sonucunda 1911-1923 yılları arasında Milli Edebiyat akımı doğmuştur. Bir kısmı daha sonra Cumhuriyet dönemi yazar ve şairleri arasında da yer alan bu edebiyatın temsilcilerinin en önemlileri, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Kor yürek, Kemalettin Kamu, Aka Gündüz, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Refik Halit karay, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Halide Nusret Zorlutuna, Şükufe Nihal, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar'dır. Cumhuriyet kültür, ideoloji, edebiyat alanlarında Milli Edebiyatçıları hemen bütünüyle devralmıştır. Milli Edebiyat akımının özellikleri, cumhuriyetin ilk on yılının da bir özeti olmaktadır. Bu çerçeve içerisinde, Milli Edebiyat akımının ilkeleri de şu şekilde belirtilebilir:
Dilde yalınlık, halk edebiyatı şiir biçimlerinden yararlanma ve hece ölçüsü, konu seçiminde yerlilik. Yalın bir dille yazma, konularını hayattan ülke şartlarından seçme ve milli kaynaklara yönelme ilkelerinde birlenilmiştir. İslamcı, Osmanlıcı, gelenekçi görüşlere sahip yazarlardan , bireysel eğilimli yazarlara kadar tüm edebiyatçılara açık bir bütünlük mevcuttur. Çünkü artık söz konusu olan Milli Edebiyat akımı kavramı değil, Milli Edebiyat dönemidir. Bu akım dilde ve duyuşta 1911-1915 dönemi milliyetçilik fikirlerinin ön planda olduğu roman, hikaye, Tiyatro eseri ve şiirler verilmesine yol açmıştır.
Türk milletine mensup olma şuuru, tarih içinde devamlılık düşüncesi, kendi kalarak Batılılaşma inancı, 1911-1923 yılları arasındaki akımın temelleridir. Bu dönemin bariz özelliği, Türk Romantizminin edebi tezahürlerini göstermesidir. Adını 1912'den itibaren duyurmakla beraber asıl şöhretini Milli Mücadele Devrinde kazanan Yahya Kemal Beyatlı, ölümüne kadar saf şiir peşinde koşmuş bir mısra kuyumcusudur. İslamcı şair olarak tanınan, başta İstanbul'da olmak üzere çeşitli şehir ve ülkelerin geri kalmışlığını, çaresizliğini, aydınların yabancı amacını anlatan Mehmet Akif Ersoy'un Safahat (Safhalar) adlı şiir kitabı hem aydınlar hem de geniş halk yığınları üzerinde büyük etki yapmıştır. Gerek Mehmet Akif Ersoy gerekse Yahya Kemal Beyatlı şiir dili ile konuşma dili arasındaki uzlaşmalığı ve Türk diline zor uyan aruzun engellerini ortadan kaldırıp yaşayan Türkçe ile başarılı şiirler yazmışlardır. Yahya Kemal Beyatlı sadece bir şair olarak değil, medeniyet ve kültür araştırıcılığı, çok çeşitli fikri ve edebi zenginlikleri şahsında toplamış, sohbetleri ile çığır açmış bir edebiyatçı olarak da tanınır. Birinci Dünya Savaşı ve Türk Kurtuluş savaşından sonra Türkiye'de meydana gelen en önemli olay, tarihe karışan Osmanlı Devletiyle birlikte, onun dayandığı müesseseler, sosyal tabaka, hayat felsefesi, dil ve üslubun ortadan kalkarak, yeni bir rejime, zihniyete ve sosyal düzene dayanan yeni bir devletin kurulmasıdır.
Cumhuriyet devri, halk iradesine dayanan parlamento rejimini getirdi. Bu rejimi kuran ilk nesil, Kurtuluş savaşını kazanan subaylar, İkinci Meşrutiyet devrinde yetişen münevverlerdir. Hem büyük bir kumandan hem de kültür ve medeniyet konularında ileri görüşlü olan Mustafa Kemal Atatürk,bu münevverlerle birlikte Türkiye'nin sosyal, iktisadi ve kültürel yapısını değiştiren inkılapları gerçekleştirdi. Cumhuriyet devri edebiyatının ilk dönem eserleri bu siyasi, sosyal ve kültürel çerçevenin etkilerini taşır. Cumhuriyet kuruluşunu hazırlayan milliyetçilik ideolojisi içinde doğan Milli Edebiyat akımı Cumhuriyetin ilk yıllarında en olgun eserlerini verdi. Cumhuriyet rejimi ve bu devirde meydana getirilen sosyal ve iktisadi müesseseler üstünde başlarında büyük Türk sosyolog ve düşünürü Ziya Gökalp'in bulunduğu Türkçü ve Milliyetçi münevver zümre etkili oldu. Gökalp'in Türkiye ve Türkler için şekillendirdiği düşünceler başta Atatürk olmak üzere, Cumhuriyeti kuran birinci neslin dünya görüşünün kaynağını teşkil etti. 1880 yıllarından sonra doğan, II. Meşrutiyeti, balkan savaşını ve Kurtuluş savaşını gören ve modern Türkiye Cumhuriyetinin aydın tabakasını meydana getiren nesil, felaketlerle olgunlaşmış ve zenginleşmiş hayat tecrübesine sahiptir. Halka ulaşabilmek ve onunla bütünleşebilmek için onun dilini kullanmak gerektiğine bu nesilden yazarlar eserlerinde konuşma dilini kullandılar.
Halk dilini kullanırken gençlik yıllarında hayran oldukları Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat) yazarlarının ince zevkini günlük dile aktardılar. Genç Kalemler Dergisinde başlayan bu çalışmalar başlangıçta Edebiyat-ı Cedide topluluğunda yer alan ve II. Meşrutiyet devrinde Türkçülük akımına katılan Ahmet Hikmet Müftüoğlu devrinin ilk dönem şairleri Türkçülerin yaygınlaştırdığı sade dil ve hece veznini kullandılar. Memleket gerçekleri ve bir ölçüde günlük hayat şiir konuları arasına girdi. Mütareke yıllarında şöhret kazanan hececiler, Orhan Seyfi Orhon (1890-1972) ve Yusuf Ziya Ortaç'dan (1896-1967) sonra yetişen Faruk Nafiz Çamlıbel (1898-1973) ile Kemalettin Kamu (1901-1948) Anadolu'yu ve vasat insan tipini şiire soktular. Hece vezni ile serbest tarzda şiirler yazan Enis Behiç Koryürek'in (1892-1949) şiirleri tarihi ve milli heyecanları yansıtır. Kendine has üslubu, vatan, coğrafya ve tarihini İstanbul dekoruyla canlandıran Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958) hem şiirde hem de nesirde çok başarılı örnekler veren çok yönlü bir edebiyatçıdır.
Genç yaşında Rusya'ya giden ve oradan Marksist ve materyalist bir inançla dönen Nazım Hikmet Ran (1902-1963) Türkçe'nin estetiğini Mayakovski tesirleri taşıyan yeni bir tarzda kullanarak ihtilalci şiirler yazdı. 1960'lı yıllardan sonra Türk Edebiyatı içinde yaygınlaşan sosyalist akımının başlangıcı bu şiirler oldu. Ahmet Muhip Dıranas şiiri tamamen estetik olarak kabul eden şairlerdendir. Aynı nesilden olan Arif Nihat Asya (1904-1976) üslup ve ruh yönünden zenginliğini şiirlerine aksettiren orijinal bir şairdir. Türk Edebiyatında küçük klasik hikaye yazma geleneğinin kurucusu ve en başarılı temsilcisi olan Ömer Seyfettin'in (1884-1920) hikaye kitapları 144 baskı yaparken kendisi en çok okunan yazar oldu. Sait Faik Abasıyanık (1906-1948) ve Sabahattin Ali'nin 1935 yılından sonra yayınladıkları hikayeler, birbirinden farklı iki yeni çığır açtı. Sait Faik, konuları İstanbul'da geçen ve şahsi izlenimlerine dayanan şiir duygusuyla dolu hikayeler yazdı. Materyalist bir dünya görüşüne sahip olan Sabahattin Ali, dış tasvirlere ve sade olaylara fazla önem veren hikayeler yazdı. Bu iki yazarla birlikte 1960'lı yıllardan sonra yoğunlaşan günlük hayat ve olayların, düşünce ve beklentilerin edebiyata akması başladı. 1940-1945 yılları arasında Türkiye II. Dünya Savaşına katılmamakla birlikte, siyasi,sosyal,kültürel bakımdan büyük değişikliklere uğradı. İdeolojik yönden Nazizm ve Faşizme karşı açılmış olan bu savaş bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de batılı demokrasiye ve sosyalist akımlara üstünlük sağladı.
