7 "bilim" etiketi kullanan gönderi
"bilim" etiketi kullanan diğer içerikler resimler
,
videolarBilimin öncülerini tarih sürecinde bir dizi yıldız olarak düşünürsek, dizide konum ve parlaklığıyla hepsini bastıran iki yıldız vardır: Newton ve Einstein. Yaklaşık iki yüz yıl arayla ikisi de fiziğin en temel sorunlarını ele aldılar; ikisinin de getirdiği çözümlerin madde ve enerji dünyasına bakışımızı kökten değiştirdiği söylenebilir.
Newton Galileo ile Kepler'in; Einstein, Newton ile Maxwell'in omuzlarında yükselmiştir. Newton çok yanlı bir araştırmacıydı: matematik, mekanik, gravitasyon ve optik alanlarının her birindeki başarısı tek başına bir bilim adamını ölümsüz yapmaya yeterdi. Yüzyılımıza gelinceye dek her alanda bilime model oluşturan fiziksel dünyanın mekanik açıklamasını büyük ölçüde ona borçluyuz.
Isaac Newton İngiltere'de sıradan bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası doğumundan önce ölmüştü. Prematür doğan, cılız ve sağlıksız bebek yaşama umudu vermiyordu, ama tüm olumsuzluklara karşın büyümekten geri kalmadı. Çocuk daha küçük yaşlarında ağaçtan mekanik modeller yapmaya koyulmuştu; eline geçirdiği testere, çekiç ve benzer araçlarla ağaçtan yel değirmeni, su saati, güneş saati gibi oyuncaklar yapıyordu. El becerisi dikkat çeken bir incelik sergiliyordu.
Newton'un üstün öğrenme yeteneği amcasının gözünden kaçmaz. Bir din adamı olan amca aydın bir kişiydi; çocuğun çiftçiliğe değil, okumaya yatkın olduğunu fark etmişti. Amcasının sağladığı destekle Newton yörenin seçkin okulu Grantham'a verilir. Ne ki, çocuğun bu okulda göz alıcı bir başarı ortaya koyduğu söylenemez.
Bedensel olarak zayıf ve çelimsiz olan Newton, her fırsatta, zorbalık heveslisi kimi okul arkadaşlarınca hırpalanarak horlanır. Newton'un ilerde belirginlik kazanan çekingen, geçimsiz ve kuşkulu kişiliğinin, geçirdiği bu acı deneyimin izlerini yansıttığı söylenebilir. Belki de bu yüzden Newton, bilimsel ilişkilerinde bile yaşam boyu kimi tatsız sürtüşmelere düşmekten kurtulamaz.
Okulu bitirdiğinde, ülkenin en seçkin üniversitesine gitmeye hazırdır. Yine amcasının yardımıyla, 1661'de Cambridge Üniversitesi'nde öğrenime başlar. Matematik ve optik ilgilendiği başlıca iki konudur. Üniversiteyi bitirdiği yıl (1665), ülkeyi silip süpüren bir salgın hastalık nedeniyle bütün okullar kapanır; Newton baba çiftliğine döner.
Doğanın dinlendirici kucağında geçen iki yıl, yaşamının en verimli iki yılı olur: gravitasyon (yerçekimi) kuramı, kalkülüs ve ışığın bireşimine ilişkin temel buluşlarına burada ulaşır. Einstein, "Bilim adamı umduğu başarıya otuz yaşından önce ulaşamamışsa, daha sonra bir şey beklemesin!" demişti. Newton yirmibeş yaşına geldiğinde en büyük kuramlarını oluşturmuştu bile.
Newton Cambridge Üniversitesi'ne döndüğünde okutman olarak görevlendirilir; ama çok geçmeden üniversitenin en saygın matematik kürsüsüne, hocası Isaac Barrow'un tavsiyesiyle, profesör olarak atanır. Matematik çalışmalarının yanı sıra optik üzerindeki denemelerini de sürdüren Newton'un kısa sürede bilimsel prestiji yükselir, 1672'de Kraliyet Bilim Akademisine üye seçilir. Kendisine sorulduğunda başarısını iki nedene bağlıyordu:
(1) devlerin omuzlarından daha uzaklara bakabilmesi,
(2) çözüm arayışında yoğun ve sürekli düşünebilme gücü.
Gerçekten işe koyulduğunda çoğu kez günlerce ne yemek ne uyku aklına gelir, kendisini çalışmasında unuturdu.
Biraz önce belirttiğimiz gibi, Newton başlıca kuramlarının ana çizgilerini genç yaşında oluşturmuştu. Ne var ki, ulaştığı sonuçları açıklamada acele etmek şöyle dursun, onu bu yolda yirmi yıl geciktiren bir çekingenlik içindeydi.
Dostu Edmund Halley'in (Halley kuyruklu yıldızını bulan astronom) teşvik ve ısrarı olmasaydı, bilim dünyasının en büyük yapıtı sayılan Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri (1687'de yayımlanan kitap genellikle "Newton'un Principia'sı" diye bilinir) belki de hiç bir zaman yazılmayacaktı. Bu gecikmede bir neden de Robert Hooke adında dönemin tanınmış bilim adamlarından biriyle aralarında süren kavgaydı.
Hooke, evrensel çekim yasasında kendisinin de öncelik payı olduğu savındaydı (Newton'un bir başka kavgası Alman filozofu Leibniz ileydi. Matematiğin çok önemli bir dalı olan kalkülüs'ü ilk bulan kimdi? Leibniz'i fikir hırsızlığıyla suçlayan Newton, filozofun resmen kınanmasını istiyordu).
Üç ana bölümden oluşan Principia'nın ilk bölümü nesnelerin devinimine ayrılmıştı. Eylemsizlik ilkesi ve serbest düşme yasasıyla temelini Galileo'nun attığı bu konuyu Newton kapsamlı bir kuram çerçevesinde işlemekteydi. Öyle ki, kökü Aristoteles'e ulaşan iki bin yıllık geleneksel düşünce yerini salt mekanik dünya görüşüne, belli sınırlar içinde geçerliğini bugün de koruyan bir paradigmaya bırakmıştır artık.
