| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
12 "biyoloji" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"biyoloji" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Vücudumuz ısısını nasıl ayarlar?

Vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor?

Vücudumuzun ısısını korumasına kış aylarında üzerimize giysiler giyerek biz yardımcı oluyoruz ama sıcak yaz aylarında üzerimizde çıkaracak bir şey kalmayınca vücudumuz ısısını nasıl ayarlıyor? Sıcak yaz aylarında vücudumuz ısısını terleme yolu ile koruyor ve ayarlıyor. Beynimizde terlemeyi düzenleyen özel bir bez var. Adı da ‘hipotalamus’. Ayrıca derimizin altında yumak görünümlü 2 milyon ter bezi ve bu bezlerin her santimetrekaresinde 400 ince kanal var.

Çevre ısısının artması ile beyin, ciltteki ter bezlerini uyarır. Bu ter bezleri de ince kanallar vasıtası ile, deri üzerine gözle görülemeyecek kadar az bir sıvı salgılarlar. Cilt üzerine çıkan bu sıvı buharlaşırken vücudun ısısını da alır. Aynen esen bir akşam rüzgarından, serinletici bir fandan veya kapı önüne dökülen bir sudan sonra duyulan serinlik hissi gibi cilt soğur.

Gözle görülen ve görülmeyen olmak üzere iki çeşit terleme vardır. Nefes verirken bile terleriz. Bu arada çıkan su buharı gözle görülmez. Diğeri de yüzümüzde, ensemizde ve özellikle koltuk altlarımızda yoğun olarak bulunan ter bezlerinin salgıları sonucu oluşan terlemelerdir. Böylece vücudumuzun bir şekilde soğuması sağlanmış olur. Aynı çevre ısısında bazıları rahatsız olur ve aşırı terlerken, bazıları da bir rahatsızlık belirtisi göstermez, hallerinden memnun otururlar.

Kimileri sıcak yaz günlerini severken, kimileri de kapalı, puslu kış günlerini sever. Peki, bunun tıbbi bir açıklaması var mıdır acaba? Tıbbi değilse bile basit bir açıklaması vardır. Her insanın vücut ısısı, daha doğrusu önceden ayarlanmış ortalama vücut ısısı aynı değildir. Vücudu 36 dereceye ayarlanmış bir insan, 38 dereceye ayarlanmış bir insana göre, çevresindeki sıcaklık yükselmelerine daha hassastır. Terleme ve dolaşım sistemlerinin termostat düğmesi daha düşük derecelere ayarlanmış insanlar, düşük çevre sıcaklıklarında kendilerini daha rahat hissederler.

Besin Zinciri nedir - Besin zincirleri - Enerji Piramidi

Yeryüzünde yaşayan tün Canlılar bir besin zincirinin içerisindedirler.Bu zin-cirin, en büyük enerji kaynağı Güneş’tir.Yeşil Bitkiler bu enerjiyi bütün canlılar için besin yapımında kullanırlar.Bu sebeple yeşil bitkiler üretici olarak adlandı-lırlar.

Güneş enerjisi, yeşil Bitkilerin veya üreticilerin besin yapabilmesi için şarttır. Tüketiciler, yeşil Bitkileri yiyen geyik, Antilop, koyun, sığır gibi hayvanlardırlar. Diğer tüketiciler ise geyik ve antilobu yiyen aslan, kaplan gibi hayvanlardır.Bu besin zincirinde enerji, Güneş’ten yeşil bitkilere, yeşil Bitkilerden geyik ve anti-loba ve en sonunda aslana aktarır.

Yeşil Bitkiler Geyik Aslan

Tüm bu organizmalar sonunda ölürler.Çürükçül bakteriler ve mantarlar, ölü organizmalardan artakalanları parçalayarak ayrıştırırlar.Madensel tuzların topra-ğa geri dönmesini sağlarlar.Böylece üreticiler ya da yeşil bitkiler,bu besinleri tekrar kullanabilirler.Böylece besin zinciri tamamlanır.

Dünya’daki bütün besin zincirlerini bir dev örümcek ağına benzetebiliriz.Bir çok hayvan, çeşitli besin Maddeleri ile beslenir.Birçok Bitki ve hayvan, çok farklı türlerdeki hayvanlara yem olabilirler.Sonunda, hepsi çürükçül organizmalar için besin maddesi olur.Sonuçta, birbirini içine alan birçok besin zinciri vardır.Birbi-rini içine alan bu besin zincirleri besin ağı olarak adlandırılırlar.Bu enerji sürekli olarak, yaşayan canlılar arasında yer değiştirecektir.

Enerji Piramidi
Enerji piramidi, yükselen besin seviyelerinden ( basamaklarından )meydana gelir.İlk besin basamağını Fotosentez yoluyla kendi besinlerini üreten yeşil bitkiler oluşturur.bu enerji piramidinin temel basamağıdır.

Bu basamakta, diğer basamakta diğer canlılardan daha çok Canlı vardır. Çün-kü, hemen hemen yaşayan bütün canlılar doğrudan ya da dolaylı olarak yiyecek için yeşil Bitkilere bağlıdır.

Bir enerji piramidinin, yeşil bitkilerden sonraki besin basamağı otla beslenen inek, tavşan gibi hayvanlardan oluşur.İkinci basamağın bireyleri (tavşan,inek) bi-rinci basamağın bireylerini (bitkileri) yerler.Bitkileri yiyenler otçul olarak adlan-dırılırlar.Dikkat edilirse, otçullar yeşil bitkilerden daha azdır.

Otçullar, yaşamları için gereken organik maddeleri, bitkileri yiyerek sağlar-lar.Sonuçta bir otçul, bitkiyi yediği zaman madde ve enerji yeniden şekillenir ve maddenin bir kısmı otçul tarafından enerjiye dönüştürülür.

Enerji piramidinin en üst basamağını etçiller ve hem ot hem et yiyenler oluş-tururlar.Etçiller yalnız diğer hayvanlarla beslenirler.Aslan etçil hayvana örnektir. İnsanlar hem et, hem ot yerler.Dikkat edilirse, bu besin basamağını oluşturan bi- reylerin sayıları, diğer basamaklarda ki bireylerden daha azdır.Sonuçta basamak-lar birbiri üzerinde bir küme oluşturduğunda bir piramit şeklini alır.

Enerji piramidinin amacı; basamaklar arası kullanılabilir enerji miktarının ileri basamaklara doğru azaldığını göstermektedir.Bitkiler, enerjinin büyük bir kısmını yaşamlarını sürdürebilmek için kullanırlar.Enerjinin bir kısmını da diğer basamaktaki otçullar için kullanılabilir hale getirirler.Hücrelerinde depo ederler. Bitkilerden arta kalan enerjiyi alan otçulların sayısı ise bitkilerden bu sebeple daha azdır.

Otçullar bitkilerle beslenir.Bu enerjinin bir kısmını hayatî faaliyetlerde har-carlar.Arta kalanı ise diğer basamaktaki etçiller için kullanılabilir hale getirerek depo ederler.Bunun anlamı en üst basamaktaki, hem etle hem otla beslenenlerin harcayabileceği enerji miktarının diğer basamaklardan daha az olduğudur.En üst basamaktaki canlı grubunun sayısı da bu sebepten dolayı daha azdır.

Günümüzde,piramidin tabanını oluşturan yeşil bitkiler basamağı, gittikçe da-ralmaktadır.Bu daralmanın sebebi kuraklık, don ve insanların bilinçsizce orman-ları tahrip etmeleri, Hava, Su ve Toprak kirlenmesidir.

Sonuçta bütün canlılar ölürler.Onları topraktaki çürükçül bakteri ve mantar-lar ayrıştırırlar.Yapılarındaki madensel maddeler tekrar yeşil bitkiler tarafından

Besin yapımında kullanılır.Madde değişikliği sonucunda enerji, başka bir besin zinciriyle başlayarak yeni enerji piramidini oluşturur.

Zararlı Maddelerin Besin Zinciriyle İnsanlara Geçmesi

Tarımla uğraşanlar,yetiştirdikleri sebze ve meyveleri,parazit Canlıların zarar-ından korumak için ilaçlarlar.Tarım ilaçları sebze ve meyvelerin üzerinde kalır.

Bu sebze ve meyveler iyi yıkanmadan yenilirse, doğrudan yiyen kişi tarafından, sindirim yoluyla alınır.Yağmur ve sulama sularıyla toprağa karışabilir.Bitki kök-leri tarafından, su ile birlikte emilir.Böylece Bitkinin hücrelerine kadar gelip yer-leşir.Bu sebze ve meyveler insanlar tarafından yenilirse, kimyasal zararlı madde-ler o Canlılara geçer.İlaçlı otları yiyen otçullar (koyun-sığır) insanlar tarafından yenilirse dolaylı olarak insanlara ulaşır.İnsanlarda ve hayvanlarda bazı rahatsız-lıklara hatta ölümlere sebep olabilir.
Bilinçsizce ilaçlama yapmak ve bitkilere gereğinden fazla Hormon vermek insan sağlığı açısından zararlıdır.Bu sebeple DDT gibi bazı ilaçların kullanımı Tarım Bakanlığı tarafından yasaklanmıştır.

Enerji Piramidinin Bozulması
Bazen besin zincirindeki canlı türlerinden birinin sayısında aşırı derecede ar-tış görülebilir.Hastalık, Hava şartlarındaki değişme (kuraklık, don vb.) veya kont-rolsüz avlanma gibi sebepler enerji piramidini bozmaktadır.Besin bulamamak ve hastalık sebebiyle etoburlar ölmektedir.Bazı bölgelerde az sayıda otobur bulun-ması sebebiyle bitkiler birbirlerini hızla örterek büyümektedir.

İnsanların kontrolsüz avlanmaları ile yırtıcı kuş sayısındaki azalmalarda, bit-kiler için zararlı olan böcek ve çekirge sayısını artırmaktadır.Bütün bunlar ekolo-jik denge ve enerji piramidinin bozulmasına sebep olmaktadır.

Akciğerin Yapısı - Akciğerin Görevleri

AKCİĞERLER(Pulmones)
Akciğerler göğüs boşluğunda yüreğin sağ ve solunda az çok piramit şeklinde olan solunum organlarıdır. Taban kısımları diyaframın üzerine oturmuştur. Göğüs çeperine bakan yüzeyleri dış bükey, yüreğe bakan iç yüzeyleri ise iç bükeydir. Akciğerlerin dış yüzeyi düzgün ve parlak olup bu parlaklık akciğerleri örten palevranın visceral yaprağındandır. Rengi, yeni doğmuş çocuklarda esmer-kırmızı, gençlerde pembe, ergin ve yaşlılarda ise pembe-mavimtıraktır.İnsan yaşlandıkça akciğerlerin yüzeyinde bir takım pigmentler belirir. Bunlar solunum sırasında akciğerlere kadar giren yabancı cisimleri meydana getirdikleri oluşuklardır.