Türkiye, bu yeni kuvvetler dengesi içinde Tanzimat'tan beri yöneldiği Batı medeniyetini ve örnek aldığı, Batı demokrasisini tercih etti. Demokrasiye bağlı hürriyet ve tenkitle beraber sosyalist ve Marksist görüşler de Türkiye'ye girdi. Şiirlerini 1941 yılında Garip adlı kitapta toplayan Orhan Veli Kanık'a ve onunla aynı tarzı paylaşan Melih Cevdet Andan ve Oktay Rıfat, Garipçiler adıyla anıldılar ve Türk şiirlerinde yeni bir akım meydana getirdiler. Bu akımın esası, şiiri öteden beri vazgeçilmez unsurlar sayılan vezin, kafiye ve benzetmelerden sıyırarak, duyuların yalın ifadesi haline getirmekti. Orhan Veli, bu tarzda yazdığı başarılı şiirlerle kendisinden sonrakileri büyük ölçüde etkiledi.
Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956) aynı sadeliği vezin ve kafiyeyi kullanarak sağladı. Tarancı mısra içindeki belirli durakları kaldırarak veya değiştirerek hece vezninde yenilik yaptı. Bu neslin dünya görüşü Andre Gide'in tesiri ile varlık ötesi geçmiş ve gelecek tasavvurları olmaksızın anlık duyumlara dayanıyordu.
Sait Faik'in eserleri de dahil olmak üzere bu grubun eserlerinde yaşama sevinci hakimdir. Serbest şiir hızla yayılmış, Asaf Halet Çelebi, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil gibi başarılı temsilciler yetişmiştir.
Asaf Halet Çelebi bazı şiirlerinde doğu mistisizmi ile tasavvufu birleştirdi. İlk şiirlerinde serbest çağrışımlara yer veren Fazıl Hüsnü Dağlarca, şuur Altının karanlık akımlarını ifade eden sembollerle dolu orijinal şiirler yazdı.
Behçet Necatigil, şiirlerinde büyük şehir hayatı içinde ezilmiş ve kaybolmuş insanın kırık, karanlık, dolaşık duygularını anlattı. Şiirlerinde ahengi ihmal eden Necatigil, divan şiirinde olduğu gibi, gittikçe derinleşen bir arka planı işlemiştir. 1950 yılından itibaren Türk yazar ve şairlerinin büyük bir kısmı hayat görüşlerini "toplumsal gerçekçilik" adıyla edebiyata uyguladılar. Bu dönemde Batıdan gelen varoluşculuk ve gerçeküstücülük akımları da hayata bakış tarzıyla beraber eserlerinin kompozisyon ve üslubunu da değiştirdi. Son kırk yıllık Türk Edebiyatı Batıdan gelen akımlar, sosyalist dünya görüşü, milli ve dini yaklaşımlar ve çok partili dönemde çeşitlenen politik tercihler doğrultusunda fevkalade çeşitlilik göstermekte, edebiyat çok kere vasıta gibi kullanılmakta ve yeni arayışlar içinde görünmektedir. Kısa zaman içinde büyük şöhret kazanan veya adını pek az duyurabilen yazar ve şairlerin Cumhuriyet terkibi paralelinde kurulmakta olan yeni edebiyat geleneklerine katkıda bulunmakla beraber, bunlar hakkında içinde yaşarken objektif tenkitler yapmak ve edebiyat tarihindeki yerlerinin belirlenmesi mümkün olamamaktadır. Özellikle 1960'lı yıllardan sonra gelişen kadın yazar ve şairlerin sayılarının artmış olması feminist akımın da diğer pek çok akım gibi Türk Edebiyatı içinde yer almasını sağlamıştır.
1850-1986 yılları arasında isimleri en çok duyulan ve okunan roman ve hikayeciler şöyle sıralanabilir :
Halide Nusret Zorlutuna, Nihal Atsız, Safiye Erol, Tarık Dursun K., Attila İlhan, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Firuzan, Adalet Ağaoğlu, Sevgi Soysal, Tomris Uyar, Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Selim İleri, Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), Bekir Büyükarkın, Necati Cumalı, Haldun taner, Mustafa Kutlu, Muhtar Tevfikoğlu, Bahaettin Özkişi, Durali Yılmaz, Rasim Özdenören, Şevket Bulut.
Bu dönemin şairleri:
Behçet Kemal Çağlar, Necati Cumalı, Ümit yaşar Oğuzcan, Bekir Sıtkı Erdoğan, Atilla İlhan, Yavuz Bülent Bakiler, Mehmet Çınarlı, Mustafa Necati Karaer, Munis Faik Ozansoy, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, İlhan Geçer, İlhan Geçer, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Turgut Uyar, Sezai Karakoç, Bahaettin Karakoç'tur.
KUTADGU BİLİG'den
Akıl senin için iyi ve yeminli bir dosttur. Bilgi senin için çok merhametli bir kardeştir.
Allâh'a sığın, onun emrine itaatsizlik etme!
Akıl süsü dil, dil süsü sözdür. İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü dil dili ile söyler; sözü iyi olursa, yüzü parlar.
Allah'tan ne gelirse ona râzı ol!
Anlayış ve bilgi çok iyi şeydir; eğer bulursan, onları kullan ve uçup göğe çık.
Bir insan bütün dünyaya tamamen sahip olsa bile, sonunda dünya kalır; onun kısmetine ancak iki top bez düşer.
Bu dünya renkli bir gölge gibidir, onun peşine düşersen kaçar; sen kaçarsan o seni kovalar.
Bu dünyanın kusuru bin, meziyeti ise birdir. İnsan bunu nasıl geçirirse, o öyle geçer.
Bütün halka içten gelen merhamet göster.
Bütün iyilikler bilginin faydasıdır. Bilgi ile göğe dahi yol bulunur.
Büyüklük taslayan, kibirli ve küstah adam, tatsız ve sevimsiz olur; kibirli insanın itibari günden güne azalır.
Eğer kendine candan bağlı birisini arıyorsan, sözün kısası, kendinden daha candan birini bulamazsın.
Dâima iyilik yap ki, kendin de iyilik bul.
Doğan ölür, ondan eser olarak söz kalır. Sözünü iyi söyle, ölümsüz olursun.
Dünya ve âhireti her ikisini birden elde etmek istersen, şu birkaç işi bırakma; muktedirsen bunları mutlaka yerine getir!
Elini uzatarak gökteki yıldızları tutsan ve başın göğe değse bile, sonunda sen yine yerdesin.
Ey asil insan! insanlığı elinden bırakma; insanlığa karşı daima insanlıkla muamele et.
İşi adaletle yap, buna gayret et; hiç bir zaman zulüm etme; Allah'a kulluk et ve O'nun kapısına yüz sür.
Hangi iş olursa olsun, sen onu tatlı dille karşıla; her işte tatlı dil kullanırsan saadet sana bağlanır.
Hiç bir işte acele etme, sabırlı ol, kendini tut; sabırlı insanlar arzularına erişirler.
Diline ve gözüne sahip ol, boğazına dikkat et; az ye, fakat helal ye.
Hangi işe girersen, önce sonunu düşün; sonu düşünülmeyen işler, insana zarar getirir.
Başkasının zararını isteme, kendin de zarar verme; hep iyilik yap, kendi heva ve heveslerine hakim ol.
Bak, doğan ölür; ondan, eser olarak, söz kalır; sözünü iyi söyle! ölümsüz olursun.
İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir; mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebali altında kalır.
Ey nimet sahibi olan kimse, şükret. Şükredene Tanrı nimetini artırır.
İnsan nadir değil, insanlık nadirdir. İnsan az değil, doğruluk azdır.
İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir. Mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebalı altında kalır.