Galileo'nun deneysel olarak kanıtladığı eylemsizlik ilkesi nitel bir kavramdı; Newton bu kavramı "kütle" dediğimiz nicel bir kavrama dönüştürür, devinimin birinci yasası olarak belirler.
Newton'un gençliğinde ulaştığı ama yayımlamaktan kaçındığı bu sonuç bir hipotez olarak başkalarınca da tartışılmaktaydı. Nitekim, Kraliyet Bilim Akademisinin üç üyesi (Robert Hooke, Edmund Halley ve Cristopher Wren) eliptik yörüngelerin yerçekimiyle açıklanabileceği sayındaydılar, ancak bu savı kendi aralarında kanıtlayamamaktaydılar.
1684'de Halley sorunu Newton'a iletir. Yerçekimi hipotezini yıllarca önce oluşturan Newton, bu arada, hipotezin matematiksel yoldan kanıtlanmasını da gerçekleştirmişti. Böylesine önemli bir çalışmanın yayımlanmadan kalmasını doğru bulmayan Halley, tüm basım masraflarını yüklenerek Newton'u daha fazla zaman yitirmeden kitabını (Principia'yı) yazmaya ikna eder.
Bilim dünyası hayranlıkla karşıladığı bu ölmez yapıtta, ilk kez, mekaniğin diğer yasalarıyla birlikte yerçekimi kuramının, tüm kanıt ve içeriğiyle, matematiksel olarak işlendiğini bulur. Kitapta, ayrıca, sıvı deviniminden güneş ve gezegenlerin kütlelerinin hesaplanmasına, ay'ın devinimindeki düzensizliklerden denizlerdeki gelgit olaylarına değin pek çok sorunsal konuya açıklık getirilmiştir.
Bir kuramın gücü, kapsadığı olgu alanının genişliğine bağlıdır. Güçlü bir kuram başlangıçta açıkladığı olgularla sınırlı kalmayan, yeni ya da beklenmeyen gözlem verilerine açılabilen kuramdır. Bilim tarihinde bunun belki de en başarılı örneğini Newton mekaniğinin verdiği söylenebilir.
Ancak geniş kapsamına karşın bu kuramın bir eksikliği daha baştan belli olmuştu: yerçekimi gücünün uzay boşluğunda biribirinden milyonlarca mil uzaklıktaki iki nesne arasında bile varsanan etkisi nasıl bir düzeneğe bağlı olabilirdi? "Uzaktan etki" diye bilinen, Newton'un kendisini de rahatsız eden bu sorunun, Einstein'ın genel relativite kuramının sağladığı açıklamaya karşın, bugün bile doyurucu bir açıklığa kavuştuğu kolayca söylenemez.
Principia'nın yazılması yaklaşık iki yıl alır. Polemikten kaçınan Newton, düzeysiz tartışmaları önlemek için Latince kaleme aldığı kitabına yetkin örneğini geometride bulduğumuz aksiyomatik bir biçim verir. Şöyle ki, Newton "öncül" diye aldığı bir kaç temel ilkeden (devinim yasalarıyla yerçekimi kuramından) fizik ve astronominin gözlemsel veya deneysel olarak kanıtlanmış önermelerini (örneğin, Kepler'in üç yasası ile Galileo'nun sarkaç, serbest düşme vb. yasalarını) bir tür "teorem" olarak ispatlama yoluna gider.
Newton eşsiz yapıtıyla bilim dünyasını adeta büyüler; deyim yerindeyse, ona yarı-ilâh gözüyle bakılmaya başlanır. Öyle ki, dönemin tanınmış bir matematikçisi, "Acaba O'nun da bizler gibi yeme, içme ve uyuma türünden günlük gereksinmeleri var mıdır?" diye sormaktan kendim alamaz.
Newton, kuşkusuz ne bir ilâh, ne de günlük gereksinmeleri yönünden diğer insanlardan farklıydı. Onu bilim tarihinde yücelten üç özelliği vardı:
(1) üstün zekâ ve imge gücü;
(2) yoğun çalışma istenci;
(3) evreni anlama ve açıklama merakı.
Az ya da çok, tüm insanların paylaştığı bu özellikler, Newton'da kendine özgü yaratıcı bir sentez oluşturmuştu.
Büyük bilim adamı ölümünden kısa bir süre önce kendinden şöyle söz etmişti:
Dünyaya nasıl göründüğümü bilmiyorum; ama ben kendimi, henüz keşfedilmemiş gerçeklerle dolu bir okyanusun kıyısında oynayan, düzgün bir çakıl taşı ya da güzel bir deniz kabuğu bulduğunda sevinen bir çocuk gibi görüyorum
Rüyanın Bilimsel buluşlarla bir ilişkisi var mı ? Aslında bu mevzuda bilimsel çevrelerde koyu bir suskunluk varken İki Bilim adamı açıkça yaptıkları büyük buluşları rüyalarında görmeleri sonunda gerçekleştirdiklerini açıklamışlardır.
19. Asrın ortalarında ilim adamlarını hayrete düşüren bir olayın hikayesi bilim tarihinin sayfalarında yerini aldı. Kimya ilminde büyük bir adımın atılmasına yol açan olay, Alman kimyacısı Friedrich August Kekule'nin rüyasıydı.
1850 yıllarında İngiltere'nin sisi eksik olmayan şehri Londra'da çalışmalarını sürdüren Kekule, yorgun argın laboratuarından oteline dönerken otobüste uyuyakaldı. Ve biraz sonra da rüya görmeye başladı. Rüyasında atomlar zıplayıp oynayarak karşısında dans ediyorlar, bazıları da elele verip zincir şeklinde bir halka meydana getiriyorlardı.
Arabanın fren yapmasıyla Kekule uyandı. Fakat rüyası ona çok şeyler öğretmişti. Gördüklerini formül haline getirip defterine kaydetti. Rüyadan yaralanarak ortaya attığı teori ile meşhur oldu ve kimya ilminde de büyük bir hamlenin öncülüğünü yaptı.