Akciğerlerin ortalama olarak yükseklikleri,omurga tarafındaki kenarlarında 25cm olup önden arkaya olan kalınlıkları tabanda 16cm ,genişlikleri ise yine tabanda sağ akciğerlerin 10cm,sol akciğerlerin 7cm dir.Yüreğin sol akciğer üzerine yaptığı Basınçtan dolayı bu akciğer küçük kalmıştır.Sağ akciğer,sol akciğerden 1/5 veya 1/6 kadar büyüktür .Ayrıca sağ akciğer karaciğerin sağ lopunun yaptığı kabarıklıktan dolayı sol akciğere nazaran biraz yukarıdadır.Yine bu akciğer üzerindeki iki yarıkla üç lopa ayrılmıştır.Sol akciğer ise bir tek yarıkla iki lopa ayrılmıştır.

Akciğerlerin Hacmi yaşa, şahsa ve cinse göre değişir .Ağırlıkları yetişkin bir erkekte 1300gr olup bunun 700gr mı sağ ,600gr mı sol akciğere aittir .kadınlarda ise sağ akciğer 550gr,sol akciğer 450gr kadardır.İçerisinde Hava bulunan akciğerler daha hafiftir.Yeni doğmuş ölü bir çocuğun akciğerlerinin nefes almamış olduğu suya atılarak anlaşılır.Eğer nefes almış ise Suyun yüzeyinde kalır .Almamış ise suyun dibine çöker.

Akciğerler yumuşak olduğundan parmakla basılınca çökertilebilir.Üzerlerinde fazla Basınç yapılırsa Alveol keseciklerinin yırtılmasından dolayı bir çıtırtı duyulur. Bu taktirde hava kabarcıkları plevranın akciğerleri örten yaprağı Altına gözle görülebilir.Akciğerler kolay yırtılmazlar. Bu nedenle, Alveolleri dolduran Havanın Basıncına mukavemet ederler.

Akciğerlerin Yapısı
Akciğerleri dıştan seroz yapıda olan çift katlı plevra zarı örter.Her akciğerin ayrı bir plevrası vardır. Plevranın dış katı göğüs çeperine yapışmıştır.Bu kat parictal yapıda olduğundan parictal plevra adını alır. Plevranın diğer katı akciğerlerin yüzeyini örter. Buna da visceral veya pulmonal plevra denir. Bu iki yaprak ayrı olmayıp akciğerleri hilus kısmında birbirleriyle birleşirler. Ayrıca bu iki yaprak iç içe olduğundan birbirleriyle sıkı temas halinde olup aralarında plevra boşluğu bulunur. Her akciğerin ayrı bir plevrası olduğundan aynı şekilde her bir akciğerin etrafında ayrı bir plevra boşluğu bulunur. Bu boşlukta akciğerlerin hareketini kolaylaştıran bir Sıvı vardır.

Plevranın göğüs boşluğunu örten parictal yaprağı ,üzerini örttüğü bölgelere göre isim alır.İnce ve saydam olan visceral yaprak ise akciğerlere sıkıca yapışmıştır.Hatta bu yaprak lopcuklar arasındaki hücresel doku ile de irtibattadır.Visceral plevranın serbest olan dış yüzeyi parietal ile temas halinde olup parlak ,düzgün ve kaypaktır.

Akciğerlerin her bir lopu altıgen piramit şeklinde 1cm3 hacminde küçük lopcuklara ayrılmıştır.Lopcukların bazıları akciğerin yüzeyinde,bazıları ise derinliğindedir.Yüzeyde olanlar piramit şeklinde olup tabanları akciğerlerin yüzeyinde çok köşeli olarak görülür.Tepeleri ise hilusa doğrudur.Derinde olan lopcukların şekilleri değişiktir.Her bir lopcuk küçük ve başlı başına bir akciğerciktir.

Lopcukların,üzüm salkımına benzeyen hava keselerine(acinus) ayrılmışlardır.Hava keseleri de ampül şeklinde keseciklere ayrılmıştır.Bütün lopcuklar birbiri üzerine düzensiz bir şekilde yığılmışlardır.Yalnız bunları birbirinden ayıran esnek bir katılgan doku mevcuttur.Yani,her lopcuk kan damarları ve bronşların kolları ile sinirlerden yapılı katılgan bir doku ile çevrilidir.Lopcukların içerisine giren bronş kolları 50-60kadar küçük kollara ayrılır.Çapları 1/10mmolan bu kollara bronşcuk adı verilir.

Bronşcukların yapısında da bronşlarda olduğu gibi iki tabaka bulunur.Bunlardan biri, yine kıkırdak ,kas ve zardan yapılı olan iç tabakadır.Dış tabakada bulunan ve tam olmayan kıkırdakcıkların arsında fibroz bir lam vardır.Bronşcuklardaki kıkırdaklar plaklar,halinde ve gelişi güzel durumdadırlar.Bu kıkırdak plaklar,bronşcukların çapları küçüldükçe seyrekleşir,ve 1mm çapındaki bronşcuklara gelince kıkırdaklar tamamen kaybolurlar ,nihayet ,sadece fibroz bir yapıda olan zar tabakası kalır.Bunun yapısında da kas lifleri bulunur.Mukoza dan ibaret olan iç tabaka bronşcuklar küçüldükçe incelerek Alveoller de tek bir epitalyum tabakasına kadar indirger.

Bronşcuklar muntazam olmayan boşluklara açılırlar.Bu boşluklardan,3mm uzunluğunda 40 mikron genişliğinde birçok kanallar çıkar.Bu kanalların çeperleri girintili çıkıntılıdır.Burada hem birbirine hem de kanal boşluğuna açılan bir takım keseciklerin çapları 0,2-0,3mm,sayıları da 750 milyon kadardır. Alveollerin çeperleri yalın kat epitelden yapılmıştır. Etraflarında Gaz alışverişini sağlayan kılcal damarlar bulunur. Alveollerin toplam yüzeyi 48m2 dir.İçerleri hava ile doludur.Kılcal damarların bu kesecikler etrafındaki toplam yüzeyi ise 150m2 kadardır.Akciğerlerin özgül ağırlığı da 0,5gr/cm3 dür.

AKCİĞER HASTALIKLARI

ZATÜRE(PNÖMONİ)
Pnömoni, akciğerlerin iltihaplı hastalığı olarak tanımlana bilir.bebek ölüm hızının binde yüz dolaylarında,beş yaştan küçük çocuk ölümlerinin tüm ölümlerinin tüm ölümlerin yarısını oluşturduğu ülkemizde hastalığın önemi daha büyüktür.Çünkü,bu ölümlerin en başta gelen sebebi pnömonidir.Herkes her yaşta pnömoniye yakalana bilir.Ama çocukluk yaşlarında daha sık görülür.Ayrıca çocukluk ve yaşlılıkta daha ağır seyreder.

Soğuk, pnömoniyi hazırlayıcı bir faktördür.Bu nedenle pnömoni kış mevsiminde diğer mevsimlerden daha sık görülür.Soğuk bölgelerde de diğer bölgelere oranla daha çoktur. Erkekler ve kadınlar pnömoniye benzer duyarlılıktadır, yani yakalanmalarında fark yoktur. Sosyo- ekonomik durumu iyi olmayan kişilerde hastalık sık görülür ve ağır seyreder.

Aslında pnömoni , teşhisi ve tedavisi kolay bir hastalıktır. Ülkemizde en önemli ölüm sebebi olması , çocuklarda Beslenme bozukluğunu sık görülmesi , pnömoni tanı ve tedavisinde geç kalınmasındandır. Bir başka değişle , pnömoni bebekler için tehlikeli bir hastalıktır, pnömoni şüphesi olanlar özellikle bebekler hekim tarafından muayene edilmelidir.

PNÖMONİ NASIL MEYDANA GELİR?
Pnömoni çok çeşitli etkenlerle meydana gelir.Virüsler,bakteriler,mantarlar,barsak parazitleri,akciğerlere kaçan yağlı Maddeler,besinler ve bazı zararlı maddeler pnömoniye sebep olur.Sayılan bu mikroplar,genellikle hasta ve taşıyıcıların solunum sistemi salgılarında bulunur.Bu mikropların tükürük ,salya ile etrafa yayılması ve sonuçta akciğerlere ulaşması ile de pnömoni meydana gelir.

Mikroorganizmaların akciğerlere ulaşması ayrıca şu yollarla ola bilir.

a)Damlacıklarla:Öksürük,aksırık,konuşma sırasında mikroorganizmayı taşıyan damlacıkların sağlam kişilerin solunum sistemine girmesi.

b)Hava yolu ile:Mikroorganizmaları taşıyan hava ile solunum sırasında.

c)Toza bulaşmış eşyalar ile nömoni mikroorganizmalarından herhangi biri ile bulaşmış,havlu,mendil,bardak,kaşık,çatal vb. eşyaları kullanmakla.

d)Parazitlerle olan pnömoniler ise,kirli içecek ve yiyeceklerle.

e)Vücudun herhangi bir yerindeki bir mikrobun kan veya lenf yolu ile akciğerlere gelmesi şeklinde olabilir.

PNÖMONİNİN BELİRTİLERİ
a)Ateşnömoni genellikle ateşli bir hastalıktır.Ancak bebeklerde,ateş olmadan da hastalık olabilir.

b)Öksürük:Çocuklar ve yetişkinlerde öksürük vardır.Ateş,nezle,öksürük bazen ilk belirtilerdir.Bebekler balgam çıkaramazlar.

c)Solunum Güçlüğüakikadaki solunumun sayısı artmıştır.Bu özellikle bebeklerde belirgindir.Sık soluk alıp verme yanında,solunum hırıltılıdır.Akciğer havalanmasının yetersizliği sonucu dudaklarda syanoz(morarma) görülür.Burun kanatlarının solunuma katılmasından dolayı nefes alırken burun açılıp kapanır,yine solunum sırasında kaburga araları içeri çekilir.

d)Bebekler de,iştahsızlık,emmeme,huzursuzluk,devamlı ağlama,inleme ve soluk renk görülür.