Çok mal aç gözlüyü doyurmaz. Ecel gelince pişman olur, fakat artık işini yoluna koyamaz.
Akıl bir meşaledir. Kör için göz, ölü vücut için can, dilsiz için sözdür.
Kötülük edersen, kötülüğün karşılığı pişmanlıktır. Elinden gelirse, kötülüğün inadına iyilik yap.
Çok dinle fakat az konuş. Sözü akıl ile söyle ve bilgi ile süsle.
Fenalık cahillikten doğar, hastalıklar kötülükler hep aynı noksanlıktan ileri gelir. Fakat tedavi ile hastalara şifa verilebilir; terbiye ile kötüler iyi edilebilir; okumak yoluyla da bilgisizlere bilgi verilmiş olur.
Gönlünü ve dilini doğru tut!
Gurur faydasızdır, o insanları kendinden soğutur. Alçak gönüllülük ise insanı yükseltir.
Halka faydalı ol, onlara zarar verme!
Her mahlûk kendi nasibini alır. Yürüyenler yiyeceklerini ve uçanlar da yemlerini bulurlar.
Her sözü söz diye ağzından çıkarma. Lüzumlu olan sözü düşünerek ve ihtiyatla söyle.
Her bakımdan tam zengin olmak istersen, kanaatkâr ol. Böylece kendi nasibini elde etmiş olursun.
Huzur istersen zahmet ile birlikte gelir. Sevinç istersen kaygı ile birlikte bulunur.
İşe acele ile girme, sabır ve teenni ile hareket et. Acele yapılmış olan işler yarın pişmanlık getirir.
İnen yükselir, yükselen iner, parlayan söner ve yükselen durur.
İnsan süsü, yüz; yüzün süsü, göz; aklın süsü, dil; dilin süsü, sözdür.
İnsan, binlerce yaşasa, arzu ettiği şeylere kavuşsa bile, yine dileği bitmez.
İnsana insanlığı nisbetinde mukabelede bulun. Böyle mukabelede bulunduğu için, insana insan adı verilmiştir.
İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur. İnsanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.
İnsanların seçkini insanlığa faydalı olan insandır. Halk nazarında muteber kimse, merhametli olan insandır.
İyi hareket et, kötülerin zararlarını ortadan kaldır!
Kara toprak altındaki altın, taştan farksızdır. Oradan çıkınca, beylerin başında tuğ tokası olur.
Kimin sana biraz emeği geçerse, sen ona karşılık daha fazlasını yapmalısın.
Kötülük değersiz bir şey olduğu için, onu yapan da değersizdir.
Menfaat sandalyeye benzer; başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan seni yükseltir.
Öfke ve gazapla işe yaklaşma; eğer yaklaşırsan, ömrü heder edersin.
Söz ağızda iken sahibinin esiridir, ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esirdir.
.
Yalnız kendi menfaatini gözeten dosta gönül bağlama. Fayda görmezse, sana düşman olur, ondan vazgeç.
Her insanın evveli suretten ibarettir. Ondan sonra can gelir ki can,
manevi güzellik, ahlak güzelliğidir. Her meyvenin evveli suretten başka
nedir ki? Ondan sonra lezzet gelir ki lezzet, meyvenin manasıdır.
(Mesnevi III, 527)
***
Cefaya uğrayıp cilalanacağı zaman kaçan, sonra da safa dileyen kişiye
şaşarım doğrusu. Aşk davaya benzer, cefa çekmek de şahide. Şahidin
yoksa davayı kazanamazsın ki!(Mesnevi III, 4008)
***
Musa da sende, Firavun da. Bu (birbirine) iki düşmanı da kendinde ara
sen. Musa kıyamete kadar vardır. Nuru hep o nurdur, başka nur
değil...değişen yalnız kandil. Bu kandille fitil başka, fakat nuru
başka nur değil, hep o alemden. Kandile bakarsan kayboldun gitti. Çünkü
ikilik ve sayıya sığış kandile göredir. Fakat nura baktın mı ikilikten
de, önü, sonu bulunan cisim aleminin sayısından da kurtulursun.
(Mesnevi III, 1253-1255)
***
Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin
gözüyle bak sen. Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları
deniz harekete getirir. Fakat sen ne şaşılacak şey, köpüğü görüyorsun
da denizi görmüyorsun!...Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizin
içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz.(Mesnevi
III, 1270)
***
Ey ulular, bu cihan bir ağaca benzer; biz de bu alemdeki yarı ham, yarı
olmuş meyveler gibiyiz. Ham meyveler, dala iyice yapışmıştır, oradan
kolay kolay kopmazlar. Çünkü ham meyve köşke saraya layık değildir.
Fakat oldu da tatlılaştı, dudağı ısırır bir hale geldi mi artık dallara
iyi yapışmaz, hemen düşüverir. O baht ve ikbal yüzünden adamın ağzı
tatlılaştı mı, insana bütün cihan mülkü soğuk gelir.(Mesnevi III,
1293-1295)
***
Ben, cemadattandım...öldüm, yetişip gelişen bir varlık, nebat oldum.
Nebatken öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim. Hayvanlıktan da geçtim,
hayvanken de öldüm de insan oldum. Artık ölüp de yok olmaktan ne
korkayım? Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler alemine
geçip kol kanat açayım.(Mesnevi III, 3901)
***
Bir bak...nohut, tencerede ateşten zebun oldu mu yukarıya doğru
sıçramaya başlar. Tencere kaynamaya başlayınca nohut, tencerenin üstüne
fırlamaya, yüzlerce coşkunluk göstermeye koyulur. "Neden beni ateşe
attın, kaynatıyorsun.. mademki satın aldın, neye bu hallere
uğratıyorsun" der. Nohut pişiren kadın da nohuda kepçeyle vurup der ki:
"Yok.. güzelce kayna, tencereden çıkmaya kalkışma." Seni sevmediğimden,
senden hoşlanmadığımdan kaynatmıyorum seni ki... bir zevke, bir çeşniye
sahip ol da. gıda haline gel, yen, cana karış diye kaynatıyorum. Bu
imtihan, seni horlamak için değil!
(Mesnevi III, 4159-4164)
***
Oğul, sen Kur-an'ın dış yüzüne bakma. Şeytan da Adem'i topraktan ibaret
gördü, hakikatine eremedi! Kur-an'ın zahiri, insana benzer...sureti
görünür, meydandadır da canı gizlidir! (Mesnevi III, 4247)
***
Ayıp olan, daima her şeyde ayıbı görmektir. Ayıbı görmeyen gayb
ehlidir. (Mesnevi I, 2074)Kendi ayıbıyla uğraşana ne mutlu. Başkasının
ayıbını söyleyen, o ayıbı kendisinden uzak görmesin. (Mesnevi II, 3064)
***
Muhammet Mustafa parmağındaki yüzüğü döndürdüğünde 'seni oyalanmak,
oynamak için yaratmadık ' diye paylandı. Var, bundan kıyasla da günün,
suçla mı geçiyor, ibadetle mi bir düşün. (Fihi Ma-fih, 15)
***
Akıl seni padişahın kapısına götürünceye dek güzeldir, dinlenir. Onun
kapısına geldin mi aklı boşa; o anda akıl, ziyan verir sana; yolunu
keser. Ona ulaştın mı kendini teslim et; artık nasılla, niceyle işin
yok senin.Mesela biçilmemiş bir kumaştan bir kaftan, yahut bir cübbe
diktirmek istiyorsan, akıl seni tutar, terziye kadar götürür. Akıl bu
ana dek iyidir, seni terziye ulaştırır. Şimdi bu anda aklı boşamak
gerek;terziye karşı kendi düşünceni bırakmak gerek. Hasta da böyledir.
Aklı o zamana dek iyidir ki, onu tutar, hekime götürür. Hekime
vardıktan sonra aklı bir işe yarmaz, artık kendisini hekime bırakması
gerek. (Fihi Ma-fih, 26)
***
Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları
örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her
ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründügün gibi ol.
***
Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır.
***
Ben nice zaman O'nu aradım kendimi buldum. Şimdi kendimi arıyor onu
buluyorum. O'nu bulduğun zaman kendinden kurtulursun. Kendinden
kurtulduğun zaman O'nu bulursun."
