| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
20 "biyografi" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"biyografi" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Mimar Sinan kimdir - Mimar Sinanın Hayatı

istanbul Büyükçekmece'de bulunan Mimar Sinan heykeliMimar Sinan Kayseri'nin Ağırnas köyünde doğduğu tahmin edilmektedir. 1511'de Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme olarak istanbul'a geldiği bir söylentiden ibarettir bu konuda hiçbir bilgi yoktur ancak Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan Antropolojik araştırma Türk asıllı olduğunu ortaya çıkarmıştır : mimar olarak Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferine katıldı. 1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Belgrad Seferine Yeniçeri olarak katıldı. 1522'de Rodos Seferine Atlı Sekban olarak katılıp 1526 Mohaç Meydan Muharebesi'nden sonra gösterdiği yararlıklar sebebiyle takdir edilerek Acemi Oğlanlar Yayabaşılığına (Bölük Komutanı) terfi ettirildi.

1533 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın İran Seferi sırasında Van Gölü'nde karşı sahile gitmek için Mimar Sinan iki haftada üç adet kadırga yapıp donatarak büyük itibar kazandı. İran Seferinden dönüşte Yeniçeri Ocağında itibarı yüksek olan Hasekilik rütbesi verildi. Bu rütbeyle 1537 Korfu Pulya ve 1538 Moldavya seferlerine katıldı. 1538 yılında Hassa başmimarı oldu.

Mimar Sinan'ın Mimarbaşılığa Getirilmeden Evvel Yaptığı Üç Eser Dikkat Çekicidir Bunlar
Halep'te Husreviye Külliyesi Gebze'de Çoban Mustafa Külliyesi ve İstanbul'da Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesidir Halep'teki Hüsreviye Külliyesinde tek kubbeli cami tarzı ile bu kubbenin köşelerine birer kubbe ilave edilerek yan mekanlı cami tarzı birleştirilmiş ve böylece Osmanlı mimarlarının İznik ve Bursa'daki eserlerine uyulmuştur Külliyede ayrıca avlu medrese hamam imaret ve misafirhane gibi kısımlar bulunmaktadır Gebze'deki Çoban Mustafa Paşa Külliyesinde renkli taş kakmalar ve süslemeler görülür Külliyede cami türbe ve diğer unsurlar ahenkli bir tarzda yerleştirilmiştir. Mimar Sinan'ın İstanbul'daki ilk eseri olan Haseki Külliyesi devrindeki bütün mimari unsurları taşımaktadır. Cami medrese sübyan mektebi imaret darüşşifa ve çeşmeden oluşan külliyede cami diğer kısımlardan tamamen ayrıdır.

Mimar Sinan'ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklardır. Bunların ilki İstanbul'daki Şehzade Camii ve külliyesidir. Dört yarım kubbenin ortasında merkezi bir kubbe tarzında inşa edilen Şehzade Camii daha sonra yapılan bütün camilere örnek teşkil etmiştir.

Süleymaniye Camii Mimar Sinan'ın İstanbul'daki en muhteşem eseridir. Kendi tabiriyle kalfalık döneminde 1550-1557 yılları arasında yapılmıştır.

Selimiye Camii'nden bir görünüşMimar Sinan'ın en büyük eseri ise seksen yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" diye takdim ettiği Edirne'deki Selimiye Camiidir (1575).

Mimar Sinan Mimarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en büyük çabalarını Ayasofya için harcadı. 1573'te Ayasofya'nın kubbesini onararak çevresine takviyeli duvarlar yaptı ve eserin bu günlere sağlam olarak gelmesini sağladı. Eski eserlerle abidelerin yakınına yapılan ve onların görünümlerini bozan yapıların yıkılması da onun görevleri arasındaydı. Bu sebeplerle Zeyrek Camii ve Rumeli Hisarı civarına yapılan bazı ev ve dükkanların yıkımını sağladı.

İstanbul caddelerinin genişliği evlerin yapımı ve lağımların bağlanmasıyla uğraştı. Sokakların darlığı sebebiyle ortaya çıkan yangın tehlikesine dikkat çekip bu hususta ferman yayınlattı. Günümüzde bile bir problem olan İstanbul'un kaldırımlarıyla bizzat ilgilenmesi çok ilgi çekicidir.

Mimar Sinan 84 cami 52 mescit 57 medrese 7 darül-kurra 20 türbe 17 imaret 3 darüşşifa (hastane) 5 Su yolu 8 köprü 20 kervansaray 36 saray 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 365 eser vermiştir. Büyükçekmece Köprüsü üzerinde kazılı olan mührü şöyledir: Elfakiru Hakir Ser Mimaranı Hassa.

Eserlerinin bir kısmı İstanbul'dadır. 1588'de İstanbul'da vefat eden Mimar Sinan Süleymaniye Camii'nin yanında kendi yaptığı sade türbeye gömüldü.

Mimar Sinan Türbesi istanbul Müftülüğü'nün sütunlu kapısından çıkınca hemen solda iki caddenin kesiştiği noktada Fetva Yokuşu sonunda solda Süleymaniye Camii'nin Haliç duvarının önünde beyaz taşlı sade bir türbedir.

Eserleri Mimar Sinan'ın eserleri 85 cami 52 mescid 57 medrese 75 darülkurra 12 türbe 94 imaret122 darüşşifa222 suyolu kemeri 9 köprü 59 kervansaray433 ev 48 hamamdır. Kabe'nin kubbelerini tamir etmiş Ayasofya'yı onarmış ve iki minare yapmıştır.

istanbul
Tophane-i Âmire Binasının İçinden Kılıç Ali Paşa CamiiSüleymaniye Şehzade Haseki Mihrimah Osmanşah Valide Sultan Bayazıd Kızı Kara Ahmed Paşa Rüstem Paşa Mehmed Paşa İbrahim Paşa Bali Paşa Hacı Evhad Abdurrahman Çelebi Kapıağası Mahmud Ağa Odabaşı Hace Hüsrev Hamami Hatun Defterdar Süleyman Çelebi Ferah Kethüda Drağman Yunus Hürrem Çavuş Sinan Ağa Ahi Çelebi Süleyman Subaşı Zal Mahmud Paşa Nişancı Paşa Şah Sultan Emir Buhari Merkezefendi Çavuşpaşa Camii Turşucuzade Hüseyin Kasımpaşa Azapkapı Sokollu Kılıç Ali paşa Molla Çelebi Ebülfazl Şehzade Cihangir Sinan Paşa Üsküdar Mihrimah Üsküdar Valide Şemsi Paşa İskender Paşa Çoban Mustafa Paşa Pertev Paşa Çatalca Ferhat Paşa

Drağman Yunus Camii Haseki Camii Atik Valide Camii Hadım İbrahim Paşa Camii Sinan Paşa Camii Sokollu Mehmed Paşa Camii Kara Ahmed Paşa Camii Ferruh Kethüda Camii Molla Çelebi Camii Piyale Paşa Camii Mimar Sinan Camii Azapkapı Sokollu Camii Zal Mahmud Paşa Camii Kılıç Ali Paşa Camii Şemsi Ahmed Paşa Camii Nişancı Mehmed Paşa Camii Hacı Evhad Camii Ramazan Efendi Camii Mesih Paşa Camii

Anadolu Sapanca Rüstem Paşa Samanlı Rüstem Paşa Ferhat Paşa izmit Mehmet Bey Kayseri Osman Paşa Hacı Paşa Ankara Cenabi Ahmed Paşa Erzurum Lala Mustafa Paşa Çorum Sultan Alaaddin İzmit Abdüsselam İznik Eski Cami Halep Hüsrev Paşa Manisa Sultan Murat Kütahya Orhan Gazi Kütahya Hüseyin Paşa Bolvadin Rüstem Paşa Karapınar Sultan Selim Şam Sultan Süleyman Hafsa Sokollu Mehmed Paşazade Ereğli Ali Paşa Isparta Firdevs Bey Ulaşlı Memikethüda Gözleve Tatarhan Tırhala Osman Paşa Kayseri Hacı Paşa.

Rumeli Sofya Bosnevi Mehmed Paşa Hersek Sofu Mehmed Paşa Rusçuk Rüstem Paşa Budin Mustafa Paşa Lüleburgaz Sokollu Edirne Haseki Sultan Edirne Selimiye Edirne Mahmud Paşa Edirne Defterdar Mustafa Çelebi Babaeski Ali Paşa.

Mescid Mimar Sinan Müftü Çivizade Üçbaş Şerifezade Mehmed ÇelebiSimkeş Hacegizade Çavuş Çivizade Takkeci Ahmed Hacı Nasuhi Kasap Hacı İvaz Tabak Hacıİbrahimpaşa eşi Bayram Çelebi Kürkçübaşı Kemhacılar Kuyumcular Hersek bodrumuYayabaşı Abdi Subaşı Hüseyin Çelebi Hacı İlyas Duhanizade Kadızade Tüfenkhane Sarayağası Dökmecibaşı arpacıbaşı Hekim Kaysunizade Ahmet Çelebi Yahya Kethüda Hasan Çelebi Süheyl Bey ilyaszade Sarrafbaşı Süleyman Pazarbaşı Memi Kethüda Büyükçekmece Sokollu Hacıpaşa Saraçhane Sarraf Sulumanastır Abdi Kürkçübaşı Şeyh Ferhat.

Türbe Sultan Süleyman Şehzade Mehmed Hüsrev Paşa Sultan Selim ve şehzadeler Rüstem Paşa Ahmed Paşa (Topkapı) Sokollu ve çocukları Siyavuş Paşa Zal Mahmud Şemsi Ahmed Paşa Yahya Efendi Arap Ahmed Paşa Hayreddin Paşa Kılıç Ali Paşa Pertev Paşa Şahıhuban kadın Ahmed Paşa (Yenikapı) Hacı Paşa.

Köprü Büyükçekmece Silivri Meriç Mustafapaşa Marmara Tekirdağ Sokollu Halkalı Odabaşı Haramidere Kapıağası Sinanlı Sokollu Vişegrad Sokollu.Mimar Sinan bu eserlerinde çok başarılıdır.Çoğu hala sağlamdır.