PNÖMONİDEN KORUNMA
Yeterli ve dengeli Beslenmenin sağlanması.
Kişinin hijyen koşullarının sağlanması.
Çocukların boğmaca ve tüberküloz aşılarının yapılması.
Kişide pnömoniyi meydana getiren hazırlayıcı faktörlerin düzeltilmesi ile pnömoniden korunmak mümkündür.
Toplumun sosyo-ekonomik durumunun yükseltilmesi,konut başta olmak üzere hayat şartlarının düzenlenmesi.

PNÖMONİYE KİMLER DAHA KOLAY YAKALANIR
*Küçük bebekler,çocuklar ve yaşlılar;
*Beslenme bozukluğu olanlar,kansızlığı,raşitizmi olanlar,
*Akciğerlerinde kronik bir hastalığı olanlar,
*Bakım yetersizliği olan çocuklar kolay yakalanırlar,
*Doğuştan bazı anomalileri olanlar(akciğer,ağız,kalpte sakatlıklar)

PNÖMONİDE TEDAVİ
Pnömoni evde ya da hastane de tedavi edilebilir.Evde tedavi olan hastalara uygun ısı ve nem’ de ki bir odada yatak istirahatı yapmalıdır.Odada buhar yapılmasının yararlı olduğu unutulmamalıdır.

sigara dumanı başta olmak üzere odada toz ve duman olmamasına özen gösterilmelidir.Hastaya yutması kolay sıvı yiyecek verilmelidir.Hastaya yeterli Protein verilmelidir.

VEREM(TÜBERKİLOZ)
Verem,Robert KOCH tarafından bulunduğu için Koch basili olarak bilinen bir mikrop tarafından meydana getirilen bulaşıcı bir hastalıktır.Ancak,bir kişinin vereme yakalanmasında Verem basilinin yanı sıra,sosyal ve ekonomik şartların da rolü vardır.Çünkü verem kötü çevrede yaşayanlarda ,kalabalık ailelerde,temizlik kurallarına dikkat etmeyen,eğitimsiz kişilerde daha fazla görülür.

Verem,genellikle hava yolu ile bulaşır.Veremlilerin öksürükleri ile saçtıkları damlacıklardaki basiller doğrudan sağlam insanlara bulaşabilir.Havada uzun süre asılı kalabilen her damlacıkta 1-2 adet basil bulunmaktadır.Bu basiller özellikle,sinema,bar,kahvehane gibi loş ve kapalı yerlerde uzun süre asılı olarak kalırlar.Güneş ışığı giren yerlerde ise 1-2 Saat içinde ölürler.Her verem hastası hastalığı yaymaz.Etkili bir tedavi alan hastalar basil yaymazlar.Akciğer dışındaki organlarda da verem olabilir.Fakat buralardaki verem cerahat akıntısı olmuyorsa başkasına bulaşmaz.

Veremin bir diğer bulaşma yolu da verimli ineklerin sütlerinin içilmesi ya da bu sütlerin ürünlerinin yenilmesidir.Ancak bu sütler kaynatılır veya pastörize edilirse Koch basili ölür.

Mikrop vücutta bütün doku ve organlara yerleşip hastalık meydana getire bilir.Ancak,en çok görülen şekli akciğer tüberkilozudur.Veremin belirtileri,hastalığın değişik organ ve dokularda yerleşmesi nedeniyle farklıdır.Ancak en sık görülen akciğer vereminin başlıca belirtileri olarak,öksürük,gece terlemesi,kilo kaybı,iştahsızlık,balgam çıkarma,ateş,göğüs ağrısı sayılabilir.Verem mikrobu beyin zarlarında yerleştiğinde yüksek ateş,baş ağrısı,kusma,ense sertliği gibi menenjit belirtileri meydana gelir.Eklemlerde hastalık yaptığında eklem şişer ve ağrır.

Verem hastalığının teşhisi,klinik muayene,röntgen ve diğer laboratuar tetkiklerine dayanılarak yapılır.Bir tüberkilozun genellikle 5-10 kişiye hastalığı bulaştırdığı kabul edilmekle beraber,teşhisi uzun süre geciken bir hastanın yüzlerce kişiye hastalığı bulaştırması da mümkündür.Ayrıca,hastalığın teşhisi geciktiğinde tedavisi de güçleşir.Bu yüzden hastalığın”erken teşhisi” önemlidir.

TEDAVİSİ
Etkili tüberkiloz ilaçları bulunmadan önce tüberkiloz tedavisi daha çok hastaların temiz havalı yerlerde dinlenme ve beslenmeleri suretiyle bünye dirençlerinin arttırılması esasına dayanıyordu.Ayrıca,hasta dokular hareketsiz duruma getiriliyor veya cerrahi yola çıkarılıyordu.Günümüzde ise,verem haslığının tedavisi,etkili pek çok ilaçla yapılmaktadır.Ancak,veremin tedavisi,diğer bulaşıcı hastalıklardan daha uzundur;aylar,bazen yıllarca sürebilir.düzenli ve yeterli süre tedavi önemlidir.

KORUNMA
a)Verem’ den korunmada,insanların hastalığın mikrobu ile karşılaşmalarını önlemek temeldir.Bunun en etkili yolu ise hastaların erken teşhislerinin yapılıp,düzenli ve yeterli süre,tedavi edilmeleridir.Ancak çoğu zaman hastaların yakın temaslarına hastalığın bulaşması önlenememektedir.Bu yüzden mikrop kapmaları önlenemeyen kişileri ilaçla koruma,bunların yeni hastalık kaynağı oluşturmalarını sağlamak gereklidir.

b)BCG aşısıyla korunmaek çok ülkede kullanılmaktadır.BCG aşısı;sığır tipi tüberküloz basilinin hastalık yapma gücünün zayıflatılmasıyla ilk defa 1923 yılında üretilmiştir.Calmette ve Guerin ‘in geliştirmiş olduğu bu aşının,1940’lı yıllarda yaygın olarak kullanılmasıyla birçok ülkede verem görülme sıklığı azalmıştır.Ülkemizde de vereme karşı,tüm bebeklere doğumdan sonra BCG aşısı yapılmaktadır.Araştırmalar aşının yaklaşık %80 oranında koruyuculuğu olduğunu göstermektedir.Bu koruyuculuğunun devam edip etmediği ön koldan yapılan bir deri testi ile kontrol edilebilmektedir. Bu testin sonucuna göre bazı kişilere BCG aşısının yeniden yapılması gereke bilir.

c)Hastalıktan korunmada,Sağlıklı bir yaşam biçiminin ve yeterli beslenmenin sağlanması da önem taşır.Ayrıca hastalığın belirtileri,bulaşma yolları,tedavi ve korunmada yapılması gerekenler konusunda toplum eğitilmelidir.

BOĞMACA
Boğmaca,solunum yollarında meydana gelen ve çocukluk çağında sık görülen bir hastalıktır.Etkeni boğmaca mikrobudur.Mikrob,hastaların öksürük,aksırığıyla etrafa yayılır.Bu mikrobu alan sağlam kişilerde,7-15 Gün gibi,bir kuluçka döneminden sonra hastalık,kuru,kısa ve geceleri artan bir öksürükle başlar.Öksürük tedaviye rağmen devam eder ve giderek artar.Hafif bir ateş olur.Bir-iki hafta sonra,özellikle geceleri ortaya çıkan,öksürük nöbetleri meydana gelir,bu nöbetler sırasında çocuk bir süre nefes alamaz ,dudakları morarır ve boğulur gibi olur.Bunu sesli ve derin bir soluk alma izler.Genellikle çocuk solunum yolundaki balgamı çıkarıncaya kadar öksürük devam eder ve bu arada sıklıkla kusma olur.Öksürük nöbetleri Günde 8-50 defa olabilir.

Nöbetlerin ağırlığı ve sıklığı,çocuğun sinir sistemiyle de ilgilidir.Bu dönemde boğmacalı çocuğun yüzü ve göz kapakları şiş,gözleri kılcal damarlardaki kanamalardan dolayı kırmızıdır.Öksürük nöbetleri sırasında solunumun yapılamaması ve kanın oksijenlenmesinin bozulmada,beynin zarar görmesine sebeb olacağından bebeklerde önemlidir.Bu dönem birkaç Günden bir aya kadar devam eder.Bundan sonra öksürük nöbetleri hafifler ve sayısı azalır.Öksürük sırasında artık morarma ve kısma olmaz,iştah düzelir.Bu durum 2-6 hafta sürebilir.

BOĞMACANIN TEDAVİSİ
Boğmacanın tedavisi antibiotik denilen ilaçlarla yapılır.Ayrıca hastanın sakinleştirilmesi ve bulunduğu ortamın havasının temiz ve nemli olması tedavi açısından önem taşır.

KORUNMA
Korunma,aşı ile sağlanabilir.Boğmaca,Difteri,Tetanoz karma aşısı,doğumdan sonra,iki aylık çocuklara belli aralıklarla üç defa ve bir yıl sonra da tekrarı(rapel) yapılır.Ayrıca, çok küçük bebekler başta olmak üzere çocukların öksüren hastalardan korunması önemlidir.

Kan Uyuşmazlığı nedir - Kan uyuşmazlığının Tedavisi

Kan uyuşmazlığı genel kanının aksine karı koca arasında değil, gebelik döneminde anne ile karnındaki bebeği arasında söz konusu olabilen normal dışı bir durumdur. Hangi kan grupları arasında ve nasıl bir uyuşmazlık olduğunu anlatmadan önce kan gruplarını tanımlamak gerekir. Kanımızda Oksijen taşımakla görevli kırmızı kan hücrelerinde bulunan Proteinler esas alındığında klasik olarak dört ana kan grubu tanımlanır "A" "B" "AB" ve "O" grubu Bir de "Rh" söz konusudur. Birey, "D" proteinine sahipse Rh Pozitif (+) değilse Rh Negatif (-) olarak ifade edilir. Rh (-) kişilerin vücudunda D Proteini hiç yoktur ve bağışıklık sistemi için tamamen yabancı bir Maddedir.