KÖROĞLU
Köroğlu, ünlü bir halk hikayesi, daha doğrusu bir halk romanıdır. En az dört yüzyıldan, beri sanat susuzluğunu gidermekte, kahramanlık duygularım beslemektedir.
Yiğit ve mert bir kahraman tipi olan Köroğlu, her Türk gencinin ruhunda onun gibi karakterli olma ülküsünü, besledi. Halk şiirinin koçaklamalarında hep onun örnek alındığı görülür.
Köroğlu, bir kanun kaçağı, devlete karşı gelmiş bir dağ adamıdır.Yollar keser, kervanlar vurur. Babasının gözlerine mil çektiren zalim Bolu Beyi'nin ordularını bozar, dağıtır. Sık sık Bolu'yu basar, şehrin altım üstüne getirir.
Bu yaptıkları, örnek alınacak davranışlar değildir elbet. Ama, Köroğlu'nu haklı gösterecek yönleri vardır. Bir defa haksızlığa, zulme karşı ayaklanmıştır. Bu arada kendisi hiç bir zaman haksızlığa sapmamıştır. Onun, hikayesinin en yaygın olduğu yüzyıllar, Osmanlı Devleti de büyük iç ve dış sarsıntılar geçirmektedir. Ortalıkta, bundan yararlanan derebeyi tipleri türemiştir. Vilayetlerde valiler halkı ezmekte, çifte vergiler almakta, zulmün her çeşidini yapmaktadır.
Namuslu valiler haklı ya da haksız, devlete karşı büyük ayaklanmalar düzenlemekte, bu arada üzerlerine gönderilen ordular karşısında halk ezilmekte, canından bezmektedir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Osmanlı tarihinde Celali diye anılan ve yurdun her yanını sarmış, küçük büyük eşkıyalar türemiştir.
Arada ne oluyorsa yine halka, köylüye olmaktadır. İşte, bu son derece korkulu ve tehlikeli ortam için de, gerçek olmasa bile, ona avuntu veren bir hayali kahraman çıkıyor. Bu, Köroğlu'dur. O'nun sevimli, şövalye varlığında halk kendini buluyor onda avuntuya
kavuşuyor. İşte, bu ruhsal yaratı nedeniyle halk onu seviyor.
Yalnız bu kadar da değil. Ayrıca, sanat isteklerini de onda buluyor halk. Gerçekten, Köroğlu'nun sanatı gerek konu olarak, gerek işleniş bakımından kusursuzdur. Konuda olaylar çok ustalıkla birbirine bağlanır, düğümlenir, heyecan artar; sonuç beklenmedik biçimde ortaya çıkar.Usta sanatçıların anlatma başarısıyla orta zaman şövalye tipinin en mükemmeli oluşur.
Yer yer ve sık sık araya türküler girer. Böylece, dinleyicinin müzik istekleri de karşılanmış olur. Türküler, kalıp ve ruh bakımından pek başarılıdır. Bunlar, asıl konuyla yakından ilgili olmakla beraber, Köroğlu'nun mert karakterini de yansıtır. Yerine göre çok içli, lirik şiirlere de rastlarız.
İşte, gerek konu, gerek estetik yönün bu kadar güçlü oluşu nedeniyle, Köroğlu hikayesi her çevrede büyük ilgi toplamış büyük ve ölmez bir eser olarak edebiyatımızda yerini almıştır. Bu bakımdan edebiyat tarihçilerinin uzun süreden beri üzerinde çalıştıkları bir konu olmuştur Köroğlu.
KÖROĞLU HİKAYESİ
Bolu beyi, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf'u, güzel ve cins 'at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbuldür, iyi cins at olur.
Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik gösterişi yoktur. Hatta, çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf'un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi'nden öc alacağını söyler.
Baba Qğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer. Tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf'un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur .O da her türlü şövalyelik oyunlarım öğrenmiş pir babayiğittir.
Bir gece Yusuf, düşünde Hızır'ı götür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır'ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf' un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir.
Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan, da sevinir. Kendi yerine oğlu, öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.
Körün oğlu Ruşen Ali d:ağa çıkar .Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar .Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık adı Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel'de, bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel'de geçen kervanlardan bac alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır.
Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı'sının oğlu Ayvaz'ı kaçırır, Çamlıbel'e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi'nin bacısı Döne Hanım'ı kaçır'ır, evlenirler. Aradan yıllar geçer, Bolu'yu basar, yakar, yıkar. Bolu Beyi'nden babasının öcünü alır. Bolu Beyi de Köroğlu'na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu'nu, başka bir seferde de Ayvaz'ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.
Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur. Daha önceden Kır-At da sır olmuştur. O Kır-At ki, nice yıllar, olağanüstü bir güçle Köroğlu'na hizmet etmiştir.
Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganın getirdiği tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka sôylentiye göre de, Köroğlu dağda rastladığı çobanda tüfeği görür. Sorar, ne olduğunu. Aldığı karşılığa inanmaz. Denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur. Ve yaralanarak ölür. Sonra beyleri de dağılırlar.
Yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu'nun hikayesi sona erer.
KÖROĞLU'NUN KİMLİĞİ
On altıncı yüzyıllın sonlarına doğru, Kafkas'lardan Rumeli'ye kadar, ünü bütün Osmanlı ülkesine yayılan Köroğlu, bir edebiyat tarihçisine göre hem eşkıya, hem de hece vezniyle şiirler söyleyen bir halk ozanı. Osmanlı toplumunu inceleyen bir bilim adamına göre sadece bir '' Celali ''. Ben Köroğlu'ndan kalanları yalnız kalanları değil, bugün yaşayıp gidenleri de halkımızdan, hikayeci halk ozanlarımızdan öğrendim. Halkımız, hikayeci halk ozanlarımız gibi yaşadım Köroğlu'nu. Bu nedenlerle de Köroğlu olayına yaklaşımım, bir edebiyat tarihçisi ya da bir bilim adamının yaklaşımından farklı oldu. Türkü metinlerinden, anlatılan hikayelerden ve bu türkülü hikayeleri dinleyen halkın davranışlarından edindiğim izlenim şu: Halkımıza göre Köroğlu, zalime başkaldıran, yaşlılara zayıflara dokunmamayı, tamahkar zenginlerle uğraşmayı, dertlilerin derdine bakmayı öğütleyen yiğit bir kişi. Bir destan kahramanı. Kavuşturan kurtaran esirgeyen Kırat motifi ile, kökleri çok daha gerilere giden bazı efsanelerle, ''Celali Köroğlu Ruşen'' ve ''Celali Kiziroğlu Mustafa Bey'' gibi bazı gerçeklerin, daha da Allah bilir nelerin, ne özlemlerin karışarak oluşturduğu bir destan. Bütün destanlarda olduğu gibi de, her şey olumlu ya da olumsuz yönde abartmalı. Halk bu Köroğlu türkülerini, Köroğlu hikayelerini dinlerken yürekleniyor. Bir kurtarıcı bulmuşçasına rahatlıyor. Düğünlerde derneklerde Köroğlu havaları, marşların gördüğü işi görüyor. Köroğlu'nun kimliğinden de, kişiliğinden de ben bu toplum olayını anlıyorum. Asıl Köroğlu gerçeği bu bence. Yunus Beyin ya da seyis Yusuf'un oğlu Ruşen Ali'nin bireysel kişiliği de, bireysel kimliği de beni ilgilendirmiyor.
Halk gibi, hikayeci halk ozanları gibi, Köroğlu'na ben de kendimi, kendi özlemlerimi katarak söyledim. Yiğit, duyarlı insan bir Köroğlu düşündüm.
B. Türk Halk Edebiyatı
Türk Edebiyatı, İslâmiyet’in kabulünden ve tarihindeki siyasî
gelişmelerden dolayı Anadolu beylikleri, Selçuklu ve Osmanlı
İmparatorluğu dönemlerinde iki farklı tarzda gelişme göstermiştir:
1.
Saray, konak, medrese ve bunlara yakın çevrelerde tahsilli kişilerin
yarattığı ve Arap ve Fars geleneğine dayanan Klâsik Türk Edebiyatı veya
Divan Edebiyatı.