İmaret İstanbul Sultan Süleyman Mekke Haseki Karapınar Sultan Selim Şehzade Medine Haseki Edirne Mustafa Paşa Şam Sultan Süleyman Çorlu Sultan Selim Üsküdar Valide Üsküdar Mihrimah Manisa Sultan Murat Rusçuk Rüstem Paşa Sapanca Rüstem Paşa Lüleburgaz Sokollu Hafsa Sokollu Gebze Mustafa Paşa Bosna Sokollu.

Kervansaray Sultan Süleyman Büyükçekmece Sultan Süleyman Rusçuk Rüstem Paşa Bitpazarı Kebeciler Galata Kurşunlu Bursa Ali Paşa Bitpazarı Ali Paşa Vefa Pertev Paşa Ilgın Lala Mustafa Paşa Sapanca Rüstem Paşa Samanlı Rüstem Paşa Karıştıran Rüstem Paşa Akbıyık Rüstem Paşa Karaman Ereğli Rüstem Paşa Ipsala Hüsrev Kethüda Hafsa Sokollu Lüleburgaz Sokollu Edirne Rüstem Paşa Edirne Ali Paşa.Yapılan bu kervan saraylara gelen yolcular 3 Gün bedava kalabiliyorlardı 3 Günde dinlenmelerine yeterli bir gündür

Mahzen Galata Tersane Topkapı Sarayı Hasbahçe Unkapanı
Medrese Mekke Sultan Süleyman 6 yerde Sultan Süleyman Halıcılar Sultan Selim Edirne sultan Selim Çorlu Sultan Süleyman Şehzade Haseki Kariye Üsküdar Mihrimah Edirnekapı Mihrimah Kadırga Sokollu Eyüp Sokollu Aksaray Osmanşah Validesi Rüstem Paşa Ali Paşa Ahmed Paşa Sofu Mehmed Paşa İbrahim Paşa Sinan Paşa İskender Bey Kasım Paşa Babaeski Ali Paşa Gebze Mısırlı Mustafa Paşa İzmit Ahmet Paşa Esekapı İbrahim Paşa Şemsi Ahmed Paşa Kapıağası Mahmud Ağa Kapıağası Cafer Ağa Ahmet Ağa Müftü Hamid Efendi Malul Emir Efendi Ümmülveled Üçbaş Kazasker Perviz Efendi Fatih Hacegizade Ağazade Yahya Efendi Abdüsselam Bey Tuti Kadı Hekim Mehmed Çelebi Hüseyin Çelebi Emir Sinan Efendi Şahkulu Drağman Yunus Karcı Süleyman Hacıhatun Defterdar Şerifezade Kadı Hekim Çelebi Babaçelebi Kirmastı Sekban Ali Bey Altımermer Mehmed Bey Hüseyin ÇelebiGülfem Hatun Ankara Hüsrev Kethüda.

Darülkurra Sultan Selim Üsküdar Valide Hüsrev Kethüda Eyüp Sokollu Küçükkaraman Müftü Sadi Bosna SokolluMüftü Kadızade.

Darüşşifa Sultan Süleyman Haseki Üsküdar Valide.Hastahene demektir.Günümüzün hastaheneleri görevini yaparr.

Hamam Sultan Süleyman 3 tane Topkapı Sarayında 3 Üsküdar Sarayında Haseki Hasekisultan Üsküdar Valide Karapınar sultan selim Cibali Valide Edirnekapı Mihrimah Lütfü Paşa Galata Sokollu Edirne Sokollu Yenibahçe Kocamustafapaşa Silivrikapı İbrahim Paşa Sulumanastır Kapıağası Beşiktaş Sinan Paşa Fındıklı Molla Çelebi Tophane Kılıç Ali Paşa Fenerkapısı Kaptan paşa Macuncuçarşısı Hafsa sokollu Merkezefendi Nişancı Paşa Hüsrev Kethüda İzmit Çatalca Sapanca Rüstem Paşa Kayseri Hüseyin Bey Sarıgüzel Zeyrek Barbaros Karagümrük Barbaros Tophane Yakup Ağa.

Saray Eskisaray Topkapı Üsküdar Galata Atmeydanı Yenikapı Kandilli Fenerbahçe İskender Çelebi Halkalı Rüstempaşa Kadırgalimanı ve Ayasofya ve Üsküdar ve Halkalı ve Atmeydanı'nda Sokollu Siyavuş Paşa Ali Paşa Ferhat PaşaPertev Paşa Sinan Paşa Sofu Mehmed Paşa Mahmud Paşa Şahıhuban 2 Pertev Rüstem Sinan Paşa Ahmed Paşa Ali Paşa Rüstemçelebi Bosna Sokollu Üsküdar Rüstem Paşa.

Su Kemeri Bend Uzun Mağlova GüzelceMüderrisköy Mağlova Uzunkemer.yunus emre de vardır

Necdet Sakaoğlu kimdir - Hayatı ve eserleri

Çeşm-i Cihan Amasra Mengücekoğulları Divriği'de Ev Mimarisi Köse Paşa Hanedanı gibi monografilerin ve bir dizi makalenin yazarı tarih araştırmacısı 29 Eylül 1939'da Divriği'de doğmuş. Hasan-âli Yücel'in döneminde yapılmış Divriği Atatürk İlkokulu'nu (1951) Nuri Demirağ'ın yaptırdığı ve kendi adını taşıyan ortaokulu (1954) İttihatçı Sivas valisi Muammer Bey'in yaptırttığı şatovari bir öğretmen okulunu (1957) ve en son olarak da İstanbul Çapa'daki kitabesindeki adı Dârül-Muallimat-ı Aliye olan Eğitim Enstitüsü'nü bitirmiş.

1957 yılında Urfa'da Harran'ın yanı başındaki Parapara'da başöğretmen olarak göreve başlamış. Sakaoğlu "Kaç öğretmenin vardı?" diye soranlara "Kendi kendimin başöğretmeniydim" diyor ve o dönemin yönetimini 18 yaşındaki deneyimsiz bir genci çok çok uzaklara atamasından dolayı eleştiriyor. Bu deneyimden sonra Çapa Eğitim Enstitüsü'nü kazanan Sakaoğlu 1961'de buradan mezun olunca Trabzon Öğretmen Okulu'na edebiyat öğretmeni olarak atanmış daha sonra sırasıyla Amasra'da ortaokul-lise öğretmenliği ve müdürlüğü Bakanlık müfettişliği ve Talim Terbiye Kurulu üyeliği görevlerinde bulunmuş. 38 yıllık meslek yaşamının ardından 18 Ocak 1998'de emekli olmuş.

TARİHÇİ OLMAK İÇİN HANGİ OKULLARDA OKUMAK GEREKİR?

32 yıldan beri tarihle ikinci bir uğraş alanı olarak ilgilendiğini ve emekli olduğu için artık bütün vaktini tarihe ayırabileceğini belirten Sakaoğlu tarih yazarlığının okul ve öğrenimden çok ilgiye ve kendi kendini yetiştirmeye bağlı olduğunu vurguluyor.

29 Eylül'de 60 yaşına giren geride kalan 59 yıl için "59 yaş uzun bir tarih süreci" diyor. "Geriye gittikçe kendimi çok farklı bir dünyada buluyorum özellikle de gençlerin kolay algılayamayacakları bir dünyada. İlkçağdaki hayatın pek çok uzantıları bundan 50 yıl önce devam ediyordu. Örneğin kağnı görmek kağnıyla yük taşındığını tahılların tınazların kağnılarla hayvanlarla taşındığını görmek olağandı. Kapımızın önünden deve kervanlarının geçtiğini görürdük. Hatta bir gelenek vardı korku tutmasın diye bizi develerin altından geçirirlerdi.

tarih sevgisinin başlangıcını Divriği'nin ve Sivas'ın tarihsel ortamlarına Sivas Öğretmen Okulu'nun anıtsal ve tarihsel binasına ve tarih öğretmeni Kâzım Dilcimen'e bağlıyor:
"Ben tarihle yakınlaşmamda bu ortamlara ve özellikle de tarih öğretmenimiz tarihçi Kâzım Dilcimen'e borçluyum çünkü berikiler mekân olarak Dilcimen de tarihi anlatırken beni etkiledi. Dilcimen tarihi öyküleştirir biz onun anlattıklarını hikâye olarak dinlerdik. Kâzım Bey'i zevkle dinlerdik her üç dört bilgi aktarımının arasında mutlaka bir fıkra anlatırdı. Şimdi anlıyorum ki merhum bize tarihi sevdiriyormuş."

TARİH DERS KİTAPLARININ SEVİMSİZLİĞİ

Sakaoğlu öğretmenlik deneyiminin de verdiği tecrübeyle liselerde okutulan tarih kitaplarındaki yavanlığın öğrenciyi ilgiye değil ilgisizliğe sevk ettiğini bu durumu tersine çevirmenin yolunun ise yerel tarihe önem verilmesinden ve tarih-edebiyat ilişkisinin kurulmasından geçtiğini belirtiyor ve ekliyor:
"Şayet bizde yerel tarihlere popüler ve sözlü tarih ağırlıklı olarak yeni bir bakış getirilirse zannediyorum ki Anadolu'nun bugüne kadar yazılmayan tarihi pek çok yeni uçlar verecektir. Kaldı ki yerel tarihlerin zenginliğine dayalı Anadolu toplum tarihi yazılmazsa tarihin bu sevimsizliği başkalarının tarihinden alıntılar kuru tarih bilgileri bana göre daha yıllarca sürecektir. Ayrıca tarihle edebiyatın ortak yönlerini unutmamalıyız. Lise kitaplarındaki kuru bilgi stokları gençleri tarihten soğutuyor. Oysa tarihle edebiyatın ilkçağdan beri ortaklığı söz konusudur. Tarih mi edebiyattan doğmuştur edebiyat mı tarihten doğmuştur çözemezsiniz. Çünkü mitoloji hem tarih hem edebiyattır; ikisinin kaynağı birdir. Belgesel tarih yazıyoruz diye edebiyatı üslubu tamamen boşlar da kupkuru yazmaya kalkarsak bunun vereceği fazla bir şey yoktur. Tarihin nakışı olmalıdır ama bunun da dozunu kaçırmamalıdır. Tarih okuyanda kültürel bir doyum sağlamalıdır. Tarih programları yeniden ele alınırken bu iki yön yani hem yerellik hem de tarih-edebiyat ilişkisini unutmamak gerekir."