Normal koşullarda hamilelik döneminde anne ve bebeğin kanları birbirine karışmadan plasenta (eş) aracılığıyla Oksijen, Karbondioksit ve besi öğelerinin karşılıklı alışverişi gerçekleştirilir. Anne Rh (-) bebek Rh (+) ise ilk gebelikte herhangi bir sorun olmaz. Bebek doğarken zedelenen damarlardan bir miktar bebek kanı Rh (-) annenin kanına karışabilir. Böylece annenin bağışıklık sistemi tamamen yabancısı olduğu bir proteinle, "D" proteini ile tanışır ve ona karşı tepki geliştirir. O maddeyi tanımadığı için yok etmek ister. Beyaz kan hücrelerinin D proteinini yok etmek üzere ürettiği -o maddeye özgü- sıvısal maddeleri (antikorlar) kullanarak hedefine ulaşır.

Annenin kanında bir tane bile bebek kan hücresi kalmaz tümü yok edilir. Bu savaş sona erdiğinde geriye "anti-D antikorları" adı verilen sıvısal maddeler ve bunları gereksinim duyulduğunda her an yeniden üretebilecek akıllı beyaz kan hücreleri kalır. İkinci gebelikte çocuk eğer yine Rh (+) kana sahipse annenin kanında hazır bulunan bu sıvısal maddeler (antikorlar) kolayca plasenta (eş) engelini aşarak anne karnındaki bebeğin kanına karışırlar. Bebek kırmızı kan hücreleri yok edilmeye başlanır. Çocuğun kemik iliği karaciğer ve dalağı yok edilen kırmızı kan hücrelerinin yenilerini üretir ve eksilen kanı yerine koyar. Bu aşırı kırmızı kan hücresi yıkımı ve yapımı sürecinde "bilirubin" adı verilen ve fazlası zararlı olan bir madde açığa çıkar, bebekten anneye geçer, annenin karaciğeri tarafından yok edilir. Bebeğin karaciğeri henüz bu maddenin tümünü zehirsizleştirebilecek kadar gelişmemiştir. Eğer üretilen kırmızı kan hücresi miktarı yok edilenden az olursa sonuçta bebek ağır bir Kansızlığa maruz kalır, hatta ölebilir.

Eğer arada bir denge varsa bebek bir ölçüde kansızlıkla doğar veya Sağlıklı olarak dünyaya gelir. Sorun asıl o zaman belirginleşir. Çünkü kan hücreleri hala parçalanmakta, yenileri yapılırken gereken maddeler anneden temin edilememekte, çocuk kendi depolarını kullanmaktadır. Üstelik açığa çıkan sarı boyar madde niteliğindeki "bilirubin" bebeğin karaciğeri tarafından yeterince vücuttan uzaklaştırılamamaktadır. Kanda belli bir düzeyi aşan "bilirubin" göz aklarına, cilde ve sonunda asıl zararını gösterdiği beyin ve sinir sistemine yerleşerek yaşamı tehdit etmektedir. Yenidoğan sarılığının ağır şekillerinde, tedavi edilmeyen çocuklarda adalelerin sertleşmesi, zeka geriliği gibi kimi geri dönüşümsüz sinir sistemi bozuklukları meydana gelmektedir.

Yenidoğan sarılığı olan bebeklerde sarı boyar madde "bilirubin"i vücuttan daha kolay uzaklaştırmak için belli bir dalga boyundaki ultra viyole ışınları kullanılmaktadır. Bebeklerin uygun Sıcaklık ortamı sağlayan küvöz ya da yataklarda ultra viyole ışığıyla tedavisine "fototerapi" denir. Yeterli olmadığında bebeğim göbek kordonundan takılan bir sistemle, uygun bir Rh (-) kanla "kan değişimi" işlemi gerçekleştirilerek yaşamsal tehlike atlatılır. Geç kalınan durumlarda araz kalması olasıdır. Körlük, şaşılık sağırlık felç gibi ..

Mademki kan uyuşmazlığı ve sonuçları bu kadar ağır olabiliyor o halde Rh (-) anneler için koruyucu bazı önlemler alınması gereklidir. Bir anne adayı eğer Rh (-) kana sahipse ilk doğum, kürtaj ya da düşüğünden hemen sonra, bebeğinden kendisine o anda geçmiş olabilecek Rh (+) bebek kan hücrelerine karşı annenin bağışıklık sisteminde tepki oluşmadan önce girişimde bulunulmalıdır. Bunun için özel olarak hazırlanmış bir serum vardır "Anti-D İmmun Globulin". Bu madde doğumdan (ya da düşük veya kürtajdan) hemen sonra anneye kaba etten iğne şeklinde yapılmalıdır. "Anti-D İmmun Globulin" kana karışır, bebekten geçmiş olan Rh (+) kan hücrelerini derhal yok eder. Annenin bağışıklık sistemi ne olduğu anlamadan işlem tamalanır.

Bir süre sonra "Anti-D İmmun Globulin" doğal ömrünü tamamlar ve kanda yok olur. Oysa anne kendisi "antikor" geliştirmiş olsaydı bu sıvısal madde uzun süre kanda kalacak gerekirse onu yeniden üretebilme yeteneği olan beyaz kan hücreleri tarafından eksikliği tamamlanacaktı. Pasif olarak verilmiş olan "Anti-D" için eksikliğin tamamlanması diye bir konu söz konusu değildir. zamanla yok olan "Anti-D İmmun Globulin" bu sayede annenin sonraki hamileliklerinde çocuk için bir sorun oluşturamaz. Yalnız unutulmaması gereken bir konu bu immun globulinin herbir gebeliğin son bulumunda yeniden uygulanmasının gerekliliğidir. Kan uyuşmazlığı genel olarak ilk bebekte sorun oluşturmaz. Sonraki Rh (-) çocuk için zaten bir problem yoktur.

Rh uygunsuzluğu kadar ağır seyretmese de "kan grupları" arasında da uygunsuzluk söz konusu olabilir. Genellikle annenin "O" bebğin "A" "B" veya "AB" olduğu durumlarda meydana gelir. Farklı mekanizmalarla ama aynı aynı prensiplere dayanan süreçler yaşanır. Fakat daha seyrek olarak yaşamı tehdit eden boyutlara ulaşır.

Sonuç olarak Rh (-) olan annelerin Rh (+) doğabilecek çocukları için önceden hazırlıklı olunmalıdır. Eğer anne ve baba her ikisi de Rh (-) iseler genetik kurallarına göre Rh (+) bebekleri olamaz. Eğer anne Rh (-) bab Rh (+) ise çocuk Rh (-) de olabilir Rh (+) de. Bu genel bilgi de göz önünde bulundurulmalı doğum sonrası bebek kan grubu tayin edilmelidir. Anne Rh (-) bebek de Rh (-) ise uygunsuzluk yoktur, anneye anti-D immun globulin yapmak gerekmez. Annenin Rh (+) olduğu durumlarda çocuğun Rh'ı ne olursa olsun Rh uygunsuzluğu olmaz. Eğer anne ve baba her ikisi de "O" grubu kana sahiplerse çocukları mutlaka "O" grubu olur. Bu durumda anne ve bebek arasında grup uygunsuzluğu olamayacağı açıktır.

Anne "O" baba "A" ise çocuk "O" veya "A" anne "O" baba "B" ise çocuk "O" veya "B" anne "O" baba "AB" ise çocuk "A" veya "B" olur ama "O" veya "AB" olamaz. Annenin "A" ya da "B" olduğu, çocuğun "B" ya da "A" olduğu durumlarda uyuşmazlık nadirdir, hafif seyreder. Ayrıca bazı alt kan grubu uygunsuzluklarında, hatta hiçbir uygunsuzluğun olmadığı kimi sıra dışı durumlarda kan uyuşmazlığıyla benzer klinik tablolar görülebilir, yenidoğan sarılığı meydana gelebilir.

Sağlıklı bir bebek dünyaya getirmek için gebelikte sağlıklı ve düzenli izlem ön koşuldur. Anne baba adayları kadın hastalıkları ve doğum uzmanı ile çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanı arasında işbirliği bu sürecin temelini oluşturmaktadır. Uygun bir gebelik yönetimi ve doğuma uzman gözetiminde hazırlık, kan uyuşmazlığı gibi yaşamsal bir sorunun bile kolaylıkla halledilmesini sağlayacaktır

Algler Nedir - Alglerin özellikleri nelerdir

Algler, gerek yapısal olarak gerekse de dış görünüşleri bakımından oldukça farklı görünümdedirler. Yapısal olarak eukaryotik (gelişmiş hücre tipi) ve prokaryotik (basit yapılı hücre tipi) olmak üzere iki büyük gruba ayrılırlar. Buna göre Mavi-Yeşil algler göstermiş oldukları hücre organizasyonları bakımından prokaryot hücre özelliği taşımaktadırlar.

Belirgin bir hücre çekirdeğinin olmaması ve çok basit olan kromatofor yapısındaki pigmentlerin dağılımı ve prokaryotik hücre özellikleri bakımından diğer alglerden ayrılırlar. Dış görünümleri bakımından tek hücreli ve ipliksi formlardan karışık olarak gelişmiş bireylere kadar değişik biçimlerde gözlenebilmektedirler.

Ekolojik olarak algler, karlı alanlar, tamamen buzla kaplı alanlar da bulunabilirler. Fakat % 70′nin dağıldığı asıl yayılım alanı sulardır. Bu ortamlarda organik karbon bileşeklerinin major primer üreticisidirler. Mikroskobik fitoplankton formunda meydana gelebilirler. Makroskobik ve mikroskobik formların her ikisi de kara ve Su hattı boyunca ve bu ortamların her ikisinde meydana gelir. Gövde ya da benzer işlevlere sahip yapıları ile derelerin alt kısımları ve sedimenlere, Toprak partiküllerine ya da kayalara tutunurlar. Yukarıda da belirtildiği gibi buzla kaplı alanlarda bulundukları gibi 70 0C ya da daha yüksek sıcaklıktaki kaynak sularında da yaşayabilirler. Bazıları çok Tuzlu su ortamlarında bile gelişebilirler.

Göllerde ve denizlerde yüzeyden 100 m aşağıda ya da daha düşük ışık yoğunluğu ve yüksek Basınç altında yaşayabilirler. Denizlerde yüzeyden 1 km aşağıda da yaşayabildikleri görülmüştür.

Algler su ortamında primer üretici canlılardır. Yapılarındaki pigmentleri sayesinde Karbondioksit ve Suyu ışığın etkisi ile karbonhidratlara çevirirler, böylece su ortamındaki besin değerinin ve çözünmüş Oksijen oranının artmasını sağlarlar. Sonuçta kendi gelişimlerini sağlayarak besin zincirinin ilk halkasını oluştururlar. Bu şekilde üretime olan katkıları ve üst basamaktaki canlılarla olan ilişkileri açısından önem taşımaktadırlar. Alglerin üretimleri çevresel faktörlerle sınırlanmıştır. Bunlar ışık, Sıcaklık ve besindir. Bu sınırlayıcı faktörler iyileştirilirse, üretim düzeyi artar. Üretim artışının belli bir düzeyi aşmasının doğal bir sonucu olarak da çevresel denge bozulur ve bu gelişeme eutrofikasyon adı verilir.