Aradan 15 sene geçti. Bir kış günü Kekule, çalışma odasının şöminesinde yanan odunların çıtırtısını dinlerken uyuyakaldı ve yine rüya görmeye başladı. Yine rüyasında atomların hoplayıp zıplayarak dans etmekte olduğunu ve onları birbirine kenetleyen zincirlerin de birer yılana benzediğini gördü. Sonra yılanlardan biri aniden dönerek kendi kuyruğunu ısırdı. Bu esnada da Kekule uyanıverdi.
Böylece karbon atomlarının zincirler şeklinde halkalar meydana getirebileceğini rüya sayesinde fark edebilmişti. Bunun sonucu olarak iç yapısı çözümlenemeyen benzinin yapısı anlaşıldı.
Avusturyalı Eczacı Otto Loewi (1873 - 1961), 1936 Fiziyoloji Nobel Ödül sahibi. "Transmission chimique du flux nerveux - Kimyasal Sinir akışkanının nakli" probleminin çözümünü gece uyurken gördüğü rüyada çözdüğünü ve sabah uyandığında sadece yazılması kaldığını anlatır.
Richard Wagner, "Tristan ve İsolde" adlı operasının çok beğenilmesi, olağanüstü bulunması ve kendisine yapılan iltifatlar karşısında samimi bir arkadaşına şu itirafta bulunur :
"Kıymetli dostum. Bu opera benim dehamın eseri değildir. Rüyamda gördüğüm ve işittiğim sesleri uyanır uyanmaz nota ile tespit ettim. Beğendiğiniz bu müzik, rüyalarımın sesidir. Benim zavallı kafam, böyle bir harikayı asla isteyerek ve düşünerek bulamazdı."
Yine Wagner, meşhur "Rhinegold" operasını tamamlamış fakat bir bölümünü zihninde tasarladığı gibi besteleyemediğinden rahatsız oluyordu. Nihayet bir gece uykuya dalmak üzere ilen gördüğü rüyadan faydalanarak eserini istediği şekilde tamamlamayı sonunda başardı.
Guisepe Tantini "Şeytanın Sonatı"’nı uyurken bestelediğini kendisi ifade etmiştir. Modern keman yayının mucidi G. Tartini, rüyasında şeytan'a esir olduğunu görmüştü. Gene bu rüyada Tartini şeytan ile alay etmek üzere, ona bir keman vermişti. Fakat ne görse beğenirsiniz : Şeytan en derin hayallerin bile meydana getiremeyeceği kadar güzel bir sonat çalıyordu. Tartini uyanınca bu müzikten hatırladığı kadarını yazarak, "Şeytan Sonatı"’nı meydana getirdi. Tartini bu rüya hikayesini 1766'da astronom Joseph Lalande'a anlatmıştı.
Beethoven, Mozart, Schumann ve Saint-Saens gibi ünlü kompozitörler, bestelerinin bir kısmını rüyalarında görerek notaya almışlardır.
Jerome Cardan üçüncü derecede bilinmeyenler denkleminin cevabını rüyasında çözmüştür.
La Fontaine meşhur "Fablé" larının çoğunu rüyasında görerek kağıda sonradan dökmüştür.
Dante'nin oğlu J. Alighieri, babasının meşhur "İlahi Komedya" adlı eserinin parçalarını toplarken 13 şarkısını bulamıyor. Bütün aramalar boşa çıkıyor. Bir gece rüyasında babasını beyazlar giymiş bir vaziyette görüyor. Dante'nin başında bir ışık, oğlunu hayatında iken oturduğu kendi odasına götürüyor. Eski zaman evlerinin karmakarışık dolapları ile arada kaybolmuş duran, hiç de dolap hissi vermeyen gizli bir yerde bu şarkıların durduğunu gösteriyor. Ertesi gün, rüyasında gördüğü yeri arayıp bulan Alighieri, kayıp olan 13 şarkıyı orada bulur.
Niels Bohr adlı bir yüksek okul öğrencisi genç, şöyle bir rüya görür. Kendisi, güneşin kızgın gazlarla dolu merkezinde duruyor ve gezegenler, ince ipliklerle bağlı oldukları güneşin etrafında dönüyorlardı. Her gezegen Bohr�un yakınından geçerken bir de düdük çalıyordu. Sonra yanan gazlar soğuyup katılaştı, güneş ve gezegenler uzaklaşıp gitti ve Bohr uyandı. Bu rüya, güneş sistemi ile atom yapısı arasında bir benzerlik olduğunu gösteriyordu. Böylece, atomun ilk modern tablosu ortaya çıktı. Ortada bir çekirdek (nucleus) ile bunun etrafında dönen elektronlar... Yani modern atom teorisi, bir rüya ile başlamış oluyordu.�
Şair Coleridge, Kubilay Han'la ilgili bir kitabı okumakta iken uykuya dalmıştı. Üç saat kadar iskemlesinde öylece uyudu ve bu sırada rüyasında 200-300 satırlık bir şiir yazdığını gördü. Bu rüyada, şiirle ilgili hayaller maddeleşmiş olarak belirmişti. Coloridge uyanır uyanmaz rüyadan hatırladığı satırları yazmaya başladı. Bu sırada bir ziyaretçi geldi., bu nedenle çalışmalarına bir saat ara vermek zorunda kaldı. Sonra rüyanın kalan kısmını yazmak istedi, fakat o satırları unutup gitmişti. İşte Kubilay şiiri böyle meydana geldi.
Mühendis Elias Howe, uzun çalışmalar sonunda dikiş makinesi yapmayı başardı.
İlk yaptığı iğnelerde delik, iğnenin ortasında idi. Fakat, iğne üzerindeki deliğin uygun yere açılmayışı istenilen sonucu vermiyor, ve bunun sonucu olarak dikiş dikmek de mümkün olmuyordu. Howe, gece gündüz beynini buna yoruyor ama bir çıkış yolu bulamıyordu.
Bir gece rüyasında vahşi bir kabilenin eline esir düştüğünü gördü. Kabile reisinin önünde iğnesiz bir dikiş makinesi duruyordu.