Sakaoğlu tarihe olan ilgisizliği tarihsel kültür ortamlarının yok edilmesine ve insanların giderek apartman yaşantısına mahkûm edilmesine de bağlıyor:
"Çok yoksul yerlerde yetiştik ama zannediyorum kültürel donanım açısından ta geçmişten gelen süreç ve süreklilik bize bir şeyler aşılıyordu. Biz onun farkında değildik. Bu süreklilik bir yerde kesilmiş kesildiği için de tarih seveni en az olan alan haline gelmiş. Artık mekânlarımız da tarihsel değil. Benim doğduğum büyüdüğüm gittiğim evlerin hepsinde başımı kaldırınca işlemelerle dolu tavanlar görürdüm; sonra dolaplar direkler odalar pencereler vitraylar... Bütün bunları biz dağıttık. Apartman yaşantısı da bizi o tarihî ortamlardan kopardı uzaklaştırdı."

Sakaoğlu ilk yerel tarih çalışmasına özel bir değer veriyor:
"27 yaşındayken Çeşm-i Cihan Amasra'yı yazdım. Şimdi kitap müzayedelerinde satılıyor övünç verici ama tenkit edilecek çok tarafları var tabii. Belirtmek istediğim şu: Şayet ben Amasra'ya atanmasaydım belki tarih araştırmacısı olmayacaktım. Amasra bir tarih ortamıydı. Bastığınız çiğnediğiniz kaldırımlar Cenovalıların döşediği taşlardı; rıhtımlar Romalılardan kalmaydı; kale kapılarında Cenova armalarını görüyordunuz. Fakat daha sonraki yıllarda her yerde olduğu gibi Amasra'da da tahripler oldu. Amasra'nın girişinde Romalılardan kalma Kuş Kayası denen bir dağ anıtı vardır. 'Dağın yüzündeki bu put niye duruyor' diye veya arkasında define varmış kuruntusuyla altına dinamit koyup patlatmışlar yarısı gitmiş. Aşınmış kaldırımların üzerine betonlar döküldü. Yoğun kaçak yapılaşma ahşap evleri doğal ve tarihsel çevreyi tahrip etti. Dört kat beş kat altı kat çirkin binalar yapıldı."

SÖZLÜ TARİHÇİLİK VE BELGELER

Sakaoğlu savaşları antlaşmaları diplomasiyi fetihleri anlatmayı yeterli gören resmi tarihçiliğin ötesinde toplumun halkın sıradan insanların tarihsel serüveninin açığa çıkarılmasında sözlü tarihçiliği önemli buluyor:
"Özellikle 20. yüzyılın ilk çeyreği için o dönemi yaşamış insanlardan alınacak çok bilgi vardı. Örneğin bir Seferberlik yani I. Dünya Savaşı yıllarında toplum tarihi Anadolu halkının seferberlik sırasında yaşadığı serüven ancak bu insanlardan dinlenerek yazılmalıydı. Devlet arşivlerinden alacağınız belgelerle kesinlikle Anadolu'nun Seferberlik Tarihi yazılamayacaktır. Ne yazık ki bu artık pek mümkün değil çünkü o insanlar hayattan çekildiler ve büyük bir boşluk bıraktılar.

Neler yenilir neler içilir yoksulluklar hastalıklar nasıl göğüslenirdi? Ev yapımları kent kasaba köy imarları nelere bağlıydı? Bütün bunları yeterince kayda geçiremedik. Büyük boşluklar karşımızda duruyor ve onun için de sürekli resmi tarih yazılıyor. Enver Paşa yazılıyor hâlâ Talat Paşa yazılıyor; fakat Enver Paşaların Talat Paşaların Cemal Paşaların kararıyla Anadolu'daki milyonların hangi hallerden hangi hallere girdiği bilinmiyor. Savaşları cepheleri yazıyoruz; Kanal Harekâtı Galiçya deyip bırakıyoruz. Oysa bunların gerisine bakmak gerekiyor. Tifüs kolera açlık sefalet her adam başı yol kesen çeteler ekilemeyen araziler hastalıklı insanlar cenazeleri kaldıran kadınlar... Toplum tarihi sürekli göz ardı edilmiş Türkiye'de hâlâ da ediliyor. Sözlü olarak bizlere bunları anlatacak insan bulamayacağımıza göre pek çok şey karanlıkta kaldı gitti."

Bu duruma rağmen karamsarlığa kapılmayan Sakaoğlu özellikle genç tarihçilere bir öneride bulunuyor: "II. Dünya Savaşı yıllarının toplumsal tarihi sözlü tarih verileriyle halen yazılabilir; onu yaşayanlar henüz hayatta bari onu kaçırmayalım. O yıllarda 20'li-30'lu yaşlarında olanlar çok şeyler anlatabilirler."

Sakaoğlu arşiv belgelerinde merkezin formüle ettiği gerçekdışı hukuksal ve yönetsel metinlerin de olabileceğini ayrıca kişisel çıkar ya da kaygılar yüzünden merkeze yanlış bilgiler verilmiş olabileceğini bu yüzden belgelere yüzde yüz güvenmemek gerektiğini belirtiyor. Sakaoğlu'na göre bunda meslek hayatının özellikle bürokrasi ile ilgili olan yönü de etkili olmuş zira resmi yazılarda yalan ve yanlış bilgileri çok görmüş.


Köse Paşa Hanedanı kitabıyla1985 Sedat Simavi Ödülü'nü kazandı.

Sakaoğlu gelen bir soru üzerine arşiv belgelerini ve sözlü bilgileri kullanış tarzını bunlar arasındaki ilişkiyi ve sözlü anlatım ile yazılı belge çeliştiğinde sözlü olana daha fazla güvendiğini şöyle açıklıyor:

"Köse Paşa'da 800 arşiv belgesi 200 de sözlü bilgi kullanmıştım yani arşiv belgeleri dört misli fazla. Gayet tabii sözlü bilgiler arşivlerin vereceği bilgi kadar zengin olamaz. Ama ikisini bir araya getirip müşterek noktaları doğrulamaları kanıtlamaları çelişkileri bulmak zevkli bir uğraşıdır. Olayın başka türlü seyrettiğini arşiv belgesindeki bilginin yanlışlığını bulabilirsiniz.




Örneğin Köse Paşa tarihindeki bir olay: Veli Paşa'yı Kürt kadınlar başına sopalarla vurup öldürmüşler ama Sivas valisi Baba İbrahim Paşa İstanbul'a 'Veli Paşa'yı yakaladım ve idam ettim' diye yazmış. İbrahim Paşa'nın önüne ölüsü getirilmiş o da ölünün başını kestirmiş İstanbul'a vücudunu da Divriği'ye göndermiş. Ben bunu en az yedi-sekiz kişiye teyit ettirdim. 'Babaannemden dinledim öyle anlattı dedemden dinledim öyle anlattı' dediler. Hatta yetinmedim bir de Akçadağlı Hacı Memur diye bir adam buldum o da bana 'Ben de öyle duydum kadınlar öldürmüş derler' dedi. Fakat arşivdeki belgelerin hepsinde Veli Paşa'nın İbrahim Paşa tarafından Arga'da idam edildiği yazılı. Tarihçiye düşen görev 'Sorduğumuz kimselere göre Kürt kadınlar öldürmüş fakat arşiv belgelerine göre İbrahim Paşa idam ettirmiştir' deyip geçmek değildir. Bence bu tarihçilik değil. Asıl tarihçilik burada Veli Paşa'nın nasıl öldürüldüğü meselesine bir nokta koymaktır. İki sağlam sözlü bilgi çoğu zaman resmi belgelerden daha güvenilir olabilir. Çünkü öbüründe sorumluluktan kaçma uyutma göze girme ödül alma kaygıları olabilir. Nitekim Baba İbrahim yazısını gönderdikten sonra II. Mahmud da 'Bu başarından dolayı seni kutlarım. Sana çelenk ve kılıç gönderdim; tazimle karşıla kılıcı kuşan ve saltanatıma dua et' diyor."

Sakaoğlu tarihçinin elindeki belgeye çok yönlü yaklaşarak farklı sorular sorması gerektiğini de II. Abdülhamid'in İstanbul isimli gemisinin demirbaş defterini göstererek açıklıyor:
"Abdülhamid için bir 'Korvet-i Hümayun' alınmış ve adına İstanbul denilmiş. Elimizdeki demirbaş defterinde Bohemya işi kristal takımlar içki takımları yemek takımları porselenler koltuk vs her şey var. İrdelerseniz ne yok biliyor musunuz? II. Abdülhamid'in Müslümanlığının ve halifeliğinin gereği olarak bulunması icap eden ne seccade var ne Kur'an var ne de rahle. Gerçi Abdülhamid bu gemiye hiç binmemiştir ancak binseydi içebilir yiyebilir oturabilir dinlenebilir ama ne Kuran okuyabilir ne de namaz kılabilirdi. Her belge birçok açıdan değerlendirilebilir veya eski bir atasözünde olduğu gibi nasıl bir kasap bir koyundan iki post çıkarmaya uğraşırsa tarihçi de bir belgeden birkaç şey çıkarma savaşı vermelidir."

YEREL TARİHÇİLİK VE YERLİLİK

Daha çok yerel tarih üzerine çalışan Sakaoğlu tarihçinin sağlıklı bir çalışma yapabilmesi için araştırdığı yerle bir bağının olması gerektiğini belirtiyor:
"Yerel tarihler genel toplum tarihine temel oluşturmalıdır. Yerel tarihleri yazanların da yerellikle bağlantıları çok yönlü olmalıdır oranın insanı olmalıdır veya oranın insanı olabilecek derecede orayla kaynaşmış olmalıdır. O yerle çok yönlü bağlantınız yoksa yerel tarihçi olmanız zordur. Divriğili olduğum için Divriği tarihine sıcaklık duydum ve orayla ilgili yaptığım çalışmalarda kolay kolay yanlışlığa düşmedim çünkü her şeyi sorgulayabiliyordum. Örneğin Divriği'de İmam Bey diye tanınan adamı Başbakanlık Arşivi'nde Mir Hüseyin Bey olarak bulmakta güçlük çekmedim."