Eutrofik bir ortamda besin Madde girdisinin fazlalığından dolayı, (özellikle Azotlu bileşikler ve fosfat gibi alglerin gelişimini arttıran bileşikler) alg ve bakteri faliyetleri ile bulanıklık artar ve ışığın Suyun alt kısımlarına geçmesi engellenir. Oksijen dip kısımlarda sınırlayıcı bir özellik kazanır. Bu da bentik bölgede yaşayan Canlılar için ölümle sonuçlanabilir.

İnsan faaliyetleri, evsel, endüstriyel ve tarımsal atıklar son yıllarda ötrofikasyon direkt etkide bulunmaktadır. Bunun yanısıra atmosferden difüzyon ile suya karışan Azot, yağmur sularının alıcı ortamlara taşıdığı besin maddeleri, drenaj yoluyla ortama taşınan maddeler kirlenme sürecini hızlandıran doğal gelişimlerdir.

Eutrofikasyonun sonuçlarından birisi de aşırı alg patlamalarının görülmesidir. Bunun anlamı, fitoplankton (alglerin serbest yüzen formları) populasyonlarının suyun rengini, kokusunu ve ekolojik dengesini bozacak yeterli yoğunluğa ulaşmasıdır. Bunun yanı sıra alglerin aşırı gelişmesi, sucul ortamdaki bir çok Canlı için toksik etkilere neden olduğu için ölümler görülebilmektedir. Örneğin, Dinoflagellatlardan Gymnodinium ve Gonyanlax'a ait türler aşırı çoğalma sonucu, hayvanların sinir sistemlerini etkileyen, yüksek oranda Suda çözünebilen toksik madde üretirler. Diğer patlamalara ise Mavi-Yeşil alglerden Microcystis, Anabaena, Nostoc, Aphanizomenon, Gloeotrichia ve Oscillatoria, Chrysophyte'den Prymnesium parvum neden olmaktadır.

Alglerin sınıflandırılmasında içerdikleri pigmentler, biyokimyasal özellikleri, depoladıkları maddeler ve kamçı gibi organellerinin yapıları ve hayat devreleri göz önüne alınır.

Eşeyli üremeleri, gametlerinin yapı ve biçimlerine göre üç tiptedir: morfolojik olarak aynı, fizyolojik olarak farklı gametlerin birleşmesi izogami olarak tanımlanır. Şekilleri aynı ancak büyüklükleri farklı gametlerin birleşmesine anizogami; küçük ve hareketli bir gamet (spermatozoid) ile büyük ve hareketsiz bir gametin (yumurta hücresi) birleşmesine ise oogami denir.

Divisio Chlorophyta (Yeşil Algler)
Tek hücreli, ipliksi, şeritsi ve elsi tallusa sahip alglerdir. Klorofil a ve b, karotin, lutein ve ksantofil içerirler. Asimilasyon ürünleri nişasta ve yağlardır. Çoğunlukla Ototrof yaşamakla beraber, mantarlarla birlikte liken oluşturan türleri de vardır. Genellikle tatlı (% 90) bazıları da tuzlu sularda yaşarlar. Üremelerinde izo-, anizo- ve oogami görülür.

Scenedesmus, genellikle dörtlü ve sekizli koloniler oluşturan bir cinstir ve besin elde etmek için kültürü yapılan türleri vardır.

Volvox, bu bölümün en iyi tanınan örneklerindendir. Volvox koloni-sindeki bireyler birbirlerine plazma köprüleri ile bağlanmışlardır. Üreme ve asimile hücrelerinin ayrı kutuplarda yer alması, bu kolonideki bireyler arasındaki işbölümünü gösterdiği için dikkat çekicidir.

Hareket halinde bir Volvox kolonisi
Yeşil Alglerin Kavuşur Algler (Conjugatophyceae) sınıfında ise konjugasyon adı verilen özel bir üreme tipi görülür. Spirogyra cinsi bu sınıftadır ve üremesinde karşılıklı gelen iki hücreden birinin içeriğinin diğerine akması ile zigot oluşur. Zigot mayoz bölünme geçirerek yeni bir ipliği oluşturur.

Divisio Chrysophyta (Altın Sarısı Algler)
Tek hücreli ya da koloni oluşturan formları vardır. Klorofil a ve c, b karotin ve ksantofil içerirler. Asimilasyon ürünleri krizolaminarin ve vakuol içindeki yağlardır. Eşeyli ve eşeysiz ürerler. Bu bölümün en tanınmış sınıfı Bacillariophyceae (Diatomae)'dir. Diatomae üyelerinin hücre çeperi iç içe geçmiş iki kapak şeklindedir. Kapaklarında amorf silis birikimi nedeni ile öldükten sonra bulundukları suyun dibinde diatome toprağı adı verilen katmanı oluştururlar. Bu toprak dinamitin ana maddesi olarak kullanıldığı gibi birçok sanayi dalında filtrasyon işleminde yararlanılır.

Uzun, iğne şeklindeki yapıların her biri Cylindrothecia (Silindir kabuklu anlamına geliyor) adı verilen bir diatom, ek olarak belirgin parmak şeklinde uzantılar birer siyanobakter (mavi-yeşil alg olarak adlandırılıyor yanlış bir şekilde), orta kısımlarda oval, hareketli silli (protist) canlılar görülmekte. Büyütme oranı yaklaşık 200.

Divisio. Phaeophyta (Kahverengi Algler)
Çoğunluğu tuzlu sularda yaşayan alglerdir. Çok küçük boyutlu disklerden tallusu 100 metre ya da daha fazla uzunlukta olabilen formlara kadar değişik şekillerde olabilirler vardır. Derin sularda gelişebi-lirler. Hücre çeperleri içte selüloz, dışta pektin içerir. Laminarin ve fukoidin gibi Polisakkarit yapısındaki bileşikler asimilasyon ürünleri arasındadır. Tallusun parça-lanması ya da sürünücü organlar oluşturarak vejetatif üremelerinin yanında eşeysiz üremeleri iki kamçılı zoosporlarla gerçekleşir. Hayat devrelerinde sporofit ve gametofit döllerin birbirine morfolojik olarak benzeyip benzememesi gözönüne alınarak bu bölüm üç altsınıfta incelenir. Ectocarpus gibi izomorf döl almaşı gösteren kahverengi algler Izogeneratae; Laminaria gibi heteromorf döl almaşı gösterenler Heterogeneratae alt sınıfına dahil edilirler. Cyclosporae altsınıfında ise Fucus gibi sporofit neslin hakim olduğu algler bulunur.

Divisio. Rhodophyta (Kırmızı Algler)
Tallusları genellikle ipliksi yapıdadır. Kloroplastları bant veya yıldız şeklindedir. Klorofil ve karotenoidlerin yanında fikoeritrin ve fikosiyanin içerirler. Hücre çeperleri dışta pektin, içte selülozdur. Florideophycidae alt sınıfında hücre içerikleri plazmodezmler (plazma köprüleri) ile birbirine bağlanmıştır. Çok sayıda parazitik ve epifitik (başka Bitkiler üzerinde yaşayan) türleri vardır.

Kırmızı ve Kahverengi Alglerden elde edilen ürünlerin oldukça büyük ekonomik önemi vardır. Alginat, agar agar, karragen gibi adlar taşıyan bu ürünler pastacılık-tan ilaç sanayiine, kozmetikten tekstil endüstrisine kadar çok geniş alanlarda kullanılmaktadır.

Ekonomik Değerleri
Besin maddesi olarak Çoğunluğu Phaeophyceae ve Phodophycea olan 100′den fazla tür içerdikleri Protein, karbonhidrat, vitamin ve Minerallerin varlığından dolayı dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar tarafından besin kaynağı olarak kullanılırlar.

Agar
Kırmızı alglerin hücre duvarlarında bulunan, jelimsi bir özelliğe sahip olan bir polisakkarittir. Bazı algler ve bakterilerle ve birçok fungus'un kültürü için laboratuarda hazırlanan farklı kültür ortamlarında temel olarak kullanılır. Ayrıca önceden hazırlanmış yiyeceklerin paketlenmesi, kabızlığın tedavisi, kozmetik, deri, tekstil ve Kağıt endüstrilerinde kullanılmaktadır (Sharma, 1986).

Carrageenin
Kırmızı alglerin hücre duvarlarından elde edilen başka bir polisakkarittir. Bu madde mayalama, kozmatik, tekstil, boya, endüstrilerinde ve tıp alanında kan pıhtılayıcısı olarak kullanılmaktadır.

Alginatlar
Alginat türevleri ve alginik Asit, kahverengi alglerin hücre duvarlarından extre edilen bir karbonhidrattır. Alginatlar kauçuk endüstrisi, boyalar, dondurma, Plastik dondurucularda kullanılıyorlar. Ayrıca kanamaları durdurmak için alginik Asit kullanılıyor.

Funori
Kırmızı alglerden elde edilir. Kağıt ve elbiseler için yapıştırıcı olarak kullanılır. Kimyasal olarak sülfat ester grubu'n içermesi dışında agar-agar'a benzemektedir.

Mineral Kaynağı Olarak
Bazı yosunlar demir, Bakır, manganez, çinko bakımından zengin kaynaklardır.

Hayvan Yemi Olarak
Phaeophyceae, Rhodophyceae ve bazı yeşil algler besin kaynağı olarak bir çok hayvan yemi için kullanılır. Bunun yanısıra Protozoa, Crustacea'ler, balıklar va diğer sucul Canlıların en büyük besin kaynağı planktonik alglerdir.

Diatomite
Diatomite, diatomların hücre duvarı materyalidir. Diatom kabuklarının üst üste birikmesiyle geniş yüzey alanları oluştururlar. Diatomite'ler, şeker rafinerisi ve bira sanayisi, ısı yalıtımı, temizleme sanayi, Cam bardak fabrikaları'nda kullanılırlar.

Gübre Olarak
Dünyanın birçok sahil yöresindeki yosunlar, fosfor, potasyum ve bazı iz Elementlerin varlığından dolayı gübre olarak kullanılırlar.