-Elias Howe ! diye kükredi kabile reisi. Sana bu makineyi derhal tamamlamanı emrediyorum, aksi halde öleceksin!..
Zavallı Elias'ın dizlerinin bağı çözüldü, elleri titremeye başladı ve yüzünden soğuk bir ter boşandı. Düşünüyor, taşınıyor, makinenin bu parçasındaki eksikliği bir türlü gideremiyordu. Öyle gerçek gibi görünen bir rüyaydı ki, uykusunda avazı çıktığı kadar bağırdı. Esmer tenli cengaverler, onu ölüm meydanına doğru götürmeye başladılar.
İnsan boyunu aşan, yere çakılı kalın gövdeli bir kazığa sıkıca bağlanan Howe her şeyin bittiğini anladı. Kendisinin bile anlayamadığı bir takım dualar mırıldanmaya başladı.
Sonra reisin gök gürültüsünü andıran bir sesle "öldürün" dediğini duydu.
Yerli muhafızın mızrakları gövdesine saplanmak üzere havaya kalktığında,birden bir şey fark etti. Mızrakların ucunda bulunan göz şeklindeki delikler, düşünüp de bir türlü keşfine eremediği dikiş iğnesinin ta kendisiydi. Mızraklar tam göğsüne saplanırken uyandı.
Hemen laboratuarına koşan Howe, böylece rüyası sayesinde dikiş iğnesini de bulmuş ve makinesini çalıştırmıştı.
Ünlü yazar Charles Dickens'ın gördüğü bir rüya da ilginç rüya örnekleri arasındadır. Dickens rüyasını şöyle anlatıyor:
"Rüyamda, sırtında kırmızı bir şal olan bir hanım gördüm. Arkasını dönmüştü. Bana doğru döndüğünde onu tanımadığımın farkına vardım. "Ben Bayan Napier'im dedi". Ertesi sabah uyandığımda giyinirken bu saçma rüyayı düşündüm. Çok belirgin ancak hiçbir anlamı olmayan bir rüyaydı. Neden Bayan Napier? Ömrümde Bayan Napier diye birini hiç tanımamıştım. O gece kütüphanede kitap okudum. Az sonra Bayan Boyle ve ağabeyi geldiler. Yanlarında kırmızı şallı genç bir bayan vardı. Onu bana Bayan Napier olarak tanıttılar." Dickens'ın anlattığı türden rüyaların genelde çok belirgin olarak kendilerine özgü bir yanı vardır.
Arşimed, Sicilya'da saray çevresinde MÖ. 200 yıllarında doğmuş büyümüş bir matematikçidir. Babası da kralın matematikçisiydi ve bu yüzden Kral Hieron ile Arşimed dosttu. Arşimed'in Sicilya'daki mutlu günleri uzun sürmez. Bir süre sonra Kral Hieron ölür. Yerine genç ve tecrübesiz oğlu kral olur. Dünya'nın o sıradaki politik dengelerini gözardı eden oğlu Kartaca'nın tarafını tutar. Roma bunu cezalandırmak için bir donanmayı Sicilya Adasına gönderir. O sırada Kartaca ile savaşta olan Roma için bu kaçırılmaz bir fırsattır. Küçük bir adayı fethedecek ve askerlerine moral verecektir. Fakat donanma komutana Marcellius'u bir sürpriz bekliyordu. Çünkü Sicilya adasını askerler değil, matematikçi Arşimed koruyordu."
Roma donanması ilk önce karşısında Arşimed'in düzenlediği mancınıkları buldu. Bu uzun menzilli mancınıklarla gemilerinin dövüldüğünü gören Marcellius bu sefer karaya asker çıkararak yakın menzilli savaşı tercih etti, çünkü o zamanlar bu çeşit silahlar yerlerinde sabit dururdu ve uzun menzilli bir mancınık yakın dövüşte işe yaramazdı. Sicilya'nın silahlarının özelliğini tespit edip saldırı planını ona göre değiştirerek Marcellius yetkin bir komutan olduğunu gösteriyordu. Fakat bu mancınıkları Arşimed tasarlamıştı ve küçük değişikliklerle yakın dövüşte de kullanılabiliyordu.
Marcellius bu ilk saldırıda uğradığı şaşkınlıkla askerlerini geri çekmek zorunda kaldı. Bu Arşimed'in ilk sürprizi idi. İlerleyen günlerde surlara yaklaşan gemileri iplerle bağlayıp makara sistemleri ile denizin üzerinde kaldırıp kaldırıp suya vurmaktan, aynalarla gemilerin yelkenlerini yakmaya kadar pek çok "cinlik" uyguladı. Hatta Sicilyalı askerlerin Arşimed'in yarattığı etkiyi kullanarak savaşın yoğunlaştığı sıralarda surlardan aşağıya bir ip sarkıttığı ve Roma Donanmasının da Arşimed'in yine bir oyun peşinde olduğunu sanıp geri çekildiği kayıtlardadır.
Bir süre sonra bu bir tek adamın savunması karşısında donanmasının çaresiz kaldığını gören Marcellius komutanlarını toplar ve "bu ihtiyar matematikçiyi ne zaman yeneceksiniz?" diye sorar. Onun için Sicilya savunması, Sicilya askerleri yoktu. Karşısında bir tek matematikçi vardır.
Ve tek başına koskoca bir donanmayı parmağında oynatmaktadır. Marcellius şehre saldırarak alamayacağını anlayınca şehrin açlıktan teslim olmasını beklemeye başladı. Artık buna Arşimed'in yapabileceği bir şey yoktu. Sonunda şehir teslim oldu. Ve şehre dalan askerlerden birisi Arşimedi küllerin üzerinde bazı geometri problemleri ile uğraşırken buldu.
"O yaşlı matematikçi sen misin? Marcellius seni istiyor" dedi. Arşimed 'de "Problemimi çözdükten sonra gelirim" diye askere diklenince asker de kılıcını çekti ve koskoca Roma askerine diklenen bu adamı öldürdü.