SAKAOĞLU'NUN MUTFAĞI

Sakaoğlu devlet merkezli tarihten kopamayışımızı bir açıdan geçmişteki müderrislerin kadıların imamların vb okuryazar insanların gündelik yaşamlarını kaleme almamalarından doğan boşluğa da bağlıyor. Bu bağlamda kendi sorumluluğunu her günün sonunda o gün yaşadıklarını tarih yazıcılığı bakışıyla yazdığını açıklıyor.

"1963 yılından beri her gün hiç değilse bir sayfa yazıyorum. En zor anlarımda bile belki ertesi gün tutmak kaydıyla bir şeyler yazıyorum. Şayet sözgelimi Konya Karatay Medresesi'nin müderrisleri de rahlelerindeki bir deftere olup bitenleri şöyle ikişer üçer cümleyle yazsalardı elimizde muazzam kaynaklar olurdu. Bütün kentlerde yaşanan olayları depremleri salgınları afetleri baskınları okuryazar insanlar müftüler kadılar kaleme alsalardı yani şu bildiğimiz kadı sicillerinin dışında biraz daha özgür kent yaşamıyla ilgili not tutma alışkanlığı olsaydı Batı'da örneklerine rastladığımız kaynaklar bizde de olabilirdi. Ben de biraz bu endişelerden dolayı biraz da böyle bir boşluktan dolayı belki 35 yıldır aksatmadan her gün yazmaya çalışıyorum."

Sakaoğlu ayrıca bütün bu zaman boyunca yazılı belgeler yazma kitaplar topladığını belirtiyor.

Cemil Meriç Kimdir - Cemil Meriç'in eserleri nelerdir

Bir aydının yeniden keşfinin ve ölümünden sonra da uzun yıllar eserleriyle yaşamasının pek kolay olmadığı ülkemizde Cemil Meriç Necip Fazıl Erol Güngör Sabri F. Ülgener gibi aydınların pek kolay yetişmediği bir gerçek. Ünlü bir bilim adamını bir ülkenin hizmetine sokmanın bir maddi bedeli vardır. Sözgelimi dünyaca ünlü bir fizikçiyi ülkenizde çalıştırmak isterseniz bunu iyi bir ücretle gerçekleştirebilme şansına sahip olabilirsiniz; ama bir Yahya Kemal’in meydana gelmesi için böyle bir şansınız yoktur. Bugün dilin kısırlaştığı cümlenin haysiyetini kaybettiği kamûsun bir antikacı dükkanındaki eşya gibi kenara atıldığı bir dönemde yetmiş kelimeden oluşan cümleleriyle Necip Fazıl’ın ve üç-dört kelime ile kocaman bir kitabı özetleyen Cemil Meriç’in yokluğunu hissetmemek mümkün mü?

Münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi

Cemil Meriç eserlerindeki kavram zenginliği ve ansiklopedik birikimle eskilerin âlim-i küll dedikleri birçok ilimden nasiplenmiş bir aydın tipini temsil ediyordu. “Ben hayatımda ‘veya’ kullanmadım” diyen bir mütefekkirin kendinden emin ve bir o kadar da iddialı cümleleri tipik bir dirayet mantığını ortaya koyuyordu. Belki de ilk çözmemiz gereken “kavram kargaşası”nı bize ilk fark ettiren Cemil Meriç işte bu dirayetli üslubu ile yıllardır tartıştığımız konuların bize aitliğini ve bizi ne derece ilgilendirdiğini sorgulamakla başlıyordu işe; sonra kavramı her yönüyle ve farklı değer yargılarıyla tartışmaya açıyordu. “İşte tam da bu anlam” derken bizi tekrar arayışa ve nihayet kavramın bize ait değerler ışığında bir yere oturtulması ameliyesine başlıyordu. Sözgelimi “hümanizm”in yaygın olduğu bir dönemde Mevlânâ ve Yunus’un da hümanistliğini tartıştığımız bir sırada o şöyle diyordu:

“Hümanizmin bu kadar sık kullanılışı şüphesiz çağımız için bir ihtiyacın bir arayışın belirtisi. Ne var ki kelimenin rastgele ağza alınması birçok karışıklığa da yol açmaktadır. Edebî Arapçada hümanizmin tam bir karşılığı yok. İnsaniyet’i onun yerine kullanmak âdet olmuş. İnsaniyet insanlık demek. İnsanlık kelimesini hümanizm manasına kullanan bir avuç aydın sadece; belki bir gün daha geniş bir çevre tarafından da kullanılır. Ama yine de kelime iki manalıktan kurtulamayacaktır. Bu ifade zorluğu hümanizm mefhumunun İslamiyet’te geçmişi olmadığını bize açık bir şekilde göstermektedir. (...) Hümanizm en geniş manasıyla insanın müstesna değerini kabul eden anlayış her amelî davranıştır. Bunu söylemekle bir insan-merkeziyetçiliğe mi kaymış oluyoruz? Ne münasebet. Tarif insandışı’nı bütünüyle reddetmiyor ki. Söz konusu olan insanı insanın müstesna değerini gerçek boyutlarıyla kabul etmekten ibaret.

Değerlerimizi yeniden anlamamızı sağladı

İnsanı kendinde olmayan kabiliyetlerle donatarak yüceltmeye kalkışmak saçma. Modern Batı kültürü sık sık bu hataya düşmektedir. İnsanın gerçek haysiyetine saygı göstermek istiyorsak onu bütün büyüklüğü ve bütün sınırları içinde olduğu gibi ele almalıyız. (...) İnsan her şeyin tek ölçüsü olarak kabul edilince bu hümanizm ferdî ve sosyal bir hayat düzeninin adı olur. Tabiatüstü hiçbir gerçeği kaale almayan Tanrı’sız bir hümanizm. Tanrı’yı ya topyekûn agnostik bir tutum için paranaaae alır yahut düpedüz inkâr eder. (...) Tektanrılı bir din olan İslamiyet için de insanın amacı ebediyettir. Kulun hayatı bu dünya ile sınırlı değildir. Ama İslâm arza da damgasını vuracak ve bir mümin olarak insana dünyada yaraşır bir düzen kuracaktır. O da bu yönüyle hümanist.” (C.Meriç Kırk Ambar İletişim Yay. İst. 1998)

Birçok yeri atlayarak aldığımız bu alıntı yazarın bizi dağlardan derelerden geçirerek nihayet düz bir ovaya çıkarmasına tipik bir örnektir. Doğrusu kendi kavramlarıyla düşünemeyen ve başkalarının ortaya koyduğu kavramlarla onlar hesabına kavga eden talihsiz bir neslin bir temsilcisi olarak kendimizi Cemil Meriç’in bu hakikate ustaca uzanan düşünce yolunda bulduğumuzu söyleyebilirim. Sağ sol aydın doğu batı kültür medeniyet gibi pek çok kavramı yerli bir bakışla değerlendiren Cemil Meriç bize Ahmed Cevdet Ahmed Midhat Said-i Nursî Tunuslu Hayreddin gibi değerleri tanıttı. Hind’i Rusya’yı Batı’yı onun kendine has üslubuyla okuduk. Bir memleketin irfanına diline kültürüne hizmetle gözlerine kara sular ininceye kadar uğraşan ve sonra da kitap okutmalarla iç dünyasındaki ışığı çevresine yaymaya devam eden bu büyük mütefekkirin Batı dünyasındaki benzerleri çok daha farklı algılanmış ve değer görmüşlerdir. Sözgelimi Jorge Luis Borges de tıpkı Cemil Meriç gibi bir kitap sevdalısı. Her ikisinin de okumaktan gözlerine kara sular inmiş! Okumaktan dolayı görme yeteneğini kaybeden ünlü yazar Borges 1955 yılında Buenos Aires Milli Kütüphanesi’nin başına getirilince şu şiiri yazmış: “Kimse gözyaşları dökecek kadar alçalmasın ya da sitem etmesin / Allah’ın takdirinin bu yansımasına / O Allah ki böyle olağanüstü bir cilve ile / Karanlık ile kitapları bana birlikte sundu.”

Türk irfanına adanan bir ömür...

Ne büyük bir vefa değil mi? Okumaktan gözlerini yitiren bir aydına sanatçıya devlet büyük bir jest yapıp onu Milli Kütüphane’nin başına getiriyor. Borges de tıpkı Cemil Meriç gibi görme yeteneğini kaybettiği halde kitap okumayı/okutmayı bırakmamıştır. Bir süre önce Arjantin’in başkenti Buenos Aires’in o muhteşem kütüphanelerini gezerken birden Borges’i hatırladım. Annesiyle birlikte büyüleyici güzellikteki kitapçılarda Latince gramer kitabı aradığını canlandırdım gözümde. Annesinin “Ama Jorge ne yapacaksın Latince gramerini artık!” deyişini... Borges’in burada tanıştığı aaagahtar çocuğa akşamları kendisine kitap okumayı teklif edişini... Cemil Meriç’le birbirlerine ne kadar benziyorlar değil mi? Ama bir fark var: Bizim aydınımızın bir “ba’sü ba’del mevt” (ölümden sonra dirilme) manasıyla yeniden keşfi ve değerinin bilinmesi pek mümkün değildir. Cemil Meriç isminin bir kütüphanede üniversitede veya büyük bir araştırma kurumunda yaşaması ne güzel olurdu!..

“Bazen bir kuyuya benziyor hayat; kör pis zehirli bir kuyuya. Boğuluyorum ölüme koşacak mecalim kalmıyor kimseyi görmüyor gözüm. Sevdiklerim yabancılaşıyor. Kitaplar tuğla oluveriyor birden. Dostlarımın sesini tanımıyorum. Varlığım bir tele asılıyor. Bir kâbus bu bir hastalık. Gözlerimi kaybettikten sonra bu kuyuya sık sık düştüm... İstediğini yapamamak sakatlığımdan doğan bir aciz...” (Bu Ülke İletişim 1985 s. 43) diye yakınan bir Cemil Meriç... Gözlerini kaybettikten sonra işsiz kalabileceği endişesini bile taşıyan bir mütefekkir!...