2. Eğitimleri daha çok sözlü kültür
birikimine dayanan, daha çok kırsal kesime ve yeniçeri ocaklarına has
olan kişilerin, din ve tasavvuf çevrelerinden olan kişilerin ve halkın
kendisinin oluşturduğu ve Orta Asya geleneğine dayalı Türk Halk
Edebiyatı.
Bugün de bir ölçüde yaşamakta olan Türk Halk Edebiyatı geleneği,
Türklerin Orta Asya edebiyat geleneklerinin İslâmiyet ve yeni yaşayış
şart ve şekilleri içinde tekabül etmiş millî edebiyatlarıdır.
Türk Halk Edebiyatı, dış yapıda ve bir ölçüde icra töresinde
müştereklik gösteren muhteva ve fonksiyonları ile farklı olan Anonim
(din dışı), Aşık tarzı (din dışı) ve Tekke (dinî) edebiyatından oluşur.
Türk Edebiyatı içinde yer alan ve aynı zamanda folklorun da bir alt
disiplini olarak değerlendirilen Halk Edebiyatı; edebî zevk, düşünce ve
anlatım gücüne ulaşmış âşık ve tekke tarzı sahibi belli eserlerle,
malzemesi dile dayalı destan, efsane, halk şiiri, mani, ağıt, türkü,
bilmece, masal, halk hikâyesi, fıkra, atasözü, deyimler, tekerlemeler
gibi sözlü gelenekte yaşayıp kuşaktan kuşağa aktarılan anonim
ürünlerden oluşur.
Halk Edebiyatı kavramı içinde toplanan bu türlerin bir bölümü günümüzde de bazı bölgelerde dinamik olarak yaşamaktadır.
Çok zengin ve çeşitlilik gösteren sözlü edebiyattaki anlatım türleri ve
manzum eserler özellikle kırsal kesimde yaşayan halkın kültür
birikimini sağlamakta, duygu, düşünce ve hayal hazinelerini
zenginleştirmektedir.
Doğu Anadolu bölgesinde canlı olarak devam eden Âşıklar geleneği,
kahvelerde, düğünlerde, bayramlarda, sohbetleri zenginleştirirken, aynı
zamanda dinleyenleri düşündürmekte ve eğlendirmektedir.
Nasrettin Hoca, Bektaşî, Laz ve benzeri tipler etrafında teşekkül etmiş
ve etmekte olan fıkralar güldürürken düşündürmekte toplumu ve kişileri
eleştirirken anlatanı ve dinleyenleri daha iyiye, daha güzele
yöneltmektedir.
Bilmeceler yetişen genç nesillerin zihin gelişimine yardımcı olmaktadır.
Atasözleri ve deyimler eski nesillerin tecrübelerini ve tavsiyelerini yeni nesillere aktarmaktadırlar.
Millet hayatındaki, savaşlar, göçler, destanlarda anlatılmış, ölenlerin
ardından yakılan ağıtlar ve her konuyu işleyen türküler kederi, neşeyi
ve sevgiyi yansıtmaktadır.
Dini ve kutsî yaşayıştaki heyecan ve vecd ilâhîlerle anlatılmış,
âşıklar Türk dilinin anlatım gücünü, inceliğini musiki ile dile
getirerek yüzyıllarca yaşatmışlardır.
Türk halk edebiyatının başlıca özellikleri
Türk halk edebiyatı 12. yy.dan başlayarak Anadolu’da dinî ve din dışı olmak üzere iki koldan gelişmeye başlamıştır.
Halk edebiyatında daha çok şiir türünde ürünler verilmiştir.
17. yy.da halk hikâyesi ve halk tiyatrosu türlerinde de ürünler verilmiştir.
Şiirde
Nazım birimi dörtlüktür.
Ölçü, millî ölçümüz olan hece ölçüsüdür. Hecenin en çok 7’li, 8’li ve
11’li kalıpları kullanılmıştır. Fakat şehirde yaşamış, medrese eğitimi
almış bazı ozanlar aruzu da kullanmışlardır.
Genellikle yarım kafiye kullanılır. Daha çok redifle ahenk sağlanır. Kafiyenin yanı sıra “ayak” da söz konusudur.
Şiirler (önceleri kopuz, şimdilerde) bağlama eşliğinde okunur.
Dil halkın kullandığı Türkçedir.
Konu, şekil ve dil bakımından dış tesirlerden uzaktır.
Nazım şekil ve türleri arasında türkü, koşma, mani, ninni, semai, varsağı, destan, ilâhî, nefes sayılabilir.
Şiirlerin konuya göre özel başlıkları olmaz. Türe ve şekle göre genel adları vardır: koşma, destan vb.
Konular, halkın sürekli iç içe olduğu, aşk, tabiat, ayrılık, hasret,
ölüm, yiğitlik, din, şikâyet gibi konulardır. Daha çok somut konular
işlenir.
Halk edebiyatının da kendine özgü mazmunları, mecazları vardır. Sevgilinin kaşı, gözü, yanağı, boyu her şiirde aynıdır.
Nesirde
Nesir halk edebiyatında nazma göre çok çok önemsiz kalmıştır. Çünkü
duygu ve düşüncelerin kalıcılığı şiirle daha kolay sağlanmaktadır.
Nesir örnekleri arasında halk masalları, halk hikâyeleri, efsaneler,
ata sözleri, deyimler, halk tiyatrosu, bilmeceler, fıkralar
sayılabilir.
Bunlardan en yaygınları -tür olarak- masallar, hikâyeler ve efsanelerdir.
Ata sözü, bilmece ve deyimler zaten -halkın ürünü olmakla beraber- her alanda herkes tarafından kullanılmaktadır.
Anonim Halk Edebiyatı
Hece ölçüsünü esas alan ürünlerle, atasözü, destan, masal, hikâye,
efsane, fıkra, ninni, türkü, bilmece, mani, ağıt gibi söyleyenini
genellikle belirleyemediğimiz sözlü ürünler "anonim halk edebiyatı" adı
altında toplanmaktadır.
Tamamen sözlü bir edebiyattır. Ürünler sözlü yolla oluşur; yine ağızdan ağıza aktarılarak yayılır.
Âşık Tarzı Türk Edebiyatı
Şiirini, aşk, doğa, kahramanlık gibi konularda, sazıyla birlikte
söyleyen şairlere İslâm’dan önce “ozan”, “baksı”, “kam” denilirken,
İslâm’ın kabulünden sonra “âşık” ya da “saz şairi” denmiştir. Âşık, bir
yönüyle eski destan (epope) geleneği sürdüren, ama başka bir yönüyle,
adının da belirttiği gibi “sevda şiirleri” (lirik türden şiirler)
söylemekle görevlenmiş bir sanatçıdır.
Bu âşıkların oluşturduğu edebiyata da “âşık tarzı Türk edebiyatı” denir.
Âşık tarzı Türk edebiyatı (şiiri), Anadolu’da XVI. yy.dan sonra -daha
önce de var olmasına rağmen- anonim halk şiirinin etkisinde gelişen ve
saz şairlerinin meydana getirdiği bir edebiyattır.
Önceleri anonim halk şiirinin etkisinde ve dili sade iken zamanla
klâsik şiirin etkisine girmeye başlamış ve dili de buna paralel olarak
kısmen sadeliğini kaybetmiştir.
Âşık edebiyatı şiirden ibarettir. Bu şiir din dışı bir şiirdir; âşık da
denilen şairlerin kopuz, bağlama, cura, tambura eşliğinde söyledikleri
sözlü-besteli edebiyat türüdür.
Gelişme alanları arasında kahvehaneler, asker ocakları, kervansaraylar, bozahaneler, tekkeler, konaklar vardır.
Halk âşığı sözünün yerine "halk ozanı" ifadesi de kullanılır. Halk
âşıkları hemen her konuda sayısız eserler bırakmışlardır. Bu ürünlerin
önemli bir bölümü okuma yazma bilmeyen âşıklarca irticalen söylendiği
için unutulmuş bir bölümü de cönklerle, yazılı olarak korunmuştur.
Âşık, Türk Halk Edebiyatında XVI. yy’ın başından itibaren görülen şair tipidir.