Anlatıldığına göre olaya çok üzülen Marcellius, Arşimed'e vasiyetine uygun bir mezar yapar. Ve onu saygın bir tören ile defneder. "
Ünlü Türk bilgini Farabi'nin hemşerisi olan İsmail Cevrehi ünlü bir dilciydi ama teknik konulara da merak sarmıştı. Çeşitli hesaplar yapıyor, insanların da kuşlar gibi uçabilmesi için neler yapılması gerektiği üzerine fikir yürütüyordu.
Çalışmalarını belli bir noktaya getirdikten sonra hazırladığı kanatları alarak Nişabur'daki Ulu Cami'nin kubbesine çıktı ve merak içinde kendisini seyretmekte olan halka şöyle seslendi:
"- Ey insanlar! Dünyada benden önce hiç kimseye nasip olmayan bir işe girişiyorum. Boşluğa kendimi bırakıp göklerde uçacağım!.."
Farablı İsmail Cevheri söylediğini yaptı ve kendisini boşluğa bırakıp uçmaya başladı. Bir süre sonra yere inmek istedi ama başaramadı ve aniden düşüp parçalandı. Bu olay 1002 yılında olmuştu.
1159 yılında ise yine bir Türk, Bizans İmparatoru Manuel Kommen ve Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu Kutalmış oğlu Süleyman Şah'ın oğlu Kılıç Arslan'ın huzurunda uçuş denemesi yaptı.
Üzerinde bulunan gayet uzun ve geniş elbisesiyle At Meydanı'ndaki Dikilitaş'a çıkan bu Türk az sonra kendisini boşluğa bırakıverdi. Üzerindeki elbise bir paraşüt gibi açıldığı için havada kalmayı başardı ve bir süre sağa sola hamle yaparak uçmaya çalıştı. Ancak bu deneme de başarısız oldu ve yüzlerce - binlerce kişinin bakışları altında yere çakılıp kaldı.
Evet... Bu iki deneme başarısızlıkla sonuçlanmıştı ama uçma konusunda insanlığın önüne ışık yakılmıştı. Bunu başarmak yine Türklere yakışırdı ve öyle de oldu.
Dördüncü Murad zamanında yaşayan ve çeşitli ilimlerde bilgi sahibi olan Hazarfen Ahmed Çelebi Galata Kulesi'nden uçarak boğazı geçeceğini iddia etti ve bunu denemek için harekete geçti.
Başta padişah olmak üzere adeta bütün İstanbul ayaktaydı ve bu heyecanlı anı bekliyordu. Hezarfen Ahmed Çelebi sırtına taktığı iri kartal kanatlarını açtı, kendini boşluğa bıraktı ve uçmaya başladı... Kanatları çırpa çırpa boğazı geçti ve Üsküdar'daki Doğancılar Meydanı'na inmeyi başardı. İşte, ilk başarılı uçuş gerçekleşmişti.
Peki ya roket denemesi?
İnsanların uçabilmesi için bukadar gayret gösteren ve başarıya ulaşan Türk insanı elbette roket denemesinin şerefini de taşımalıydı. Nitekim öyle oldu...
Dördüncü Murad'ın kızı Sultan'ın doğduğu akşam İstanbul'da şenlikler yapılıyordu. Lagari Hasan Çelebi isimli bir kişi yardımcılarıyla birlikte ortaya çıktı ve "Yedi kollu Fişek" adını verdiği roketine bindi. Kalabalıkla birlikte kendisini seyreden padişaha, "Padişahım, seni Allah'a ısmarladım; ben, İsa Peygamber'le konuşmaya gidiyorum" diye seslendi.
Bu arada yardımcıları barutları ateşlemişlerdi. Ateşlemeyle birlikte Yedi Kollu Fişek fırladı ve karanlık gökyüzünde kaybolup gitti. Heyecanlı bekleyiş bir süre devam etti ama, dönüşten ümit kesilince kalabalık dağıldı.
Barutların yanması bitince hızı kesilen Yedi Kollu Fişek düşüşe geçmiş, kartal kanatlarını açan Lagari Hasan Çelebi ise ilerde bir yere inmeyi başarmıştı. Sevinç içinde saraya doğru koştu, sözünü yerine getirmiş olmanın sevinciyle Padişah'a seslendi:
"- Padişahım, İsa Peygamber sana selam söyledi!"
Dördüncü Murad Lagari Hasan Çelebi'yi bir kese altınla ödüllendirdi.
Buraya yazdıklarımız şaka değil, gerçek; ilk uçak, ilk paraşüt ve ilk roket denemesinden sonra yeri gelmişken ilk denizaltı da ecdadımızın yaptığını söylemek zorundayız.
Daha Amerika ve Avrupa'da "denizaltı" diye bir araç bilinmezken Üçüncü Ahmed döneminde "Tahtelbahir" adı verilen ilk Türk denizaltısı yapılmıştı bile. Mimar İbrahim Efendi'nin buluşu olan bu denizaltı bir timsah şeklinde yapılmıştı. Halk bu denizaltıyı Üçüncü Ahmed'in çocuklarının sünnet törenleri yapılırken gördü ve herkes hayretler içinde kaldı. Tören sırasında Haliç'te denizin dibinden suyun üztüne çıkan bu "Tahtelbahir" ağır ağır ilerleyerek paişahın bulunduğu yere doğru gitti.Yarım saat kadar orada kaldıktan sonra tekrar suyun içine girdi ve az sonra tekrar çıktı. Herkes hayret ve şaşkınlık içindeydi. Timsaha benzeyen bu aracın içinden beş kişinin çıkması hayret ve şaşkınlıkları daha da arttırdı. Bu olay, sünnet töreninin en büyük sürprizi olmuştu.
Bu konuda ünlü Surname'de ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından yayınlanan "Türk Denizaltıcılık Tarihi" adlı eserde gerekli bilgiler yer almaktadır. Ancak ne var ki, "Tahtelbahir" kısa bir süre sonra unutulup gitmiş ve biz ondan yıllar sonra ilk denizaltıyı Amerikalıların yaptığını sanmışız!