Nesiller onu yeniden keşfetmeli

Borges de körlükten yakınır aslında. Zaman zaman hayatın bir labirente dönüştüğünü söyler: “Hayattaki en basit şeyler çoğu zaman bir nimet gibi gelir insana. Otele yeni gelmiştim. Her zaman olduğu gibi körlerin gözlerine görünen o ışıltılı sisin ortasındaydım bana ayırdıkları belli belirsiz odayı keşfe koyulmuştum. Hiç de düzgün olmayan duvarları yoklayarak eşyaların arasından dolanarak yolumu bulmaya çalışırken kalın yuvarlak bir sütuna rastgeldim. O denli kalındı ki kollarımla sarmaya kalkıştığımda ellerimi arkasında kavuşturamadım. Birden beyaz olduğunu anladım...” (Jorge Luis Borges Atlas İletişim 1995 s. 62)

Dış gözünü yitiren Cemil Meriç iç aydınlığı ile bambaşka dünyalar keşfetmişti. O hayatının sonuna kadar aydın olmanın dayanılmaz mesuliyetini ve haysiyetini taşıdı. Yazdığı eserler hakkında iltifatlar beklediyse de şa’şaalı törenler abartılı övgüler beklemedi. Batı’dan yılın sanatçısı ödülleri falan da almadı. Hatay’a Balkan Savaşı sırasında Yunanistan’dan göç eden bir evlâd-ı fatihandı Cemil Meriç. Bu coğrafyadaki her Türk gibi babası amcaları dayıları Çanakkale’ye Beyrut’a ve Yemen’e dağılmıştı. Her biri bir cephede bir imparatorluk askeri olarak şehit olmuştu. Fransız işgalindeki Hatay’da Fransız eğitim programlarının uygulandığı Antakya Sultanisi’nden mezun olmuştu. Bütün birikimini ve dildeki kabiliyetini ülkesinin genç dimağlarına sır dolu kapıları açmakla geçti. Biz yani bir kördöğüşün kahramanları onun düşüncenin anahtarları olan kavramlar üzerindeki değerlendirmeleriyle kendimize geldik. Her medeniyetin kendine has kavramları olabileceğini ve insanların bir şeyi düşünmeye kavramların mahiyetiyle başladığını bize o fark ettirdi. Umarız ki bahtiyar nesiller onu yeniden keşfedip bir aydının ba’sü ba’del mevtine vesile olurlar. Cemil Meriç’i doğum gününde yeniden saygıyla hatırlıyor ve onu rahmetle anıyoruz

Christopher Wren kimdir?

Christopher Wren (D. 20 Ekim 1632 - Ö. 25 Şubat 1723) 17. yüzyıl İngilteresi'nde yaşamış tasarımcı, gök bilimci, geometri uzmanı ve çağının en tanınmış mimarlarındandır. 1666 Büyük Londra Yangını'nın ardından ortaya çıkan tahribattan sonra, St Paul Katedrali'nin de aralarında bulunduğu 53 Londra kilisesinin yanı sıra birçok kamu binasını tasarlamıştır. Royal Society adını verdiği eğitim akademisini kurmuş ve 1680-82 yılları arasında da başkanlığını yapmıştır. Isaac Newton ve Blaise Pascal yürütmüş olduğu çalışmaların üzerine yeni yorumlar getirmişlerdir.
2 Eylül 1666 tarihinde başlayan ve 3 gün boyunca kentte hüküm süren Büyük Londra Yangını'ndan sonra, 1668 yılında, kentte başlatılan bayındırlık çalışmaları çerçevesinde yıkılmış St Paul Katedrali'nin onarım görevi diğer 52 mahalle kilisesi ile birlikte Christopher Wren'e verildi. Bir önceki katedralin plan ve çizimlerine göre, eski katedralin üzerine bir yenisini inşa etme önerisi 1669 yılında reddedildi. 1670 - 1673 arasında tasarladığı Yunan Haçı biçimindeki çizimlerde çok radikal olduğu gerekçesiyle geri çevrildi. Üçüncü ve kabul gören tasarımın yapımına 1675 yılının haziranında başlandı.
Bunun yanında dönemin İngiltere Kralı II. Charles'ın isteği doğrultusunda Christopher Wren ve Robert Hooke tarafından, yangının almış olduklarını anmak amacıyla bir anıt tasarlandı ve felaketin başlangıç noktası olan Pudding Sokağı'na yakın bir noktaya dikildi.
Wren, 25 Şubat 1723 yılında oğlunun evinde soğuk algınlığı ile başlayan hastalığı ağırlaşınca yaşamını yitirdi. Mimarı olduğu St Paul Katedrali'nin mahzenlerinden birinde, siyah mermer kapaklı bir mezara gömüldü. Mezar taşının üzerine Latince "Lector, si monumentum requiris, circumspice" - (Ey okuyan! Eğer O'nun mezarını arıyorsan çevrene bak) yazılıdır.

Charles Messier kimdir?

Fransızgökbilimci. 1774'te bulutsular ve yıldız kümeleri gibi 45 derin uzay nesnesinden oluşan bir katalog yayımladı. Bu kataloğun hazırlanma amacı, kendisi gibi kuyrukluyıldız avcılarına ve diğer gökyüzü gözlemcilerine, değişmeyen gökcisimleriyle hareketli gökcisimlerinin ayırt edilebilmesine yardım etmekti.
1781 yılında katalog 110 'Messier Nesnesi'ni kapsayacak şekilde genişletildi. M1'den M110'a kadar olan bu tanımlar, günümüzde hala büyük oranda kullanılmaktadır.
Bu katalog, M1 olarak adlandırılmış Yengeç Bulutsusundan, Andromeda'nın yanındaki küçük eliptik bir galaksi olan M110'a kadar gökbilimsel olarak en önemli gökcisimlerinden çoğunu içermektedir. Messier Maraton'larında amatör astronomlar, genellikle şartların daha uygun olduğu mart ayında, bu 110 gökcismini günbatımından gündoğumuna kadar geçen bir gece içerisinde gözlemlemeye çalışırlar.
AydakiMessier Krateri ve 7359 Messier göktaşı, onun şerefine isimlendirilmişlerdir.

Batlamyus kimdir - Hayatı ve yaptıkları

Batlamyus ( .... - .... )


Geç İskenderiye Dönemi'nde yaşamış (M.S. ikinci yüzyılın birinci yarısı) ünlü bilim adamlarından birisi de Batlamyus'tur. Hayatı hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye sahip değiliz. Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylerler. Belki Yunan asıllı bir Mısırlı, belki de Mısır asıllı bir Yunanlıdır. Yunanca adı Ptolemaios'tur, ama harf uyuşmazlığı nedeniyle Ortaçağ İslâm Dünyası'nda Batlamyus diye tanınmıştır.

Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar yapmıştır; ancak en çok astronomideki çalışmalarıyla tanınır. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgilerinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) adlı yapıtında toplamıştır. Bu eserin adı, daha sonra Megale Syntaxis (Büyük Derleme) olarak anılmış ve Arapça'ya çevrilirken başına Arapça'daki harf-i tarif takısı olan el getirildiği için, ismi el-Mecistî biçimine dönüşmüştür; daha sonra Arapça'dan Latince'ye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından, bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır.

Almagest, onüç kitaptan oluşur; Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte Yermerkezli Dizge'nin anaçizgilerini verir; İkinci Kitap, Menelaus'un teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür; Üçüncü Kitap, Güneş'in hareketini ve yıllık süreyi ve Dördüncü Kitap ise, Ay'ın hareketini ve aylık süreyi konu edinir; Beşinci Kitap aynı konularla ilgilidir, Ay'ın ve Güneş'in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar; Altıncı Kitap'ta gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımları incelenir ve Güneş ve Ay tutulmalarına temas edilir; Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan yıldızlarla ilgilidir, meşhur presesyon tartışmasını, Ptolemaios'un durağan yıldızlar katalogunu ve bir gök küresi âleti yapabilmek için gerekli olan yöntem bilgisini içerir; geriye kalan beş kitap ise devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine tahsis edilmiştir ve yapıtın en özgün kısmıdır.

Batlamyus, bu eserinde anaçizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak maksadıyla kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temele alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer'in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer'in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.

Ancak, Yer'in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde muntazam bir şekilde dolandıkları kabul edildiğinde, kuramın bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş'in Yer'e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen hızlı, bazen yavaş hareket etmelerini açıklaması olanaksızdı. Bunun için Batlamyus Yer'i belli bir ölçüde merkezden kaydırmıştır. Klasik astronomide bu düzenek (eksantrik) dış merkezli düzenek olarak adlandırılır. Gezegenlerin gökyüzünde ilmek atmalarını, yani durmalarını ve geriye dönmelerini açıklamak için de, (el) taşıyıcı düzenek adı verilen başka bir düzenek daha kabul etmiştir.

Batlamyus, Almagest'in girişinde trigonometriye ilişkin kapsamlı bilgiler vermiştir; çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan klasik astronomiye ait hesaplamalar, küresel geometriye dayanmaktadır. Batlamyus'tan yaklaşık olarak üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos (M. Ö. 150) açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler cetveli hazırlamıştı; ancak bu konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan, bu cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Bazı yayların kirişlerinin bulunması çok kolaydı ve bu kirişlere ana kirişler adı verilmişti; ama bunların dışındaki yayların kirişlerinin bulunması uzun işlemleri gerektiriyordu. Bu nedenle Batlamyus kirişler cetvelini hazırlarken bir dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin Batlamyus Teoremi'ni (AB . CD + AD . BC = AC . BD) kullanmak suretiyle, açılar toplamı ve farkının kirişlerini (kiriş (A-B), kiriş (A+B), kiriş A/2 , kiriş 2A gibi) bulma yoluna gitmişti.

Batlamyus, coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur. Bu kitap Kristof Kolomb'a (.... - ....) kadar bütün coğrafyacılar tarafından bir başvuru kitabı olarak kullanılmıştır.

Almagest'ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve matematiksel coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli olan bilgilere tahsis edilmiştir; Almagest gibi Coğrafya da derleme bir eserdir; Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hiparkhos, Strabon ve özellikle de Surlu Marinos'tan büyük ölçüde yararlanmıştır.