Âşığın şairlik gücünü rüyasında pirin sunduğu “aşk badesini” içmekle ve
“sevgilisinin hayalini” görmekle kazandığına inanılır. Rüyada
genellikle âşık adayının karşısına bir sevgili veya saz çıkmaktadır.
Rüyaların süsü ak sakallı bir derviş ve bazen bir bazen üç dolu
bardaktır. Bardağın rüyada tas hâlinde görülmesine de sık sık
rastlanır. Ozanlara rüyada sunulan tasların içindeki mayilere “aşk
dolusu” denir. Fars Edebiyatı’nın etkisiyle bâde adını da almaktadır.
Bunlar; erlik, pirlik ve aşk badesi diye adlandırılırlar.
Âşıklar, saz şairliğini usta âşıkların yanında öğrenir, sonra onlardan
mahlâs alarak diyar diyar gezmeye, ellerinde saz şiirler söylemeye
başlarlar.
Âşıklarımız genellikle bir usta âşığın yanında yetişirler. Ondan hem
usta deyişlerini hem de sanatın icrasına ilişkin yol ve yöntemleri
öğrenirler. Âşık meclislerinde, kahvelerde bu ustaların sanatlarını
icra ediş biçimlerini yeterince kavradıktan sonra, ustalaşan ozanlarda
kendilerine çırak alırlar ve gelenek bu şekilde devam eder.
Âşık, bilgi, duygu ve becerisini yaptığı atışmalarda gösterir.
Atışmalardaki amaç; yarışmak ve kazanmaktır. Atışmalarda en az iki âşık
karşı karşıya gelir. Mecliste bulunan saygın bir kişinin ya da usta bir
ozanın ayak söylemesiyle atışma başlar. Ayağa uygun dörtlük
söyleyemeyen âşığın yenilgisiyle atışma sona erer.
Âşık Edebiyatının başlıca unsurlarından birisini hikâye anlatma
oluşturur. Saz şairleri içerisinde geleneğe bağlı olanların çoğu âşık
meclislerinde hikâye anlatırlar. Bir kısım usta saz şairleri ise, bir
yandan usta malı halk hikâyeleri anlatırken bir yandan da kendi
düzdükleri hikâyeleri anlatırlar. Çıldırlı Âşık Şenlik, Ercişli Emrah,
Sabit Müdami geleneğe bu yanıyla katkıda bulunmuş saz şairleridir.
Tunguzların, “şaman”; Moğolların ve Boryatların “bo” veya “bugue”;
Yakutların “oyun” (ouioun); Altay Türklerinin “kam”; Samoyetlerin
“tadibei”; Finovaların “tietoejoe” (bakıcı); Kırgızların “baksı/bakşı”,
Oğuzların “ozan” dedikleri ve halk arasında büyük bir yer ve
ehemmiyetleri olan bu temsilciler, toplumun yaşam biçimlerini düşünce
ve duygularını, olaylara bakış açılarını şiirleriyle dile
getirmişlerdir.
Aşıklık geleneği Anadolu coğrafyasında bugün de canlı olarak yaşatılmaktadır.
Âşık tarzı Türk şirinin nazım şekil ve türleri şunlardır:
Şekiller: koşma, semai, varsağı, destan.
Türler: güzelleme, koçaklama, taşlama, ağıt.
Âşık edebiyatının önemli temsilcileri:
13. yy: Yunus Emre
16. yy: Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal,
17. yy: Köroğlu, Âşık Ömer, Gevherî, Kayıkçı Kul Mustafa, Ercişli Emrah
19. yy: Dadaloğlu, Dertli, Erzurumlu Emrah, Batburtlu Zihni, Seyrani, Ruhsati...
20. yy: Âşık Veysel, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Sefil Selimi...
Günümüz Halk Edebiyatı
Genel Özellikler
Türk halk edebiyatı Anadolu’da 13. yy.da Yunus Emre’yle ve 14. yy.da
yazıya geçirilen Dede Korkut Hikâyeleri’yle ilk olgun ürünlerine
vermeye başlamıştır.
Anadolu’da “ozan”ın ve “kopuz”un yerini “âşık” ve “bağlama” almıştır.
Baştan beri anonim olarak süregelen halk edebiyatı özellikle 15. yy.dan
itibaren hem anonim hem de kişisel ürünlerle gelişmesini sürdürmüştür.
Son dönem Türk halk edebiyatı sadece kişisel ürünlerle kendini
göstermektedir.
Şehirde yaşayan eski halk şairleri divan şiirinden de etkilenmiş,
günümüz halk şairleri ise konu ve tema bakımından şiiri daha da
genişletmişleridir.
Şekil bakımından halk şiirinde değişiklik görülmez; muhteva ise değişen
zamanın ve diğer edebiyat dallarının tesiriyle çağdaşlaşmıştır. Buna
rağmen mazmunlar, sıfatlar, dertler, sevinçler aynıdır.
Âşık Veysel, Ali İzzet Özkan, Talibî Coşkun, Erzurumlu yaşar Reyhanî,
Şeref Taşlıova, Karslı Murat Çobanoğlu günümüz halk şiirinin başlıca
temsilcileridir.
Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı
Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatı İslâmiyet’in ve Tasavvufun etkisiyle ortaya çıkmıştır.
İslâmiyet’in kökleşip yayılmasında büyük etkisi olan tasavvuf, zamanla
edebî eserlerde de işlenmiş, din ve tasavvuf, edebiyat aracılığıyla
yayılmaya çalışılmıştır.
Tasavvuf, fizik ötesi gerçekleri, insanı, insanlığı ve evreni kapsayan
bir düşünce düzeni, bir din felsefesidir. Kalbi dünya alâkalarından
ayırarak, Allah sevgisiyle doldurmayı amaçlayan tasavvuf, bir düşünüş
ve inanç sistemidir. İçinde yaşadığımız âlemin esrarı nedir? Niçin
yaşıyoruz? Niçin geldik bu dünyaya? Biz neyiz? Yaşamanın anlamı, var
olmanın aslı, gerçek başlangıç ve son nelerdir? İşte tasavvuf bu
sorulara cevap vermeye çalışır.
Tasavvufa göre her şeyin kaynağı Tanrı’dır. Evrenin varlığı Tanrı’nın
güzelliğinin yansımasıdır. Tanrı tek güzelliktir ve tek varlıktır.
İnsanlar da Tanrı’nın birer parçasıdır. İnsan yaratılmakla, dünyaya
gönderilmekle aslında gurbete gönderilmiştir. Herkes ona kavuşmak için
çalışmalıdır. O’na kavuşmak için çabalayanlara ve O’nun mutlak ve eşsiz
güzelliğine hayran olanlara âşık denir. Mutasavvıf ise âşık olmanın
yanı sıra, tasavvuf felsefesini yazı ve şiirlerinde işleyen, insanlara
tasavvufu, dolayısıyla insan ve Allah sevgisini aşılayan kişilerdir.
Bunlardan Hoca Ahmet Yesevî (Öl.1167), Anadolu Türklerinin geliştirdiği
tasavvuf edebiyatının ilham kaynağıdır. Onun Divan-ı Hikmet adlı
tasavvufî eseriyle ve Orta Asya’dan Anadolu’ya gönderdiği
öğrencileriyle Türk Tasavvuf edebiyatının XIII. yy.da temelleri
atılmıştır. Bu edebiyat, Bektaşîlik tarikatiyle gelişmiş, Yunus Emre
ile en mükemmel anlatım yeteneğine ulaşmıştır.
Yunus Emre’yi bu kadar üne kavuşturan bir başka özellik de
dinî-tasavvufî konuları ayrımsız bir insan sevgisiyle anlatmış
olmasıdır. XIII asrın ikinci yarısıyla XIV. Asrın başlarında yaşamış
olan Yunus Emre, şiirde çığır açmış büyük sufî ve şairdir. Yunus Emre;
Divan, Aşık, Tekke ve Tasavvuf Edebiyat tarzlarının her üçünde de
etkili olmuştur. Eserlerini sade bir dille söylemiş, hem heceyi hem
aruzu kullanmış, lirik şiirin en güzel örneklerini vermiştir.
Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatına Tekke edebiyatı da denir.