Evet... Uzay teknolojisinin, denizaltı denemesinin temelinde bizim fikirlerimiz var, ilk uygulamaları biz yapmışız ama teşebbüs safhasından öte geçememişiz. Şimdi, başkalarının yaptıklarını hayranlıkla seyrediyor, çocuklarımızın gelecekteki başarıları için dualar ediyoruz.
İngiliz fizik ve kimya bilginidir. 22 Eylül 1791′de Newington Surrey’de doğdu. On dört yaşında bir ciltçiye çırak olarak girdi. 1813 Mart ayına kadar bu işine devam etti. Gençliğinde pek çok kitap okudu. Bilhassa fizik kitaplarını büyük bir heves ve arzuyla okuyordu. 1813′te kimyacı Sir Humphry Davy ondaki kabiliyeti gördü. Onun teşvik ve desteğiyle kimya asistanı oldu.
Faraday daha ziyade kendi kendine yetişmiş bir ilim adamıdır. Ekim 1813 ile Nisan 1815 tarihleri arasında Fransa, İtalya ve İsviçre gezisinde Davy’ye refakat etti. 1825′te laboratuvar müdürlüğüne getirildi. 1833′te enstitüye ders verme mecburiyeti olmaksızın kimya profesörü olarak tayin edildi. 25 Ağustos 1867′de öldü.
1820 yıllarında fen alimleri çalışmalarına daha ziyade elektriğe ait konularda ağırlık vermişlerdi. Bunlardan en önemlileri Volta’nın elektrik pili ve Hans Christian Ørsted’in elektrik akımından üretilen manyetik mıknatıslı güç kaynağı idi.
Elektrik enerjisinden manyetizma üretildiğinden bu yana fen adamlarının en büyük düşüncesi, “Manyetizmadan elektrik enerjisi elde edilebilir mi?” sorusu idi. Bu, fen ilimleri tarihinde en büyük mesele haline geldi. Faraday, zaman zaman bu mesele üzerinde çalıştı. Bu arada ilk ilmi keşfini de gerçekleştirmiş oldu. Bir mıknatıs etrafında tersine karşılıklı dönebilen bir kablo sistemi geliştirdi ve böylece ilk defa elektrik enerjisi mekanik enerjiye dönüştürülmüş oldu. Bu keşif, elektrik motorlarının esası kabul edildi.
Sonraki 10 yıl içinde Faraday kimya alanındaki çalışmalarını arttırdı. Benzone ve bütileni keşfetti, ilk paslanmaz çeliği imal etti. Kloru ve diğer bazı gazları sıvılaştırdı. Manyetizma yoluyla elektrik enerjisi elde etme fikri kendisini devamlı zorluyordu. 1822′de manyetizmayı elektriğe dönüştürme üzerine tezler yazdı. 1824 ve 1825′te deneylerini tekrar ettiyse de başarılı olamadı.
1831′de yeniden kimyadan elektriğe döndü. Bundan sonraki deneylerinin en önemlisi galvanometreye bir kablo bobini bağlayarak küçük elektrik akımlarını ölçmeye yarayan bir alet yapmasıydı. Bu kablo, bir mıknatısa değdirildiğinde galvanometrenin iğnesi hareket ediyor, kabloyu ayırdığında iğne ters yöne hareket ediyordu. Böylece Faraday manyetizmadan elektrik enerjisi elde etmenin yolunu bulmuş oldu. Mekanik enerjiyi bir mıknatıs yardımıyla elektriğe dönüştürdü. Bu, elektrik jeneratörlerinin esası oldu.
Faraday, ayrıca mıknatıs kutupları arasında döndürdüğü bir bakır yuvarlak ile devamlı bir akım elde etmeyi de başardı. 1832 ve 1833′te elektrolizin iki temel kanununun formüllerini buldu. 1840 yılında ışık enerjisi ile elektromanyetik enerjinin birbirine çok benzer, hatta aynı olduğu teorisini geliştirdi.
HAYATIN BAŞLANGICI İLE İLGİLİ GÖRÜŞLER
1 Abiyogenez (Kendiliğinden Oluşum) :
Canlı cansız maddelerden kendiliğinden oluşmuştur fikrini savunurBu görüşü Aristo ileri sürmüştür
* Canlı , cansızdan birden bire oluşur
* Oluşan canlı , basit veya evrimleşmiş olabilir
* Canlının , cansızdan oluşması süreklidir
2 Biyogenez (Moleküler Yaradılış) :
Bir canlının yalnız kendine benzer başka bir canlıdan oluşabileceği görüşüdür
Biyogenez 1862 de Louis Pasteur ’un yaptığı deneylerle kabul edilmiştirGünümüzde de geçerlidir
Pasteur , yaptığı bir dizi kontrollü deneyle canlı , cansızdan oluşur görüşünü yıkmıştır
Bu iki görüş ilk canlılığın nasıl başladığına yanıt aramaz
1Panspermia Hipotezi :
Dünyadaki hayatın uzaydan yeryüzüne gelen spor ve tohumlarla başladığını öne sürerHayatın yani canlılığın gezegenlerde nasıl başladığını açıklayamaz
2 Ototrof Hipotezi :
Bu hipoteze göre ilk oluşan canlılar ototrofturlarOtotroflar fotosentez , kemosentezle kendi besinini kendi yapanlardır Yani ilk canlının kompleks yapıda olduğu savunmaktadır Evrim teorisi , heterotrof hipotezi ile çelişir
3 Heterotrof Hipotezi :
*İlk organizmaların kendi besinini hazır olarak aldıklarını iddia eder
*Canlı , cansızdan uzun süren bir evrim sonucu oluşmuştur
*Oluşan canlı basit yapılıdır
*Canlı , cansız maddeden bir kez oluşurSonraki canlılar bu canlıdan ortaya çıkar
*Bu hipotez canlı oluşumunu Dünyanın oluşumunu paralel olarak izah eder
*Heterotrof hipotezi evrim teorisine dayanır
*Heterotrof hipotezi ile abiyogenez cansızdan , canlı oluşmuştur fikrini savunurlar
Hipotezin şematik izahı :