Coğrafya'nın Birinci Kitab'ı Dünya'nın veya doğrusunu söylemek gerekirse Yunanlılar tarafından bilinen Dünya'nın büyüklüğü ve kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir; İkinci Kitap'la Yedinci Kitap arasında ise tanınmış memleketlerdeki önemli yerlerin, yani önemli kentlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve boylamları verilmek suretiyle Dünya'nın düzenli bir tasviri yapılır; enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dâiresine enlemsel ve boylamsal uzaklıklardan söz eden ilk bilgin Batlamyus'tur; Batlamyus'un enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20* Güney'den 65* Kuzey'e ve en Batı'daki Kanarya Adaları'ndan, bunların yaklaşık olarak 180* Doğu'sundaki bölgelere kadar uzanmaktadır; bunun dışında kalan bölgeler ise Yunanlılar ve dolayısıyla Batlamyus tarafından tanınmamaktadır; söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini olanaklı kılmaktadır ve nitekim bu haritalar belki de eserin eski nüshalarında mevcuttur; çünkü astronomik bilgileri kapsayan Sekizinci Kitap'ta bunlara belirgin atıflar yapılmıştır.

Ancak Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeteri kadar geniş değildir. İklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir. Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca, Yer'in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir. Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak, Batı'ya doğru gitmiş ve Amerika'ya ulaşmıştır.

Aynı zamanda, bu dönemin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı bir koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan bir piramid biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli bir biçimde çıkmasaydı, nesneler bir bütün olarak görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus'un görsel piramid fikri, optikçiler arasında tutunamamış ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni göz önüne alınmıştır. Nitekim kendisinden sonra, İslâm Dünyasında, bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir.

Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve yapmış olduğu ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:

1. Aynalarda görünen nesneler, gözün konumuna bağlı olarak, aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.

2. Aynadaki görüntüler nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkarlar.

3. Geliş ve yansıma açıları eşittir.
(*BOT = *GOT)

Bu prensipler çizim yoluyla yandaki şekilde gösterilmiştir. Buna göre, AY * ayna, G * göz, B * nesne, B' * görüntü, O * ışının aynada yansıdığı nokta, TO * Normal'dir.

Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit bir açıyla yansıdığını gösterebilmek için, üzeri derecelenmiş ve tabanına düz bir ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bu levhaya teğet olacak biçimde bir ışın huzmesini ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların birbirlerine eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, ulaştığı sonucun doğru olduğunu kanıtlamıştır.

Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, Normal'a yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise Normal'den uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.

Nitekim onun bu konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerden bunu açıkça görmek olanaklıdır:

1. Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.
2. Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.
3. Gelme ve kırılma açıları eşit değildir; fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.
4. Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.
Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren kırılma cetvelleri hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.

Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derlenmiş bilgi birikimden yararlanmak suretiyle astrolojiyi de sistemleştirmiştir! Dört bölümden oluştuğu için Tetrabiblos (Dört Kitap) olarak adlandırmış olduğu yapıtında, gezegenlerin nitelik ve etkileri, burçların özellikleri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi astrolojinin sınırları içine giren konular hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş olduğu birikime dayanacaktır.
Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar, bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu kısmen de olumsuz yönde etkilemiştir; bu nedenle astronomi tarihi araştırmalarında astrolojiye ilişkin gelişmelerden de bahsetmek gerekir.

Batlamyus Evren Modeli GenBilim Admin Çarşamba, 12 Temmuz 2006 Batlamyus'un çalışmalarının temelleri Hipparchus'a dayanır, Batlamyus'un 1400 yıl hükümdarlık süren dünya merkezli evren modeli oluşturmasında çok büyük etkisi olmuştur. Batlamyus, Hipparchus'un 850 yıldız içeren yıldız kataloğunu 1022 yıldıza çıkarmıştır. Bu arada gezegenlerle de ilgilenen Batlamyus, Aristoteles'in dönen kürelerinin, gezegenlerin hareketini ve parlaklıklarının değişiminin nedenini açıklamakta yeterli olmadığını fark etmiştir. Bu durumu düzeltmek için gezegenlerin Dünya etrafında dolanırken aynı zamanda da Dünya merkezli çember üzerinde dairesel bir hareket (epicycle) yapmaları gerektiğini düşünmüştür. Böylece gezegenler Dünya'dan farklı uzaklıklarda bulunabilecekti ve buna bağlı olarak parlaklık değişimlerinin nedeni de anlaşılmış olacaktı, çünkü gezegen uzaklaştıkça parlaklık azalacak yaklaştıkça ise artacaktı. Aynı zamanda gezegenlerin farklı hızlarda hareket etmesi de açıklanmış oluyordu.
İyi bir matematikçi olan Batlamyus, ortaya koyduğu modelin gözlemlerle karşılaştırıldığında tam bir doğruluktan uzak olduğunu fark edip bu durumu düzeltmek için Dünya'yı merkezden biraz dışarı yerleştirmiştir. Günümüzde gezegenlerin yörünge düzlemlerinin elips olduğu bilinmektedir.
Batlamyus. Dünya'yı merkezinin dışına taşıyarak bir bakıma elipse yakın bir yörünge önermiş oluyordu. Batlamyus, yörüngelerin elips olduğunu kabul etseydi, modelinin daha basit ve gözlemlere daha uyumlu olacağını biliyordu ama inançları doğrultusunda hareket ettiğinden dolayı dairesel yörüngelerde ısrarcı davrandı.
Aristoteles, dairesel hareketin en kusursuz hareket olduğunu savunmuştur ve Batlamyus da bu geleneğin izinden gitmiştir. Rönesans'a kadar geçerliliğini korumuş kilisenin desteğini almış olan bu model Kopernik Devrimi ile son bulmuştur.

Raziye Begüm Sultan Kimdir?

Dehli sultanı. Babası Şemseddin İltutmuş, annesi Terken Hatundur. Sultan Şemseddin İltutmuş tarafından, 1232 yılında Dehli tahtına veliaht tayin edildi ve devlet adamları da bîat etti. İltutmuş'un iki oğlu varken, kızı Raziye Sultanı Dehli tahtına veliaht tayin etmesi; aklı, zekası, halkın sevmesi ve saraydaki idarî hareketlerindendir. Fakat babasının 1236'da vefatıyla, kardeşi Rükneddîn Fîrûz Şah, Dehli Sultanı îlan edildi. Fîrûz Şahın devlet idaresiyle alakadar olmaması üzerine, tahttan indirilip, Raziye Begüm, Dehli Sultanı oldu.

Raziye Begüm Sultan, 1236'da Dehli tahtına sahip olunca, babasının hastalığı ve kardeşi devrinde ihmale uğramış ve ortadan kakmış an'ane ve adetleri tekrar canlandırdı. Ülkede adil bir îdare kurup, ihtiyaç sahiplerine cömertçe ihsanlarda bulundu.

Raziye Sultanın saltanatı devrinde, Hindistan'daki Rafizîlerden Karmatîler ve Mülhidler zümresi faaliyetlerini arttırdı. Bozuk din mensubu Karmatî ve Mülhidler, Nur-Türk liderliğinde isyan edip, Sind bölgesinden, Con ve Ganj nehirleri kıyılarından gelerek, Dehli'de toplandılar. Nur-Türk'ün, Ebû Hanîfe ve İmam-ı Şafiî hazretleri ile mezhep mensuplarının aleyhinde bulunmaları, sapıkların Cuma Günü Dehli'deki Cami-i Mescid'e, Muizzi Medresesine silahla girmeleri ve katliam yapmaları üzerine, tedbir alındı. asî Karmatîler, ordunun ve halkın desteğiyle Nur-Türk ve pek çok taraftarı öldürüldü. Dehli, asîlerden ve bozuk din mensuplarından temizlenerek, emniyet ve huzur sağlandı.

Raziye Sultan, 1238 yılında Gvalyar Seferine çıktı. Gvalyar'da ordu ve ihtiyaç sahiplerine bol bahşiş ve ihsanlarda bulunup, hediyeler dağıttı. Görev vermede hassasiyetle hareket edip, kıymetli alimleri Dehli'deki Nasıriyye Medresesine tayin etti.

Raziye Begüm Sultanın hükümdarlığını, Türk asıllı kumandan ve beyler çekemeyerek, 1240'ta tahttan indirip, kardeşi Behram Şahı Dehli Türk Sultanlığına getirdi. Raziye Begüm Sultan ise, hapsedilmek üzere Taberhinde Kalesine gönderildi. Buradayken, Melik İhtiyarüddîn Altuniyye ile evlenen Raziye Begüm, büyük bir kuvvetin başına geçti. Nitekim Melik Altuniyye'nin birlikleri yanında Gakhar, Catvan ve diğer yerlilerden topladığı askerlerle, 1240'ta harekete geçerek, Dehli tahtını tekrar ele geçirmek üzere hareket etti. Dehli'den Melik İzzeddîn Muhammed Salari ve Melik Karakuş da Raziye Begüm Sultanın kuvvetlerine katıldı.

Behram Şahın ve Raziye Begüm Sultanın orduları Kaytal'da karşılaştı. Mağlup olan Begüm Sultan, esir olmamak için savaş meydanından uzaklaştı. Hindû bir rençber, Raziye Sultanı, zîneti için öldürüp, tarlaya gömdü. Hindû rençber, mücevherlerle işlenmiş elbiseleri satarken, çarşıda yakalandı. Soruşturmalar netîcesinde Raziye Begüm Sultanın mezarı bulundu. Raziye Begüm Sultan, bozuk din mensuplarına karşı mücadele ettiğinden ve adil, cömert ve cesur olduğundan, alimler ve Dehlililer tarafından kendisine çok hürmet edilirdi. Cesedi tarladan çıkarılarak, muhteşem bir dînî merasimle defnedilip, Con Nehri kenarındaki mezarının üstüne türbe yapıldı.

Raziye Begüm Sultan, Türk İslam tarihinde ender rastlanan, ilk kadın sultandır. Batıdaki nümûnelerinin dışında, Ahlaksızlığa ve saray entrikasına düşmeden hükümdarlık yapıp, devlete ve millete çok hizmet etti. Adaleti, cömertliği, ilme, alimlere ihsanı ile meşhurdur. Dehli'de kestirdiği paralarda “Umdetü'n-Nisvan Melike-i Sultan Raziye binti Şemseddîn İltutmuş” diye yazılıp, “Raziyetü'd Dünya ve'd-Dîn” ve “Belkıs-i Cihan” unvanlarını taşıyordu. Raziye Begüm Sultan giyimine çok dikkat eder, erkek elbisesi hiçbir zaman giymez ve yüzüne de nikap takardı.