Dinî-Tasavvufî Türk edebiyatında asıl olan sanat yapmak değil,
dinî-yazavvufî düşünceyi yaymaktır. Şair, mensup olduğu tarikatin
düşünce sistemini, felsefesini yaymak için şiiri bir araç olarak
kullanmıştır. Bunda anonim halk edebiyatının büyük etkisi olmuştur.
Tekke şairlerinin çoğu tarikatlerde yetişmiş şeyh ve dervişlerdir.
Onlar dinî inançları yasaklama ve korkutma yöntemiyle değil, insanı,
Allah’ı, tabiatı, cenneti vb. sevdirmekle yaymışlardır.
Tekke şiir, halk şiirinden de divan şiirinden de nazım şekilleri almıştır.
Hem aruz hem hece vezni kullanılmıştır.
Dil sadedir, çünkü halka yöneliktir.
Önemli temsilcileri:
13. yy: Mevlânâ, Sultan Veled, Yunus Emre (Divan, Risaletün-nushiye)
14. yy: Âşık Paşa
15. yy: Süleyman Çelebi, Hacı Bayram Veli, Eşrefoğlu Rumî
16. yy: Pir Sultan Abdal
C. Klâsik Türk Edebiyatı
Divan Edebiyatı başlangıçta iki yabancı gelenek olan Arap-Fars
(özellikle Fars) edebiyatları geleneğine dayanarak kurulmuş, zaman
içinde taklidi aşan Osmanlı terkibi ve üslûbuna ulaşarak millî edebiyat
hüviyetini kazanmıştır.
Klâsik Türk edebiyatı gibi Batı tesirinde gelişen Türk edebiyatı da
zamanla kendi benliğini kazanmıştır. Doğuş ve gelişme serüvenleri
birbirine benzer.
İslâmîyet’in yerleşmesi sürecinde oluşmaya başlayan bir edebiyattır.
Bundan dolayı konuları arasında din, Allah, peygamber, tasavvuf vb.
önemli bir yer tutar.
13-19.
yüzyıllar arasında ürün veren bu edebiyata şairlerinin şiirlerini
“divan” adı verilen yazmalarda toplamaları dolayısıyla Divan edebiyatı
denir.
Bu edebiyat, medrese kültürüyle yetişen aydın şairlerin Arap ve İran
edebiyatını örnek alarak oluşturdukları klâsik bir edebiyattır. Zamanla
bu taklit sona ererek özgünlük yakalanmıştır.
Klâsik Türk edebiyatı, eski Türk edebiyatı, yüksek zümre edebiyatı diye de adlandırılır.
Aydın tabaka, yüksek zümre edebiyatı denmesinin sebebi bu edebiyatı
yapanların ve ona ilgi gösterenlerin seçkin çevrelerden oluşu olarak
gösterilir. Bu bir iddiadan öteye gitmiş değildir.
Klâsik edebiyatta nesirden çok nazım önemlidir. Nesirde de nazım
unsurları (seci, ahenk vb) kullanılmıştır. Nesirdeki dil nazma göre
daha anlaşılmazdır.
Bu edebiyatta şekil ve muhteva bakımından belirli kalıplar vardır: güzellik anlayışı, mecazlar...
Tezkireler, şairlerin hayatlarını anlatan ve şiirlerinden örnekler
veren eserler olarak bu edebiyatın tarihinin ve başarısının
vesikalarıdır.
Divan Şiirinin Başlıca Özellikleri
Divan şiirinin kökleri İslâm öncesi Arap şiirine dayanır.
Bu şiir tarzı İslâmiyet’ten sonra, bu dine giren çeşitli milletlerin
katkısı ile önce Arapçada, daha sonra Farsça ile Doğu ve Batı
Türkçelerinde, en sonra da Hint Müslümanlarının yazı dili olan Urducada
gelişmiştir.
Nazım birimi genel olarak “beyit”tir. Dört ve daha fazla dizeden oluşan bentler de kullanılmıştır.
Ölçü aruz ölçüsüdür. Son zamanlarında az da olsa hece kullanılmıştır.
Tuyuğ ve şarkı hariç bütün nazım şekil ve türleri Fars edebiyatı aracılığıyla Arap edebiyatından alınmıştır.
Kelime ve kelime grupları yönünden Arapça ve Farsçadan oldukça çok
etkilenmiştir. Süslü, sanatlı ve ağır bir dil kullanmışlardır.
Redif ve kafiyeye önem verilmiştir. Göz için kafiye esastır, tam ve zengin kafiye kullanılmıştır.
Şiirlerin (kasideler ve mesneviler hariç) belli bir adı yoktur. Şiirin sonunda şairin mahlası (takma adı) geçer.
Nazım şekil ve türleri kesin sınırlarla birbirinden ayrılmıştır.
Şiirlerde genellikle konu bütünlüğü olmadığı gibi bütün güzelliğine
değil parça güzelliğine önem verilir. Kısmen kasidede ama özellikle
mesnevilerde konu bütünlüğü vardır.
Sanat için sanat ön plândadır.
Anlam da söyleyiş de son derece önemlidir. Bu yüzden söz sanatları bolca kullanılmıştır.
Konular genellikle gerçek hayattan uzaktır. Aşk, sevgili, ölüm,
ıstırap, şarap, övgü ve din gibi konular en çok işlenen konulardır.
Soyut konular işlenir.
Duygu ve düşünceler, kalıplaşmış “mazmun”larla anlatılır. Fikirler ve
duygular neredeyse ortaktır. Boyun servi; kaşı keman; çenenin elma;
ağzın nokta oluşu her şairde aynıdır.
Divan şairlerinin müstakil dünya görüşleri ve felsefeleri yoktur. Hepsi aynı fikirleri değişik bir biçimde söylemişlerdir.
Divan şairleri Fars edebiyatının üstatlarına yetişmeyi hedefleyip
zamanla onları geçtikleri gibi birbirlerine de benzemeye
çalışmışlardır. Bundan dolayı nazirecilik geleneği oluşmuştur.
Şairin kişiliğini ve büyüklüğünü, söyleyiş orijinalliği ve güzelliği sağlar.
Divan şairi daima aşıktır. Bu aşk onulmaz dert olmakla beraber şair bu
dertten memnundur, onlara göre bu derdin dermanı gene bu derdin
kendisidir. Hatta zamanla beşerî aşk yerini Allah aşkına bırakır. Bu
sebeple âşık mecazî sevgilisine kavuşmak istemez.
En başarılı ve tanınmış divan şairleri Baki, Fuzuli, Nedim ve Nefi'dir.
Divan Nesri
Divan edebiyatında nesre inşa, nesir yazana münşi, nesirlerin
toplandığı eserlere münşeat denir. Nesir türündeki eserler; tarihler,
münşeat, tezkireler; ilmî, dinî ve ahlâkî eserlerdir.
Divan nesri üç bölümde incelenir:
Sade Nesir
Halk için yazılan sade anlatımlı nesirlerdir.
Bu nesirle halka yönelik masal, efsane, öykü, destan, dinî ve tasavvufî konular anlatılır.
Aşıkpaşazade Tarihi, Mercimek Ahmet’in Kabusname’si, Kul Mesut’un
Kelile ve Dimne çevirisi, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si bu nesrin
önemli örnekleridir.
Orta Nesir
Tarih ve bilim kitaplarında gördüğümüz nesirdir. Ustalık göstermek
amacı güdülmediği hâlde dili sade nesirden ağırdır. Katip Çelebi’nin
bazı eserleri ve Naima’nın kendi adıyla anılan tarihi bu nesre
örnektir.
Süslü ve Sanatlı Nesir
Seciler (düz yazıda kafiye), söz ve anlam sanatları, bağlaçlarla uzayıp giden cümleler bu nesrin ayırıcı özelliğidir.
Dili, yabancı söz ve tamlamalarla yüklüdür.
Sanatçı bu nesirle ustalığı göstermeye çalışır.
Süslü nesir, ahlâk ve felsefe konularını işler ve bazı mektuplarda görülür.
Sinan Paşa’nın Tazarruname’siyle Veysî ve Nergisî’nin nesirleri bu türün örnekleridir.
13. yy
Hoca Dehhanî
İlk divan şairi olarak kabul edilir.