İnorganik moleküller
(H2O , NH3 , CH4 , H2 )
[ İlkel atmosferde varolduğu kabul edilen gazlar]
Sıcaklık ve UV ışınlar
Basit organik moleküller
( Aminoasitler vb )
Sıcaklık
Kompleks organik moleküller
( Protein , yağ , karbonhidrat )
Koaservat
(Bir sıvı içerisinde bir arada duran protein , enzim ve benzeri maddelerden oluşan kümeler)
Nükleoprotein yapılar ve ilkel heterotrof canlı oluşur
İlk canlının oluşumunu formülleştirirsek:
Deney var Deney var Deney var
Basit gazlar---------- Aminoasit---------- Protein--------- Koeservat
Miller Fox Oparin
Koeservatların Özellikleri:
1) Dış ortamdan ayıran zarları vardır
2) Büyüme ve çoğalma yetenekleri vardır
3) PH değişimlerine karşı dayanıksızdırlar Ancak dayanıklı olarak evrimleşerek hayatın öncüsü olan organik molekül kümesini oluşturmuştur
4) Brown ( titreme , sigillenme) hareketi gösterirler
5) Hücresel zar yapma ve büyük molekülleri sentezlemek için gerekli enerjiyi organik moleküllerin bağlarındaki kimyasal enerjiden sağlar
Heteretrof hipotezini destekleyen varsayımlar
1) İlkel atmosfer bugünkünden farklı yapıda idi
2) İlk canlı oluşmadan önce organik moleküller oluşmuştur
3) İlk organik moleküller ilkel atmosferdeki gazlardan yapılırlar
4) İlkel canlı cansız maddelerin uzun süren kimyasal evrimi ile oluşur basit yapılıdır , hazır besinle beslenir , oksijensiz solunum yapar
5) Fotosentezin evrimi ile ilkel atmosferin yapısı değişmiştir Atmosfere oksijen girmiştir
6) oksijenli solunum fotosentezden sonra evrimleşmiştir
Hipotez iki yönden önemlidir
1Evrimci bir anlayışa sahiptir
2Miller bu konuda başarılı deneyler yapmıştırFakat deneyde kullanılan gazların ilk atmosferde varolduğunun ispatlanması söz
konusu değildirUzun sürede oluştuğu belirtilen maddelerin , Miller deneyinde bir hafta gibi kısa bir zamanda oluşturulması bu
hipoteze karşı tenkitlere yol açmıştır
Evrim Teorisi:
Evrim , canlı ve cansızların uzun bir süreç içinde geçirdiği ve geçirmekte olduğu değişiklikleri açıklar
İlkeler :
1Bütün canlılar aynı kökenden evrimleşmiştir
2canlılar arasında hem ortak , hem farklı özellikler bulunur
3Canlılar arasında devamlı varyasyonlar (değişim,farklılık) meydana gelir
4Tür sayısı devamlı artar , sabit değildir
5Günümüzde de canlılar arası değişiklikler ve tür oluşumu sürmektedir
Kimyasal evrim:
CH4 UVışınlar-Şimşek-Yıldırım Aasit Protein
NH2 Yağmur - Isı Yağ asitleri Karbonhidrat
H2 -------- ---------------- Gliserin -------- Yağ --------------- Koaservat
H2O (O2 yok) Monosakkaritler Vitamin
Nucleotidler Nucleik asitler
Biyolojik evrim:
Koaservat ------------------ Heterotrof ---------------------Ototrof
(O2 siz solunum) (Klorofil gelişti)
(Madde ve O2 sentezlendi)
(O2 li solunum başladı)
Lamark’ın Evrim Görüşü:
1-Kullanma – Kullanmama:Vücudun kullanılan organları gelişirKullanılmayanlar ise körelir
2-Kazanılan özelliklerin Kalıtımı:Kullanma veya kullanmama ile kazanılan özellikler yeni nesillere aktarılır
Eleştirisi:
*-Kullanılan karakterler gelişir
*-Kazanılan karakterler sadece bireye özgüdür
*-Kazanılan karakterler kalıtsal değildir
*-Kazanılan karakterler kalıtsal sınırlar içindedir
*-Kazanılan karakterler modifikasyondur
Modifikasyon:Çevresel faktörlerin etkisi ile genlerin işleyişinin değişmesi ile oluşan ve kalıtsal olmayan değişmelerdir
Darvin’in Evrim Görüşü:
1-Canlılar geometrik dizi olarak artış gösterir
2-Populasyonlardaki birey sayısı belli sınırlar içinde kalır
3-Aynı tür bireyleri arasında kalıtsal çeşitlilik(varyasyonlar) vardır
A)Çevresel varyasyonlar: Modifikasyon
B)Kalıtsal varyasyonlar:
Kalıtsal varyasyonlar üç temel şekilde ortaya çıkar:
*-Üreme hücrelerindeki mutasyon
*-Üreme hücrelerinde görülen krossing-over ve homolog kromozomların dağılımı
*-Döllenmenin şansa bağlılığı
4-Canlılar arasında çevresel koşullar için yaşam kavgası vardır
5-Çevreye uyum (Adaptasyon) sağlayanlar hayatta kalır ve üreyerek yeni nesillerinde kendi özelliklerini taşımalarına neden olurlar Uyum sağlayamayanlar ise elenerek (Doğal seleksiyon) taşıdıkları türe özgü zayıf kalıtsal özelliklerininde ortadan kalkmasına neden olurlar
6-Farklı çevrelerde farklı şekillerde adaptasyon yetenekleri kazanan bireyler yeni türlere dönüşürler
Darvin’in evrim teorisinin dayandığı görüşler:
1) Bütün organizmalar geometrik bir oranda artıma eğilimlidir
2) Bir türün her dölündeki birey sayısı hemen hemen değişmez
3) O halde yaşamak için bir mücadele olmalıdır
4) Her türün bireyleri arasında değişiklikler ( kalıtsal olabilir ) vardır