Antibiyotikler
Chlorellin adındaki bir Antibiyotik, yeşil alglereden olan Chlorella'dan elde edilir. Ayrıca gram Negatif ve gram Pozitif bakterileri karşı efektif olan bazı antibakterial maddeler Ascophyllum nodosum, Rhodomela larix, Laminaria digitata, Pelvetia ve Polysiphonia'nın bazı türlerinden elde edilmektedir. Bunların yanısıra kahverengi ve diğer alglerden elde edilen bir çok ilaç tıp alanında kullanılmaktadır.

Atıkların Arıtılmasında
Evsel ve endüstriyel kaynaklardan gelen atıklar, çözünmüş ya da askıdaki organik ve inorganik bileşikleri içerir. Bu atıkların temizlenme prosesleri Oksijenli bir ortamda gerçekleşir ve bu oksijenlendirme bazı algler tarafından sağlanır. Ayrıca, temizlenmesi güç olan Azot ve fosfor gibi bileşikler alglerin bulunduğu tanklara alınarak, algler tarafından besin kaynağı olarak kullanılmaları suretiyle ortamdan uzaklaştırılabilmektedirler.

Mikrobiyoloji nedir - Mikrobiyoloji tarihi

Mikrobiyoloji sözcüğü "mikros" "bios" ve "logos" kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Yunanca'da mikros küçük bios yaşam logos bilim anlamına gelmektedir.

Mikrobiyoloji, mikroorganizma adı verilen birçoğu ancak mikroskopta görülebilen küçük canlıları inceleyen bir bilim dalıdır. Mikrobiyoloji mikroorganizmaların özelliklerini, yüksek canlılarla ve birbirleriyle ilişkilerini inceleyen bir bilim dalıdır.

Mikrobiyoloji geniş kapsamlı bir bilim dalı olup birçok dallara ayrılır. Bunların başlıcaları tıbbi mikrobiyoloji Toprak tarım Su mikrobiyolojisi, endüstriyel mikrobiyoloji ve uzay mikrobiyoloji gibi genel alanlar yanında genel mikrobiyoloji, bakteriyoloji, immunoloji, viroloji, parazitoloji ve mikoloji gibi her biri özel bir grubu inceleyen dallardan oluşur.

Tarihçe
Mikrobik hastalıklar eski uygarlık dönemlerinde insanların ilgisini çekmiştir. Eski Mısırlılar leprayı trahomu dizanteriyi bel soğukluğunu, Eski Çinliler çiçeği, Hintliler kolerayı tanıyorlardı. Üç bin yıl önce Filistinliler vebayı ve bu hastalığın farelerle ilişkili olduğunu biliyorlardı. Milattan önce 460 yılında İstanköy'de doğan Hipokrat, kendi adını taşıyan eserinde bulaşıcı hastalıklara yer vermiştir. Daha sonra Bergamalı Galen, sıtma nöbetlerinden söz etmiştir. Zekeria el Razi (M.S.900), yazdığı eserlerinde çicek ve kızamık hastalıklarından bahsetmiş ve bulaşıcı hastalıkları fermantasyona benzetmiştir. Milattan sonra 980-1038 yılları arasında yaşamış İbni Sina, hastalıkları gözle görülemeyecek kadar küçük bazı etkenlerin yaptığına inanmış ve korunmada temizliği esas kabul etmiştir.1546'da Venedikli hekim ve şair Fracastro yayınladığı eserinde hastalık etkenlerinin hasta insanların vücudunda çoğalabildiğini ve sağlam insanlara doğrudan veya Hava ve eşya yoluyla bulaşabildiklerini belirtmiştir.

Mikrobiyoloji tarihine kısaca göz atılırsa 1665 yılında Robert Hooke'un mikroskopla yaptığı incelemeleri kapsayan Mikrographia adlı eseri Hollandalı bir tüccar olan Antoni van Leeuwenhoek'un 1674'de tatlı Suda yaşayan mikroorganizmaların bazılarını, 1680'de maya mantarlarını ve kendi dışkısında Giardia intestinalis olduğu kabul edilen protozoonları belirlemesi dikkati çeker. 1798'de Jenner inek çiçeğini insana bulaştırmak suretiyle çiçek hastalığına karşı koruyuculuk sağlayarak, immunolojinin temelini atmıştır. 1820'de sıtma tedavisinde kinin uygulanmış, 1839'da Davies ilk defa yara dezenfeksiyonunda iyodu kullanmıştır. 1837'de Magendie, önceden yabancı serum injekte edilen köpeklerin, aynı serumun tekrar injeksiyonunda ağır ve hatta öldürücü olabilen şok geçirdiklerini gözlemlemiş, bu olay bağışıklık bilimindeki önemli bir konuya, anaflaktik reaksiyonların varlığına dikkati çekmiştir.

1854'de kolera etkeni, 1873'de Hansen tarafından lepra basili bulunmuştur. 1867'de modern anlamda antisepsinin temelleri atılmıştır. Bu tarihte Lister antiseptik cerrahi üzerine ilk yazısını Lancet dergisinde yayınlamıştır. 1879'da bel soğukluğu hastalığının etkeni olan gonokoklar, Neisser tarafından bulunmuş ve daha sonra Neisseria gonorrhoeae olarak adlandırılmıştır. 1882'de Koch, Verem mikrobunu bulmuş, Ehrlich ise verem mikrobunun boyanma yöntemini tarif etmiştir. 1884 yılında fagositoz olayı tarif edilmiş, Gram kendi adıyla anılan Gram boyama metodunu tanımlamış, Pasteur tarafından Kuduz aşısı bulunmuş, bir yıl sonra da bu aşıyı insana uygulamıştır. 1887 'de Bruce malta ateşinin etkenini bulmuş, Petri kendi adıyla anılan ekim kutularını kullanmıştır. 1890'da Koch tüberkülini tarif etmiştir. 1900 yılında Landsteiner ABO kan grup sistemlerini bulmuştur. 1921 de Calmette ve Guérin 15 yıl süren çalışmaları neticesinde buldukları BCG aşısını dünyaya tanıtmışlardır. 1929 Fleming penisilini bulmuştur. 1931 yılında viruslar tavuk embriyosunda üretilmişlerdir. 1940 yılında Elektron mikroskobu mikrobiyolojide kullanılmaya başlanmıştır.

1941'de anne ile baba arasındaki kan uyuşmazlığına neden olan Rh Antikorları gösterilmiştir. 1944'de Streptomisin bulunmuş, 1952'de Histamin gösterilmiş, 1953 de ölü çocuk felci aşısı yapılmış, 1955'de Canlı çocuk felci aşısı geliştirilmiştir. 1957'de interferon tarif edilmiş, 1965'de hepatit B virusuna ait yüzeyel bir antijen olan "HBS (Hepatitis B surface) Antijeni - o zamanki adıyla Avustralya (Au) antijeni - " bulunmuştur. 1969'da immunoglobulin G'nin yapısı tanımlanmıştır. 1975'de monoklonal Antikorlara ilişkin teknikler geliştirilmiştir ve birçok alanda güncelliğini sürdürmektedir. 1980'de AİDS ile ilgili ilk olgular bildirilmiş, tıp çevreleri ile tüm dünyada bu konu yıllarca süren ve süreceği beklenen ilgi yoğunluğuna hedef olmuştur. Yine aynı yılda, doku ve organ transplantasyonlarında araştırılması gereken doku uygunluk antijenleri (HLA) bulunmuştur

Zehirlenme nedir - Zehirlenmeden sonra yapılması gerekenler

Zehirlenmeler kedi ve köpeğinizin başına gelebilecek en tehlikeli olaylardan birisidir. Zehirlenmenin türüne göre uygulanacak tedaviler farklılık gösterdiğinden mutlaka veteriner hekim müdahalesi gerektirir. Örneğin kimyasal bir Maddeyle zehirlenmede uygulanacak tedavi ile bozuk bir gıdanın alımı sonucu oluşan zehirlenmede uygulanacak tedavi aynı değildir. Ancak sizin yapabileceğiniz basit bir iki müdahale olayın riskini azaltması açısından önemlidir.

Bozuk gıda alımlarında, temizlik maddelerinin yutulması durumunda, fazla miktarlarda ilaç yutulması gibi durumlarda toksik etki yapan maddelerin vücuttan uzaklaştırılması için yapılacak en önemli ilk iş hastanın hemen kusturulmasıdır. Bu amaçla yarım çay bardağı ılık suya 2 çorba kaşığı Tuz atıp bu karışımı içirmeniz onun kolayca kusmasını sağlayacaktır.

Eğer zehirlenmeye neden olan madde kostik etkiliyse yani yakıcı etkisi varsa (örneğin Asitler veya Alkaliler gibi) hastayı kusturmak sakıncalıdır. Bunun yerine hemen veteriner hekime başvurulmalıdır. O size alınan maddenin cinsine göre ne vermeniz gerektiğini söyleyecek veya çağıracaktır. Asit veya Alkali maddeler olarak çamaşır suyu, tiner, deterjanların büyük bir kısmı örnek gösterilebilir.

Zehirlenmeye neden olan maddeyi biliyorsanız özellikle kutusunu yanınıza alarak acilen veterinerinize gitmelisiniz. Bu ilaç zehirlenmelerinde son derece önemlidir çünkü zehirin ne olduğunun bilinmesi eğer varsa kullanılacak antidotun belirlenmesini kolaylaştırır.

Eğer zehirlenme belirtileri (Titreme ve kasılma, koma güç solunum gibi) gezme dönüşü başlamışsa muhtemelen kimyasal bazlı bir zehirdir ve çok kısa bir sürede etki gösterebileceğinden vakit geçirmeden hemen kusturulmalı ve veteriner hekime ulaşılmalıdır.

Evdeki zehirlenme olaylarını en aza indirgeyebilmek için temizlik maddelerini kapalı bir yerde saklamak, fare veya karıncalar için kullanılan zehirlerin ulaşılması mümkün olmayan yerlere bırakılması ve sayılarının bir yere not alınması (bir zehirlenme durumunda bunlar sayılarak ihtimal ortadan kaldırılabilir), kullanılan ilaçların bir dolapta saklanması ve evdeki çöp tenekelerinin açılamıyacak şekilde kullanılması gibi önlemler sayılabilir

Suyun Canlılar İçin önemi nedir - Su Ve Suyun Önemi

Yetişkinlerde vücut ağırlığının yüzde 50-60'ını su oluşturur. Bu oran normal zamanda doğmuş bebeklerde %70'e erken doğmuş bebeklerde %80'e kadar ulaşır. Yetişkinlere oranla çocuğun vücundaki fazla su hücreler arasında ve dolaşım sisteminde bulunur. Çocuklar yetişkinlere oranla vücutlardaki Suyu daha çabuk kaybederler. Kaybedilen suyun yerine konulmaması çocuğun yaşamını tehdit edebilir.