Johann Gregor Mendel kimdir?

Gregor Mendel, gençliğinde okumak istediği üniversitelere kabul edilmedi veya kabul edildiklerini de okuyamayarak yarıda bıraktı.
Bitiremediği üniversitenin profesörlerinden biri onun hakkı da şunu yazmıştı: "Mendel'de, bir bilim adamı için gerekli olan berrak düşünebilme yeteneği yok."
Fakat Gregor Mendel, daha son genetik biliminin kurucusu olarak tarihe geçti...

Bilim adamı denildiğinde çoğunlukla gözümüzde laboratuarında çalışan beyaz önlüklü, gözlüklü bir tip canlanır. Oysa bilim adamı aslında içinde bulunduğu şartların gereğince hangi ortam olursa olsun durmaksızın araştıran,içinde hiç bir zaman yenemeyeceği bir araştırma arzusu barındıran bilinçtir.Bu bilinç özünden gelen sesi duyduğu sürece arayacak, arayacak,arayacaktır. Ne zaman biter araştırma arzusu yerini dünyasal hırslar,kaygılar ve hatta kibir hali alır o zaman araştırma biter,o zaman bilim aşkı da biter, hazır ve ilerlemeyen bilgi haline dönüşür. İşte o an bilimin kaybıdır, durağanlığın,cehaletin ve körlüğün ise haykırma anıdır.İşte bu bakımdan günümüzde özellikle gelişmesini tamamlayamamış ülkelerde çok sık görülen bu "Bilgi adam"larının fark edilmesi ve "Bilim adamı"yla arasındaki farkların görülmesi açısından Genetik biliminin Kurucusu Gregor Mendel'in hayatını sunuyoruz.
Gregor Mendel, Avusturya imparatorluğu dahilinde yer alan Çekoslovakya'da yoksul bir köylü olarak dünyaya gelir.Kırsal kesimde halen feodal sistem yürüdüğünden yoksul ve topraksız köylüler için ırgatlık yapmaktan başka seçenek yoktu.Tek kurtuluş seçeneği olabilecek eğitim de sadece ilkokulla sınırlıydı, daha ilerisi ise paralı olduğu için bir köylü için hayal bile edilmesi imkansızdı.

Bu şartlar altında yaşayan Gregor'un en olası geleceği bir rençber olmaktan öteye gidemiyordu. Ne var ki Gregorun ilkokulda gösterdiği olağanüstü yeteneği ve öğretmenlerinin de ısrarıyla ailesi ortaöğretimi için destek verir. Ortaokulda botaniğe ilgisini keşfeden Mendel, bu konuda çalışmalarını sürdürebileceği bir mekan aramaya başlar. Kız kardeşinin çeyiz parası bunu karşılamak için çok yetersizdir, burs olanağı da olmadığı için tek şansı kalıyordu; manastıra girmek...

Botanik müzesi, bahçe bitkileri ve geniş kütüphanesiyle ünlü Brünn Manastırını seçti. Buradan 25 yaşında papaz ünvanını alan Mendel'in artık tek amacı vardı, daha geniş araştırma olanakları bulabileceği bir ortaokula öğretmen olarak girmek... Mülakat için girdiği kurulla uyuşmayan yöntemi ve tutumu sonucunda bunu başaramayan Mendel için artık tek bir seçenek kalıyordu, manastırda çalışmalarına devam etmek...
Canlılarda özelliklerin kuşaktan kuşağa geçişi, Mendel'in öteden beri ilgisini çekmişti. Herkes yeni doğan bir yavrunun özelliklerinin anasından babasından aldığı özelliklere bağlı olduğunu biliyordu ama bu aktarımın matematiksel bir izahı bir türlü açılamamıştı.
Mendel, bezelyeler konusundaki çalışmasına bu yanıtı bulmak amacıyla başlar.Çalışmasını 2 çeşit bezelyenin sarı-yeşil, buruşuk -düzgün, yuvarlak- köşeli gibi yedi karşıt özelliği baz alarak yürütür.Buna göre boylu ve bodur türleri çaprazladığında ilk kuşağın tamamen boylu olduğunu görür. Melez ürünü kendi içinde çaprazladığında ise, bu sefer yeni nesil bezelyelerin 3/4'ünün büyük kısmının boylu bir kısmını ise, bodur olduğunu gözlemler. Buna göre 1064 bezelyenin 3/4'ü boylu 1/4'ü ise bodur oranını vermektedir: Sayı büyüklüğünden kaynaklanan sapmaları çıkarttığında 3:1 oranı ortaya çıkar

Henry Ford Kimdir - Otomotiv sektörü

1903 yılında bir banka müdürü, önüne gelen kredi talebini inceliyordu. Kredinin istenme sebebini okuyunca yüzünü buruşturdu ve üzerine "Reddedildi" mührünü vurdu.
Kredi talebinin geri çevrildiğini duyan Henry Ford, derhal müdürün yanına çıkarak, "Nasıl böyle büyük bir projeyi geri çevirebilirsiniz?" diye sordu.
Banka müdürü kendinden emin bir şekilde, "Otomobil ancak geçici bir moda olabilir. Bu tarz geçici işlerle uğraşacak vaktim yok," dedi.
Bu sözler üzerine Henry Ford odayı terk ederken şunları söyledi: 'Bir gün yollarda at arabaları kalmayacak, tüm ulaşım otomobille sağlanacak."
Henry Ford başarıya ulaşana kadar beş kez iflas ederek her şeye yeniden başlamak zorunda kaldı.
Karşısına çıkan sayısız engele rağmen vizyonunun genişliği ve ona ulaşma arzusu sayesinde otomotiv sektörünün kurucusu ve bir numaralı ismi olmayı başardı.

Ali Kuşçu Kimdir - Hayatı ve Matematik Dünyasına Katkıları

Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu, Osmanlı Türkleri'nde, astronominin önde gelen bilgini sayılır. "Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır." Öyle ki; müsteşrik W .Barlhold, Ali Kuşcu'yu "On Beşinci Yüzyıl Batlamyos'u" olarak adlandırmıştır. Babası, Uluğ Bey'in kuşcu başısı (doğancıbaşı) idi. Kuşçu soyadı babasından gelmektedir. Asıl adı Ali Bin Muhammet'tir.

Doğum yeri Maveraünnehir bölgesi olduğu ileri sürülmüşse de, adı geçen bölgenin hangi şehrinde ve hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmektedir. Ancak doğum şehri Semerkant, doğum yılının ise 15. yüzyılın ilk dörtte biri içerisinde olduğu kabul edilmektedir. 16 Aralık 1474 (h. 7 Şaban 879) tarihinde İstanbul'da ölmüş olup, mezarı Eyüp Sultan Türbesi hareminde bulunmaktadır. Ölüm tarihi; torunu meşhur astronom Mirim Çelebi'nin (ölümü, Edirne 1525) Fransça yazdığı bir eserin incelenmesi sonucu anlaşılmıştır. Mezar yerinin 1819 yılına kadar belirli olduğu ve hüsn-ü muhafazasının yapıldığı; ancak 1819 yılından sonra, Ali Kuşcu'ya ait mezarın yerine, zamanının nüfuzlu bir devlet adamının mezar taşının konmuş olduğu anlaşılmaktadır.

Uluğ Bey'in Horasan ve Maveraünnehir hükümdarlığı sırasında, Semerkant'ta ilk ve dini öğrenimini tamamlamıştır. Küçük yaşta iken astronomi ve matematiğe geniş ilgi duymuştur. Devrinin en büyük bilginlerinden; Uluğ Bey , Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddün Cemşid ve Mu'in al-Din el-Kaşi'den astronomi ve matematik dersi almıştır. Önce,Uluğ Bey, tarafından 1421 yılında kurulan Semerkant Rasathanesi ilk müdürü, Gıyaseddün Cemşid'in, kısa süre sonra da Rasathanenin ikinci müdürü Kadızade Rumi'nin ölümü üzerine, Uluğ Bey Rasathaneye müdür olarak Ali Kuşcu'yu görevlendirmiştir.

Uluğ Bey Ziyc'inin tamamlanmasında büyük emeği geçmiştir. Nasirüddün Tusi'nin Tecrid-ül Kelam adlı eserine yazdığı şerh, bu konuda da gayret ve başarısının en güzel delilini teşkil etmektedir. Ebu Said Han'a ithaf edilen bu şerh, Ali Kuşcu'nun ilk şöhretinin duyulmasına neden olmuştur.

Kaynakların değerlendirilmesi sonucu anlaşılmaktadır ki; Ali Kuşcu yalnız telih eseriyle değil, talim ve irşadıyle devrini aşan bir bilgin olarak tanınmaktadır. Öyle ki; telif eserlerinin dışında, torunu Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve Molla Lütfi (Sarı Lütfi) gibi astronomların da yetişmesine sebep olmuştur. Bu bilginlerle beraber, Ali Kuşcu'yu eski astronominin en büyük bilginlerinden birisi olarak belirtebiliriz.

Eserleri
Ali Kuşcu'nun özellikle, matematik ve astronomi ile ilgili eserleri, gerçek ilmi kişiliğini ortaya koymaktadır. Bu eserlerinin adları şunlardır;
1.Risale-i fi'l Hey'e (Astronomi Risalesi)
2.Risale-i fi'l Fehiye (Fetih Risalesi)
3.Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)
4.Risale-i Muhammediye (Cebir ve Hesap konularından bahseder)
5.Tecrid'ül Kelam (Sözün Tecridi)
6.Risale-i Adudiye
7.Unkud-üz zvehir fi Man-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım)
8.Vaaz
9.İstiarad

Gaspart Monge (1746 -1818)
19. yüzyıl Fransa'sının ünlü matematikçisidir. Tasarı Geometrinin kurucusudur.
Fransa'nın Cote-d'or eyaletinde bulunan Beaune kasabasında 10 Mayıs 1746 tarihinde dünyaya gelmiştir. Babası seyyar satıcı ve bileyici Jacques Monge'dir. Pek mütevazı bir Ailenin çocuğu olan Monge, yardımsever hemşehrilerinin himayesinde büyüyüp özen gördü.