5) Bazı değişiklikler özel bir çevredeki organizmaların çevreye uyumlarını ve sayıca çoğalma şanslarını arttırır Yaşayan organizmalar kalıtsal değişikliklerini oğul döllere geçirirler
6) Zamanla büyük farklar meydana gelerek eski türlerden yeni türler ortaya çıkar
Evrim olayının özeti :
Mutasyon
----------- Kalıtsal varyasyon --------Doğal seleksiyon-------- Adaptasyon ---------- Evrim
Eşeyli üreme
Adaptasyon:Canlıların üreme , yaşama şanslarını artıran ortama uyum sağlayan özelliklerinin tümüdür
Not:Adaptasyonlar kazanılmış kalıtsal özelliklerinin çevresel koşulların değişmesi ile ortaya çıkar
Mutasyon:Canlının üreme hücrelerindeki genlerde gerçekleşen ve kalıtsal olan değişmelerdir
Sonuç:
*-Evrimin ham maddesi kalıtsal varyasyonlardır
*-Evrimin mekanizması doğal seleksiyondur
*-Doğal seleksiyonlar sonunda adaptasyonlar ortaya çıkar
Evrimin gelişim zinciri
1-Üreme hücrelerinde 2-Mayoz 3-Döllenme
mutasyon bölünme
Varyasyonlar
Doğal seleksiyon
Adaptasyon
Evrim
Populasyon Dengesini Bozan Etmenler
Hardy-weinberg prensibi populasyon dengede kaldığı sü4rece geçerlidirfakat populasyon daki genlerin frekansı uzun süre dengede kalamazGenlerin frekansının değişmesine mutasyon , seleksiyon , göçler , izolasyon ve rasgele olmayan evlilikler neden olur
1- Göçler : Göç komşu iki populasyon arasındaki gen akışı olarak tanımlanabilir
2- İzolasyon ( Ayrılma – Tecrit) : Büyük populasyon lar çeşitli nedenlerle (dağ , deniz, ve çöl oluşumu ile veya kıtaların kayması ile) küçük populasyon lara bölünebilirler
3- Mutasyon : Mutasyonlar genetik farklılık meydana getirmelerinden dolayı populasyon larda gen frekanslarının değişmesine yol açan en önemli faktörlerin başında gelir
4- Doğal seleksiyon (Seçilim) : çeşitlilik gösteren bir populasyon da , belli özellikler yönüyle üstün ve zayıf olan fertler bulunur Doğal seleksiyon zayıf olanları ortadan kaldırır
5- Genetik sürüklenme : Doğal şartlarda yaşayan , özellikle küçük populasyon larda nesilden nesile veya yıldan yıla gen ve birey oranlarının yapay bir etki olmadan rasgele değişmesine genetik sürüklenme denir
6- Eş seçimi : Bireylerin çiftleşmek için birbirlerini rasgele seçmeleri yerine özel niteliklerine göre seçmeleri zamanla farklı özelliklerin çıkmasına neden olur
Kalıtsal Materyalin Değişmesi
- Tüm canlılarda ortak olan özellikler
- Canlıyı diğer türlerden ayıran türe özgü özelikler
- Canlıyı türün diğer bireylerinden ayıran bireysel özellikler olmak üzere üç grupta toplanabilir
Bu özelliklerin oluşması ve yeni döllere taşınması DNA ların üzerinde bulunan genlerle olur Normalde DNA lar kendilerini hatasız eşler Genler ve kalıtsal bilgi değişmez Ancak bazı durumlarda yanlışlıklar olabilir Bunlar :
- DNA ya fazladan bir yada birkaç nükleotid çifti eklenebilir
- DNA dan bazı nükleotid çiftleri kopup ayrılabilir
- DNA molekülündeki baz çiftleri karşılıklı yer değiştirebilir Örneğin A-T çifti T-A çiftine dönüşebilir
- Bir nükleotidin karşısına kendi eşi olmayan başka bir nükleotid bağlanabilir Örneğin sitozin nükleotidin karşısına guanin nükleotid bağlanması gerekirken timin yada adenin nükleotid bağlanabilir
- Kromozomlardan parça kopabilir yada kromozomlara parça eklenebilir
Canlıların genetik bilgilerindeki kalıcı olan bu tip değişmelere mutasyon (değişim) denir
Mutasyonlar sonunda canlıda ortaya çıkacak değişmeleri 2 grupta inceleyebiliriz
1- Canlıların bazı özellikleri yerine yeni özellikler oluşabilir
2- Mutasyon, canlıların belirli bir çevrede yaşama ve üreme şansını arttıran özellikler kazandırabilir Bunun tersine canlıların yaşama ve üreme şansını ortadan kaldırabilir
Not:Bazen bir gen farklı mutasyonlara uğrayarak çok sayıda alel meydana getirebilir Örneğin kedilerde kıl renginin çeşitli olmasını sağlayan çok sayıda aleller mutasyonla oluşmuştur
Canlıların çok farklı özelliklere sahip olmasının yani genetik çeşitliliğin nedeni bir canlıda çok sayıda geninin bulunmasıdır Bir gendeki mutasyon olasılığının düşük olmasına karşın bir canlıda çok sayıda gen bulunduğundan canlıdaki toplam mutasyon olasılığı artar
Polimer Nedir?
Polimer küçük basit moleküllerin
devamlı olarak birbirini takip etmesi sonucu oluşan makro
bileşiklerdir. Günümüzde polimerlerin bir çok kullanım alanı vardır.
Polimerler, pencerelerimizde kullandığımız PVC'den tutun da mutfakta
kullandığımız teflon tavaya kadar hemen her yerde kendini
göstermektedir. Polimerleri oluşturan küçük birimlere monomer denir.
Aşağıda bazı polimerler ve monomerleri gösterilmiştir:
etilen: CH2=CH2 polietilen: (-CH2-CH2-)n
vinilklorür: CH2=CHCl polivinilklorür: (-CH2-CHCl-)n
stiren: CH2=CHPh polistiren: (-CH2-CHPh-)n