Din dışı konularda ve lirik şiirler yazmıştır. Aşk en önemli temadır.
Sultan Veled
Mevlevilik tarikatinin kurucusu ve Mevlânâ’nın oğludur.
Şeyyad Hamza
Lirik şiirleriyle tanınır.
14. yy.
Ahmedî
Din dışı ve şiirleri vardır.
Divan şiirinin ilk başarılı şairi kabul edilir.
Eserleri: Cemşid ü Hurşid (mesnevî), İskendername (mesnevî), Divan...
Nesimi
Tasavvufî ve lirik şiirleriyle, özellikle tuyuğlarıyla tanınır. Şiirleri coşkulu ve akıcıdır.
Azerî Türkçesi ile yazmıştır.
Sonraki şairleri de etkilemiştir.
Divanı vardır.
Âşık Paşa
Garipname’si meşhurdur.
15. yy.
Şeyhî
Harname adlı mesnevisi ünlüdür. Mesnevi hiciv türündedir. Hüsrev ü Şirin adlı bir mesnevisi daha vardır.
Bir gazel şairidir.
Asıl mesleği hekimliktir.
Süleyman Çelebi
Mevlid’i ünlüdür.
Necatî Bey
Ahmet Paşa
Ali Şir Nevaî
Çağatay şairidir. Eserlerini Çağatay Türkçesi ile yazmıştır.
Lirik şiirleri vardır.
Çok sayıda eser vermiş önemli bir şairdir. Otuza yakın eseri vardır.
Edebiyatımızdaki ilk şairler tezkiresi olan (biyografi) Mecalisü’n-Nefais ona aittir.
Hamse’si de ünlüdür.
Muhakemetül-lûgateyn adlı eseri ünlüdür. Eserde Türkçe ile Farsçayı
karşılaştırarak Türkçeyi üstün tutmuştur. Eseri, o dönemde Türkçenin
ikinci plâna itilmesine tepki olarak ve yeni yetişen şairlere Türkçenin
de üstün bir şiir dili olduğunu kanıtlamak için yazmıştır.
16. yy.
Bakî (1526-1600)
Divan şiirinin üstatlarındandır.
Kanunî döneminin ihtişamı onun şiirlerine de yansımıştır.
İyi bir medrese eğitimi almıştır.
Çeşitli medreselerde müderrislik yapmıştır. Kadılık görevlerinde bulunmuştur.
Çok istediği şeyhülislâmlık mertebesine gelememiştir.
Rindane gazel şairidir. Dünya zevkini, hayattan kâm almayı prensip edinmiştir.
Daha çok din dışı konuları işlemiştir. Aşk, tabiat, devrin zenginliği şiirlerinin konularıdır.
Şiirlerinde tasavvufa da yer vermiştir.
Ahenkli bir dili vardır. söyleyişe önem vermiştir.
Söz sanatlarını da başarıyla kullanmıştır.
Sultanuş-şuara unvanını kazanan şair, divan şiirini İran şiiri seviyesine yükseltenlerdendir.
Divanının yanı sıra başka eserleri, nesirleri de vardır.
Kanunî Mersiyesi meşhurdur.
Fuzulî (1495-1556)
Divan edebiyatının en büyük şairi olarak kabul edilir.
O bir gazel şairidir.
Bağdatlıdır. Kerbelâ’da yaşamış, türbedarlık yapmıştır. Hayatı sıkıntılar içinde geçmiştir.
İyi bir eğitim görmüş, Arap ve Fars dillerini öğrenmiştir.
Şiirlerini Âzerî Türkçesi ile yazmıştır.
Tasavvuf ve aşk şiirinin vazgeçilmez konularıdır.
Onun aşkı mecazî aşk değil hakikî aşktır. Mecazî aşkı -tasavvuf anlayışına uygun olarak- hakikî aşka bir köprü
olarak kullanmıştır. Aşk acısından hoşnuttur. Derman istemez. Kavuşmayı
da istemez. Çünkü bilir ki derman ve kavuşma aşkı bitirecektir.
Istırabın yanında rintlik de vardır şiirlerinde.
Fuzulî ilme çok önem verir. İlimsiz şiirin temelsiz duvara benzediğine inanır.
Mesnevi dalında da Leylâ vü Mecnun’u meşhurdur. Leylâ ile Mecnun aşkını
en içli bu eser dile getirmiştir denilebilir. Eser daha sonra yazılan
ve aynı adı taşıyan eserlere örnek ve esin kaynağı olmuştur.
Şikâyetname, onun hiciv türünde yazdığı bir mektuptur. Türk edebiyatında hicve de mektuba da önemli bir örnektir.
Eserleriyle sonraki divan ve bazı halk şairlerine önderlik etmiştir.
Türkçe ve Farsça divanının yanında Leylâ vü Mecnun (mesnevi),
Hadikatüs-süeda, Beng ü Bade, Şikâyetname, Sakîname (Heft Cam),
Tercüme-i Hadis-i Erbain, Rind ü Zahid, Sıhhat ü Maraz, Muamma
Risalesi, Matlaul-itikad, adlı eserleri ve Türkçe mektupları vardır.
Bağdatlı Ruhî
Sosyal aksaklıkları işleyen Terkib-i Bend’i en önemli eseridir.
17. yy.
Nef’î (1575-1633)
Erzurum doğumludur.
İyi bir medrese eğitimi almıştır.
Şiirde sözün gücüne, yani şairaneliğe önem vermiştir. Ona göre söyleyiş ve ses unsuru son derece önemlidir.
Dili oldukça ağırdır. Arapça ve Farsça kelime ve tamlamaları fazlaca kullanmıştır. Fakat dili akıcıdır.
Divan edebiyatının en önemli kaside şairidir. Şöhretini kasideleri ile
sağlamış, şairaneliğini kasideleriyle ortaya koymuş, kendini en
mübalâğalı şekilde kasidelerinde övmüştür.
Ölçü tanımayan bir şairdir. Överken göklere çıkarır, yerdiğinde de adeta yerin dibine geçirir.
En önemli eseri divanıdır. Siham-ı Kaza eserinde hicivlerini toplamıştır.
Nabî
Hikemî şiirin öncüsüdür. Didaktik şiirleriyle ünlüdür. Yaşadığı dönemin
(gerileme dönemi) etkisiyle toplumun aksayan yönlerinden hareketle öğüt
verici şiirler yazmıştır.
Hayrabat ve Hayriye mesnevileriyle divanı vardır.
18. yy.
Nedim (1680-1730)
“Haddeden geçmiş nezaket yâl ü bal olmuş sana
Mey süzülmüş şişeden ruhsar-ı al olmuş sana”
Lâle devri şairidir.
Bir gazel şairidir. Şarkıda da en önemli isim odur.
Devrin zevkini ve eğlencesini şiirlerinde işlemiştir.
Şiirlerinde zevk, safa, çapkınlık (seviyeli), nükte, zarafet, aşk,
şarap, tabiat, neşe ve musikî bir aradadır. Dinî konulara hiç yer
vermemiştir.
Şiirde divan edebiyatının katı kurallarının dışına çıkarak mahallileşme
cereyanını başlatmıştır. Şiire halk ruhunu, deyimlerini, zevkini,
coşkusunu, İstanbul’u ve İstanbul Türkçesini şiirlerine yansıtmıştır.
Dili yalın, açık, ahenkli ve akıcıdır.
Söz sanatlarını da başarıyla kullanmıştır.
En önemli eseri divanıdır.
Şeyh Galip (1757-1799)
Divan edebiyatının son büyük üstadıdır.
Mevlevî şeyhlerindendir.
Dili süslü ve ağırdır.
Şiirlerinde musiki önemlidir.
Sebk-i Hindî tarzının temsilcisidir.
Başlıca eserleri divanı ve sembolik bir aşk hikâyesi olan Hüsn ü Aşk’ıdır.
Hüsn ü Aşk tasavvufî bir eserdir. Devir nazariyesini, Allah aşkını,
tarikat felsefesini bu eserinde işlemiştir. Hüsn-i mutlak olan Allah’ı
ve onun güzelliğini bulma yolundaki âşığın başına gelebilecekleri
anlatmıştır