Önceleri, doğduğu şehrin oratoryomunda okudu. 18 yaşında iken, 1764 yılında Mezieres askeri okuluna girdi. Rahip Bossout'un yanında matematik okutmanı oldu. (1766). 1768 yılında matematik kürsüsüne, 1771 yılında ise fizik kürsüsüne getirildi. 1780 de Louvre'de hidrodinamik dersleri vemek üzere Turgot tarafından Paris'e çağrıldı. Kısa bir süre sonra, Bilimler Akademisine, 1783 te de Donanmaya girdi. Fransız Devriminin ateşli bir taraftarı idi. 10 Ağustos'tan 1793 nisanına kadar Donanma Bakanlığı yaptı. Daha sonra Baruthane ve top dökümhanesini düzene soktu.

Ecole Normale'nin kurulmasına büyük katkıda bulundu ve bu okulda tasarı geometri okuttu. Bir müddet sonra da, Ecole Polytechnique'i kurdu ve burada Yüzeyler Teorisi üzerine dersler verdi.İlerleyerek, devrinin matematik öğrenimine önemli katkılarda bulundu. Tasarı Geometrinin (Deskriftif) kurucusu olarak büyük matematikçiler arasında yer aldı. Analizin geometrik uygulamaları üzerinde araştırmalar da yaptı.

Büyük ihtilal döneminde -hocalığı terk etmeyerek- Bakanlık görevine getirildi (1792). Yüksek Öğretmen Okulu profesörü (1794) olarak, tasarı geometri dersleri verdi. Napolyon Bonapart'la birlikte, Mısır seferine katılarak, Kahire de kurulan Enstitüyü Başkan sıfatıyla idare etti.

İtalya'da görevlendirildiği sırada, Nopolyon ile ilişki kurarak, Mısır seferine katılacak bilginleri topladı. Daha sonra Peluse Harabelerinde yapılan kazıları ve bilimsel araştırmaları yürüttü ve Mısır Enstitüsü başkanlığına tayin edildi. Fransa'ya dönünce, Ecole Poltechnique'deki derslerine yeniden başladı.

İmparatorluk döneminde senatör oldu ve kendisine peluse Comte'i payesi verildi. Fakat krallık rejiminin yeniden kurulmasıyla bütün resmi ve akademik görevleriyle birlikte bu unvanı da kaldınldı, enstitü üyeliğine de son verildi. Bilhassa Politeknik Okulundaki kürsüsünün de elinden alınmasına son derece üzülerek, ruhi bunalım içine düştü ve bu sarsıntı sonucu, 1818 yılında Paris'te hayata gözlerini kapadı.

İlmi Kişiliği
Monge'ın çalışmaları 19. yüzyılda, geometri ile ilgili yeni incelemelere yol açmıştır. Mühendis ve matematikçi olarak; özellikle, matematiğin pratik uygulamaları ile meşgul olmuştur. Matematik araştırmalarını hem geometri, hem de analitik açıdan yönlendirmiştir.Monge'nin matematikle ilgili çalışmalarını aşağıdaki gibi özetleyerek belirtmek mümkündür.

Monge'nin Çalışmaları Çok Verimli Olmuştur
Mimarlık planı ilkelerini bilimsel bir uygulama alanı olarak, bazı cisim problemlerini çözerken, daha 1768 de düşündüğü Tasarı Geometriyi (Deskriftif) kurmuş ve sistemleştirmiştir.
1800 de yayımladığı Mühendislik ve inceleme kitabında, mühendislik ve mimarlık sanatının uygulamalarından başka, bu yeni bilimin, saf geometri için metot kaynağı olduğunu, bazı elemanların sanal olması halinde bile bu metotların geçerli olacağını gösterdi.
Daha önce açıklanması hükümet tarafından (milli savunma gerekçesiyle) yasaklandığı için, ancak 1800'lerde yayınlanma imkanına kavuştuğu bu yeni -geometrik uygulamalı- metodu içeren eseri Tasarı geometri kitabnın, geometri öğretim programlarına göre hazırlanmış kitaplardan temelde hiç bir farkı yoktur. İki projeksiyon (irtisam) düzlemi vardır, gölge çizgileri belirlidir ve kotlu geometri bölümüne de yer vermiştir.

Analitik geometri üzerinde çalışmalarıyla, bu matematik dalının da sistemleştirilmesine büyük katkıları olmuştur Üç boyutlu analitik geometri ile ilgili en önemli teorileri de Monge'a borçluyuz. 1805 de yayınlanan "Cebrin Geometriye Tatbikatı" adlı kitabında, bu konudaki çalışma ve araştırmalarını toplayarak açıklamıştır.

Monge'ye göre; Analitik işlemleriyle geometri işlemleri arasında sıkı bir bağlantı vardır. Uzay içinde tasarlanabilen bütün hareketler denklemler halinde yazılabilir. Buna karşılık her bir analitik operasyon (işlem) da geometrik alanda bir hareketle gösterilebilir. Bunun gibi, cebirsel bir özelliğin bir yüzey Ailesini belirlemesine mukabil, ortak bir geometrik özelliğe sahip bulunan yüzeyler de, aynı kısmi türevli denklemi tahmin ederler.
Cebirsel bir özellik, bir yüzeyler ailesini tanımlar ve buna karşılık ortak geometrik özellikleri olan yüzeyle, kısmi türevli aynı denklemi sağlar. Monge, o zamana kadar anlamsız kabul edilen, tamlık şartını doğrulamayan toplam diferansiyelli denklemlerin geometrik anlamını gösterdi. Monge'un etkisi verdiği dersler sonucu ortaya çıkmıştır.

Diferansiyel Geometriyi de yine aynı anlayış içinde ilerletmiştir.Monge, bunlardan başka, integral alınabilme şartını tatmin etmeyen ve o zamana kadar herhangi bir anlamdan yoksun oldukları kabul edilen "Total Diferansiyelli denklemlerin" de geometrik anlamlarını belirlemiştir.

Monge Descartes ve Euler gibi eski dönem matematikçilerinin izleyicisi olduğu gibi, yeni bir ekol kurucusu olarak da, birçok 19. ve 20. yy. matematikçileri de O'nu izlemiştir. Bu matematikçiler arasında özellikle Charles, Dupin'i, Lazara Cartnot'u, Ponsolet'yi ve -matematik tarihi ile ilgili eserleri dolayısıyla geniş bir ün kazanmış olan- Charles'i belirtmek gerekir.

Blaiser Pascal 1623-1662
Biz gerçekleri sadece sebeplerle değil, kalple de buluruz.
Bir Fransız matematikçi ,fizikçi ve aynı zamanda teolojist olan Blaise Pascal, Etienne Pascal'in üçüncü çocuğu ve tek oğluydu.Daha üç yaşındayken annesinin ölümü üzerine yetim kalır.1632 yılında babası dört çocuğuyla beraber Clermont’u terkederek Paris’e yerleşir.
Babası antiortodox olduğu için O’nu kendisi yetiştirmeye karar verir. Kendisi de zamanının iyi matematikçilerinden olan Etienne Pascal, oğlunun 15 yaşından önce matematik calışmaması gerektiğine karar vererek evini matematik dokümanlarından arındırır.Fakat bu küçük Pascal’in sadece matematik merakını ateşler,12 yaşında kendisi geometri çalışmaya başlar.

O zamanlarda üçgenin iç açılarının toplamının, iki dik Açının toplamına eşit olduğunu bulur , bunun üzerine babasi teslim-i silah eder ve ona incelemesi için Euclid’in teoremlerini içeren dökümanları verir. Yani matematikle ilgisi çocukluk döneminde matematik eğitimi almadan başlar, sonraları babasıyla beraber "Academie Parsienne" deki derslere katılmaya başlar, 16 yaşına geldiğinde burada aktif olarak rol alir, ve profesör Girard Desargues in bir numaralı yardımcısı ve oğrencisi olur. Bu esnada özellikle konikler üzerinde çalışarak konu hakkında kitapçık yayınlar. 1639 yılında da "Pascal'ın Esrarengiz Altıgeni" yle geometriye katkıda bulunur.
Aynı yıl babasının bir vergi toplama memuru olarak tayini çıkması üzerine Paris'i terkederek Rouen şehrine yerleşirler. Burada babasına yardımcı olmak amacıyla ilk rakamsal hesap makinasını yapar, bunu gerçekleştirmek için üç yıl çalışır, 1642-1645.
1646-1648 yıllarında Atmosfer basıncı üzerinde değişik deneyler yapar, ve şu sonuca varır: atmosfer Basıncı yükseklikle doğru orantılı olarak düşer ve atmosferin üzerinde bir boşluk vardır.
1653 ten itibaren matematik ve fizik üzerinde çalışarak “sıvıların kararsızlıgı” üzerine bir kitapçık yazar, bu kitapçıkta Pascal'ın Basınç kanunu açıklanır.
Kendisi binom üçgeni üzerinde çalışan ilk matematikçi olmasa da bu konuda çalışması değişik gelişmelere ışık tutmuştur.
Pascal'ın felsefeyle ilgili en meşhur kitabı "Pensées" ("Düşünceler", din, hayat ,bilim uzerine, O'nun daha çok dinsel yönünü ve Allah inancını ortaya kor, bunu da şöyle diyerek gösterir;"If God does not exist, one will lose nothing by believing in him, while if he does exist, one will lose everything by not believing. "(Eğer Allah yoksa insan ona inanmakla hiçbirşey kaybetmeyecek, fakat varsa inanmamakla çok şey kaybedecek.) Bu kitabı yaşadığı devirde yayınlanmasına izin verilmese de ölümünden birkaç yıl sonra yayınlanmıştır.Pascal 39 yaşında 1662 yılında kansere yenik düşerek hayata gözlerini yumar.

Pascal'dan İnciler

1.Sebeplerin varacağı son nokta, onun ötesinde çok şey vardır.
2.İnsanoğlunun mahiyeti arzu ve isteklerle doludur, o bütün bunları tatmin edebilecek olana müştaktır.
3.Yarış at için neyse, yalanlamak ,inanmak ve şüphe etmek insan için odur.