Yaşlılar ve Su
İnsan yaşam evreleri arasında en az suyu yaşlılık döneminde içer. Çünkü insan beyninin yaşlandıkça susuzluk sinyallerini gönderme oranı azalır hatta tümüyle körelir. Oysa yaşlılık döneminde suyun yaşamsal önemi büyüktür.

Sporcuların Su İhtiyacı
Kasların %70'i sudur. Hareket için gerekli olan enerjinin oluşumu suyun bu denli yoğun olduğu bir ortamda gerçekleşir. Su eksikliğinde kaslar tam verimle çalışmazlar.

Yolculuk ve Su
Uçak yolculuğu ve dağ tırmanışları gibi yüksek rakımlarla çıkıldıkça su kaybı oranı artar. Yolculuklarda vücudun kaybettiği suyu hızla geri kazanması gerekir

İÇME SUYU STANDARTLARI
İçme sularının renksiz berrak olması hastalık yapıcı organizmaları zararlı kimyasal Maddeleri ihtiva etmemesi ve agresif olmaması gerekir. Sularda bu şartları sağlamak ve Suda bulunması arzu edilmeyen maddelerin belirli bir seviyenin altında tutmak için çeşitli standartlar geliştirilmiştir. Bunlar arasında dikkate değer olanı Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) tarafından verilen standartlardır.

İÇME Suyunun NİTELİKLERİ
Su kokusuz renksiz berrak ve içimi hoş olmalıdır.
Sularda fenoller yağlar gibi suya kötü koku ve tat veren maddeler bulunmamalıdır. Su tortusuz ve renksiz olmalidir.
Su hastalik yapan mikroorganizma ihtiva etmemelidir.
Suda bulunan vibrio cholera salmonella typhi hepatit virüsü gibi mikroorganizmalar sudan geçerek hastalığa sebep olurlar. İçme sularinin kesinlikle bakteriyolojik kirlilik tasımamasi gerekir.

Suda sağlığa zararlı kimyasal maddeler bulunmamalıdır.
Bazı kimyasal maddeler zehirli etki yapabilir. Arsenik kadmiyum krom kurşun civa gibi. Bunun yaninda baryum nitrat florür Radyo aktif maddeler amonyum klorür gibi maddeler sınır degerlerinin üzerinde sağlığa olumsuz etkileri olan maddelerdir. Aynı zamanda bazıları suya kirli suların karıştığının göstergesidir.

Sular kullanma maksatlarına uygun olmalıdır.
İçme suyu ve sanayide kullanma sularında demir manganez ve sertlik değerleri önemlilik arzeder.
Sular agresif olmamalıdır.

Sularin agresifliği serbest Karbondioksit (CO2) ile bikarbonat (HC03-) iyonunun dengede olmasından ileri gelir. Suların agresifliği boruların korozyonuna sebebiyet verir. Ayrıca boruların aşınması halinde borudan ayrılan Elementler su kalitesinin bozulmasına sebep olur.

BULANIKLIK
Bulanıklık askıda katı madde içeren suların ışık geçirgenliğinin bir ölçüsüdür.

Bulanıklığın nedeni suyun içindeki askıda maddelerden gözle görünecek büyük tortulara kadar her şey olabilir. Kum kil silis kalsiyum Karbonat demir mangan sülfür vb.. gibi maddeler bulanıklığa neden olurlar.

Özellikle nehir sularında yüksek olan bulanıklık yağmurlarla taşınan topraktan veya nehire karışan evsel - endüstriyel atık sulardan kaynaklanır. Ayrıca bu kirlenme sırasında organik maddeler kadar inorganik maddeler de suya karışır. Bu maddelerin bulunması suda bakteri oluşumunu destekler. Bakteri oluşumu da suda bulanıklığı arttırır. Örnegin NP gibi maddeleri kullanan algler büyüyerek suda bulanıklığa sebep olurlar. Aynı zamanda suda Sıcaklık artışı da mikroorganizma faaliyetlerini hızlandırır.

Sonuç olarak bulanıklığın nedeni tamamen inorganik maddeler olabilecegi gibi doğadaki pekçok organik te olabilir.

BULANIKLIĞIN ÖNEMİ
Bulanıklık içme ve kullanma suyu temini için 3 ana nedenle önemlidir

ESTETİK
İçilen suyun mutlaka berrak olması istenir. Çünkü Sudaki bulanıklık Canlı faaliyetlerinin olması ile veya muhtemel bir kirli su karışması ile ilişkilendirilir ve sağlık tehlikesi mevcut olabilir. Bu nedenle içme sularında bulanıklık istenmez.

FİLTRASYON
Bulanıklığın artması suyun filtrasyon maliyetini de arttırır. Yüksek bulanıklık açık kum filtrelerini kullanılamaz hale getirebilir (yikama süreleri kısalır maliyet artar). Yüksek bulanıklık olan sularda kimyasal koagülasyonla bulanıklığa neden olan askıda maddeleri yumaklaştırarak kum filtrelerinde yakalayabiliriz.

DEZENFEKSİYON
Dezenfeksiyonun etkili olabilmesi için dezenfektanın sudaki mikroplarla tam temasının sağlanması gerekir. Ancak özellikle kanalizasyon atıklarındaki patojenler sudaki katı maddelerin içine girerek dezenfektandan kurtulabilmektedirler. Bu nedenle içme suyu olarak kullanılacak sularda bulanıklığın düşük değerlerde olması istenir.

RENK
Sularda renk yapraklar kozalaklı Ağaç meyveleri ağaç ve sebze artıkları gibi organik maddelerin Suyla temasında çözünmeleriyle meydana gelir. Bu Sular pek çok askıda madde ihtiva ederler.

Suya renk veren hücreler tannin hümik Asit ve hümattır (ligninin parçalanmasi ile). Bazan demir suda ferrik humat formunda bulunarak yüksek renk potansiyeli olusturur.

Dogal olarak renk içeren sular Negatif degerliklidir. Bu yüzden trivalent metalik iyonların (demir Alüminyum gibi) koagülasyonu ile renk arıtımı yapılabilir.

Suların organiklerden kaynaklı rengine "gerçek renk" (true color) denir. Bunun dışında özellikle yüzey sularında askıda maddelerden oluşan renk gözlenebilir. Bu da "görünen renk" tir (apparent color).

KOKU VE TAT
Organik madde
Canlı organizmal faaliyetleri
Demir mangan ve korozyonun metalik ürünleri
Fenol gibi endüstriyel atık kirliliği
Klorlama
Yüksek Mineral konsantrasyonu
Çözünmüş gazlardır

Zararli mikroorganizmaların giderilmesinde yani dezenfeksiyonunda çeşitli yöntemler kullanılır. Bunlar kısaca

Klorla arıtım (tek adımlı yöntem)
Klor konsantrasyonu 1 mg/lt olacak şekilde ayarlanır. Burada su tüketime sunulmadan önce yaklaşık 35 Dakika temas süresi sağlanmalıdır.

Klorla arıtım (iki adımlı yöntem)
5-10 mg/lt olacak şekilde dozlama yapılır ve fazla Klor aktif karbon filtre ile alınır.

Ozonla arıtım
Ozon suya enjeksiyonu yapilir.

Ultraviole ile arıtım
Su ultraviole cihazından geçirilir ve ultraviole ışığı bakterileri zararsız hale getirir.

Distilasyon
Su kaynatılır. Genel olarak yukarıdaki faktörlere bağlı tat ve koku problemi içme ve kullanma suları için rahatsızlık vericidir. Bazı organik ve inorganik maddeler (aldehitler ketonlar sülfür içeren organik bileşikler H2SCH4 gibi gazlar) özellikle yeraltı Göl su hazneleri kanalizasyonlar gibi kapalı sistemlerde kötü kokuya sebep olurlar. Koku konsantrasyonunu ifade etmek için asağıdaki terimler kullanılır.

ATC
Kesin Eşik Konsantrasyonu İnsanların %100'ü tarafindan algılanabilen minimum konsantrasyon.

TDN
Eşik Koku Numarası Konsantrasyonu ATC'ye indirebilmek için yapılan seyreltme sayısı.

TLV
Eşik Limit Değeri 40 yıllık çalışma hayatı içerisinde insanların Günde 8 Saat haftada 5 Gün yılda 50 hafta maruz kalabildiği maksimum konsantrasyon.

MAC
Maksimum Müsaade Edilebilir Konsantrasyon:Asla aşılmaması gereken maksimum konsantrasyon.
Ağızda hissedilen tat duygusu ise aslında koku tat ve Sıcaklığın bir bileşimidir. Eger su numunesi belirgin bir koku ve sıcaklık içermiyorsa hissedilen duygu gerçek tat olarak ifade edilir. Demir mangan potasyum Sodyum çinko ve klorür gibi inorganik Tuzlar tadılarak belirlenebilir.
Organik maddelerden kaynaklanan tat ve koku aktif karbon filtrelerle alınabilir. Diğer koku ve tat problemleri

SUDA Azotlu MADDELER

AZOT
Azot doğal dolanımı olan bakteriler tarafından besi kaynagı olarak kullanılan ve kimyasal yollardan değişik oksidasyon kademelerinde bulunan ve sularda sık sık görülen bir parametredir.

Azot Türleri
NH3-N Amonyak Azotu
Org-N Organik Azot
NO2--N Nitrit Azotu
NO3--N Nitrat Azotu

Amonyak (NH3)
Amonyak dogal sularda genellikle amonyum Azotu (NH4) halinde bulunur ki buna serbest veya Tuz halindeki amonyak denir. Sularda amonyak kimyasal ve fiziksel olaylar veya mikroorganizma faaliyetleri sonucunda oluşur. Kimyasal ve fiziksel olaylar sonucunda oluşan Amonyağın sağlığa zararı yoktur. Ancak mikroorganizma faaliyetleri sonucunda oluşan amonyak organik madde kaynaklı olma ihtimali bakımından tehlikelidir. 0.5 ppm'den büyük değerde amonyak kirliliğin belirtisidir.

Nitrit (NO2-1)
İçme suyunda kesinlikle istenmez. Güneş ışığı ve bazı bakteriler nitratları nitrite dönüştürür

Nitrat (N03-)
Azotlu organik bileşiklerin son yükseltgenme ürünleridir. Kuyu sularında nitrat genelde daha fazla bulunur. Özellikle bebeklerde blue-baby denilen hastalığa neden olur. Vücudu morarmaya baslayan bebeklerde bu hastalık ölüme dahi neden olabilir.

Nitratlar suya topraktan geçmiş olabilir. Fakat amonyak ve nitritten kaynaklıysa tedbir alınmalıdır. Çünkü nitritlerin mevcudiyeti suda kirlenmeyi ifade eder. Nitritler yüksek miktarda organik madde ile bulunursa daha büyük bir kirlenme söz konusudur. Amonyak ta bazı bakteri türlerinin çoğalmalarına sebep olur ki bunlar suya kötü koku verirler.

Bu Azot türleri alıcı ortama aşırı miktarlarda verildiklerinde organizmalar tarafından kullanılırlar. Bu alıcı ortam içerisinde ötrofikasyona (alg patlaması sonucu Oksijen azlığı) sebep olur. Biriktirme haznelerinde alg patlamasını önlemek için hazneye giren NPC konsantrasyonlarını azaltmak ve ışığı kontrol etmek gerekir. Ayrıca haznedeki algleri çeşitli kimyasal maddelerle öldürmek te çözüm yollarından biridir. Ancak haznedeki canlı hayatı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Lizozom nedir - Lizozomun yapısı

Lizozomlar yaklaşık olarak 0,5 mikron çapında lipoprtein yapıda bir zarla çevrilidir. İçersinde genellikle sindirimde kullanılan bazı Enzimler vardır. İlk olarak bir farenin karaciğerinde rastlanmıştır, daha sonra Alyuvarlar hariç diğer bütün hayvan hücrelerinde, özellikle vücut savunmasında görev alan akyuvarlarda ve de makrofajların içerisinde daha çok sayıda bulunduğu gözlenmiştir.

Böyle olmasının sebebi makrofajların ve de Akyuvarların vücut içerisinde karşılaştıkları yabancı Maddeleri fagositoz yoluyla içlerine alıp sindirmelerinden kaynaklanır. Bunların dışında Bitki hücrelerinde mantarlarda ve de mayalarda da benzeri organellerin olduğu saptanmıştır. Bakterilerdeyse lizozoma rastlanmamaktadır. Ancak içlerinde bazı sindirim enzimlerine rastlanmıştır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi lizozomlar hücre içindeki sindirimden sorumludurlar. İçlerindeki enzimler çok etkili parçalayıcıdırlar. Fakat lizozomun içersinde inaktif durumdadırlar. Eğer lizozomun zarı delinir ya da yırtılırsa lizozom hüçreyi sindir meye başlar bu olaya “OTOLİZ” denir. Ölümden sonra kokuşmanın olmasının bu olay sonucunda olduğu söylenmektedir .Lizozom Enzimleri ribozomlarda sentezlenerek ya endoplazmik retikulum aracılığıyla doğrudan doğruya ya da golgi aygıtı aracılığıyla dolaylı olarak paketlenerek, yani bir kesecik içerisine alınarak sitoplazmaya verilir, içi tanecikli, lamelli ya da homojen yapıda olabilir.

Lizozomlar hücre içinde yaşlanmış, yıpranmış ya da işlevini yitirmiş organelleri sindirir. Bu olayın nasıl gerçekleştiği henüz çözümlenememiştir. Ancak bazı hücrelerini sindirim kofullarının içerisinde ribozom ve mitokondrilere rastlanmıştır. Fazla A Vitamininin kemiklerdeki ve kıkırdaktaki lizozom enzimlerim serbest bıraktığı ve dolayısıyla kemikleri kırılır bir duruma geçirdiği fakat yeterli miktarlarda da yaşlı hücreleri yok etmeyi sağladığı için genç kalmada yardımcı olduğu saptanmıştır.

Aslında gözle göremediğimiz hücrelerin içerisinde daha küçük bir organel lizozom sürekli hareket içerisinde. Kimi hücrelerin içerisinde sindirim yapıyor, kimisinin içersinde işlevini yitirmiş organelleri yok ediyor, kimisinin de içerisine girmiş olan yabancı ve de zararlı mikro organizmaları yok ediyor. Olaya biraz daha etik yaklaşacak olursak; Bir oraganel düşünün hem bir koruyucu, hem intihar komandosu, hem de bir Azrail gibi görevler yapmaktadır. İşte burada Allah_û Telâlânın insanın yaratırken nasıl bir mükemmellik kullandığına bir daha şahit olmaktayız.

Kemik nedir - Kemiklerin Yapısı


Hemen hemen bütün kemiklerde özellikle de vücuttaki uzun kemiklerde iki farklı yapı bulunur. Kemiğin gövdesi yoğun kemik dokusu içerirken, uçları ince bir kemik katmanından, gözenekli kemik yapısından oluşur. Aslında bu düzenleme, kemiklerin işlevini yerine getirebilmesi açısından oldukça önemlidir. Çünkü kemik ancak böyle bir dizayna sahip olduğu takdirde yoğun baskı altında kalmadan hareket edebilir ve kendisine yüklenen ağırlık ve gerginlik kemik gövdesinden eklemlere aktarılır. Eğer her bölge aynı yapıda olsaydı; kemiklerde esneklik ve sağlamlık gibi özellikler olmazdı.

Vücudumuzu ayakta tutan kemiklerin genel yapısı yanda görüldüğü gibidir. Bu özel tasarım her insanda aynıdır. Bu sayede her insanda kemikler aynı sağlamlığa ve esnekliğe sahiptir. Kemikler Allah'ın kusursuz yaratmasının örneklerinden biridir.

Kemik dokusu, kemik hücreleri ve bu hücrelerin salgıladığı etraflarındaki ara Maddeden oluşur. Kemik dokusunda üç çeşit hücre bulunur. Kemiklerin yapımında rol alan ve şekil almasını sağlayan, kemik içindeki boşlukları oluşturan ve bu boşlukları birbirlerine bağlayarak iletişimi kuran hep bu hücrelerdir.

KEMİKLERE DAYANIKLILIK KAZANDIRAN YAPI
Kemiğin iç yapısı dayanıklılığı nedeniyle bir mikroskobik harikadır. Vücutta oldukça büyük bir alan kaplayıp çok önemli işlevleri olan iskeletin bu kadar hafif, ancak bir o kadar da dayanıklı olmasındaki sır, kemiklerin yapısındadır. Bilimadamlarının bir "mühendislik harikası" olarak adlandırdıkları kemiklerin içleri, hayranlık uyandıracak bir tasarıma sahiptir. Hatta Mühendisler yirminci yüzyılın ikinci yarısında yapımı oldukça zor, uzun ve masraflı olan gökdelen, köprü gibi büyük ve yüksek yapılar için kemiğin yapısına benzeyen bir teknik geliştirdiler.

Kafes sistemi adı verilen bu yönteme göre yapının taşıyıcı elemanları tek parça değil, birbiri içine geçmiş kafes şeklinde çubuklardan oluşmaktaydı. Ancak bilgisayarların yapabileceği karmaşık hesaplarla, kemiklerin tasarımındaki bu yöntem kullanılarak, büyük köprüler ve endüstriyel yapılar çok daha dayanıklı ve daha ucuza inşa edildi.

Kemiklerdeki kafes yapının sağlamlığı mühendisler için de esin kaynağı olmuştur. Kemiğin yapısına benzeyecek şekilde geliştirilen inşaat teknikleri sayesinde çok daha dayanıklı ve ucuz yapılar inşa edilmiştir.

Ancak burada gözardı edilmemesi gereken çok önemli bir nokta vardır. Kemiğin içindeki sistem bu binaların inşasında kullanılan teknikten çok daha komplekstir. Kemikler birbirine zıt gibi görünen iki özelliğe aynı anda sahiptir. Sağlamlık ve hafiflik... Mühendislerin inşa ettikleri binalar ise kullanılan malzeme nedeniyle aynı anda bu iki özelliğe birden sahip değildir. Kemiklerdeki gözenekli ve boşluklu yapı ise onun hafif olmasına neden olmaktadır. Ancak bunun yanında kemikler çok sağlam ve dayanıklıdırlar.

Kemiğin yapısındaki hafiflik ve sağlamlık kriterlerinin Altını bir kez daha çizmekte fayda vardır. Çünkü bu iki özelliğin birarada olması insana çok büyük kolaylıklar sağlarken, tam aksi insan için öldürücü olabilirdi. Kemikler bu özelliklerden yalnızca birine sahip olsalardı, örneğin sağlam olup aynı zamanda ağır olsalardı, tüm iskelet insanın taşıyabileceği ağırlığın çok üzerinde olurdu. Bu ağırlık nedeniyle insanın hareket imkanı azalır, günlük hayatı çok kısıtlanırdı. Ayrıca bu sertlik ve gevrekliğin sonucu olarak en ufak bir darbede kemiklerde kırılma ve çatlama olabilirdi.

Bunun tam aksi olsaydı yani kemikler yine hafif olup, sert olmasaydı bu durumda vücut şu an olduğu şekliyle olmaz pelte halinde bir deri kütlesine benzerdi. Bu haldeyken beyin, kalp gibi hayati öneme sahip birçok organ her an tehlikeye maruz kalırdı.

Üstelik insan vücudundaki kemikler bulundukları bölüme göre farklı özelliklere sahip olurlar. Bütün kemikler esnektir ve dayanıklıdır, ancak bunların oranı birbirinden farklı olabilmektedir. Örneğin göğüs kafesinde, kalp ve akciğer gibi hayati organları koruyacak kadar sağlam olan kemikler, aynı zamanda sürekli olarak akciğerlere Havanın dolmasını ve boşalmasını sağlayacak şekilde genişleme ve büzülme özelliğine de sahiptirler.

Eğer akciğeri koruyan göğüs kemikleri kafatası gibi sert kemiklerden oluşmuş olsaydı, nefes almak neredeyse imkansızlaşır, akciğer her nefes alışımızda bu sert kemikler arasında sıkışır kalırdı. Buraya kadar sıralanmış özelliklerinde de görüldüğü gibi kemiklerdeki tek bir özelliğin dahi ayrıntılı olarak incelenmesi insanın önüne pek çok yaratılış mucizesini çıkarmaktadır. Ancak kemiklerdeki özel yapılar sadece bunlarla sınırlı değildir