| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Öpüşmenin Değişik Yolları

Çoğu insana göre iki tür öpücük vardır, yanaktan ve dudak dudağa... Profesör Willam Cane'e göre ise öpüşmenin tam 25 çeşidi var.Öpüşme çeşitleri üzerine yıllar süren bir araştırma yapan ve araştırma sonuçlarını ''The Art of Kissing-Öpüşme Sanatı'' isimli kitabında toplayan Prof. Cane'in öpüşme çeşitlerine ilgisi yeni yetme çağlarında başlamış. Kolejli sevgilisi, öpüşürken gözlerini açık tutmasından şikayet edince, Cane hemen kütüphanenin yolunu tutmuş ve öpüşmenin nasıl yapılması gerektiğini anlatan bir kitap aramaya başlamış. Böyle bir kitap bulamayınca da kafayı bu konuya takmış ve yıllar boyunca öpüşme hakkında her türlü bilgiyi toplayıp derlemeye başlamış. Bugün 44 yaşında ve halen bekar olan (öpüşme stilini eleştiren ilk aşkını asla af etmemiş) Prof. Cane, ulusal öpüşme uzmanı olarak o üniversite senin, bu üniversite benim dolaşıp duruyor ve bu üniversitelerde öpüşme konulu konferanslar veriyor. ''Öpüşme konusunda öğrendiğim ilk şey, insanların üçte ikisinin öpüşme sırasında gözlerin açık tutulmasını doğru bulmadıkları oldu'', diyor Cane, ''İlk aşkım çok da haksız değilmiş''... Cane'in araştırması cinsiyetler arasında da çeşitli farklılıklar olduğunu ortaya çıkartmış. Örneğin kadınlar, boyun ve kulaktan öpülmekten erkeklere göre on kat fazla haz alıyorlarmış. Erkeklerin en fazla hoşlandıkları öpüşme şekli ise ''Fransız usulü''ymüş. ''Erkekler daha ilk buluşmada bile dillerini kullanmaktan çekinmiyorlar'', diyor Cane, ''Kadınların yarısı ise bu tür öpüşmeyi itici buluyorlar''. Cane'e göre kadınlar, kocaları ya da sevgilileri tarafından daha uzun sürelerce öpülmekten hoşlanıyorlar. Profesör William Cane'in kitabında ayrıntılarıyla anlatılan 25 çeşit öpüşme stili arasında tatlı öpücük, kelebek öpüşü gibi ilginç isimler geçiyor. Cane'in favori öpüş stili ise bir öğrencisitarafından kendisine anlatılan ''lip-o-suction'' metodu. Özellikle ABD'li gençler arasında moda olan bu stilde çiftlerden biri diğerinin alt dudağını emerken, diğeri onun üst dudağını emiyor.

Öpücüğünüzü seçin

Vakum öpüşmesi: Partnerin akciğerlerindeki ve ağzındaki havaya emmeye çalışarak gerçekleştiriliyor. Saçma bulduğunuzu söylüyorsanız, insanların yüzde ellisinin bu öpüş stilini en az bir kere denemiş olduğunu da bilin.

Elektrikli öpüşme: 1930 ve 1940'lı yıllarda popüler olan bu öpüşme şeklinde, öpüşecek çift ayaklarını uzun süre halıya sürterek vücutlarına statik elektrik yüklüyorlar. Dudaklar birleşirken de vücutlardaki elektrik birbirlerine boşalıyor. Arkadaşlarınıza hava basmak için karanlıkta deneyin.

Baştan çıkartma öpücüğü: Hiçbir şey yapmadan oturan eşinizi üç dakika boyunca istediğiniz gibi öpüyorsunuz. Sonra sıra onda...

Tepetaklak öpüşme: Kadın yatıyor ya da oturuyor, erkek ayakta duruyor. Öpmek için üzerine doğru eğildiğinde her zamankinden farklı görünüyor (belki de daha yakışıklı)... Prof. Cane'e göre farklı bir stilmiş.

Göz öpüşü: Tam softilere göre... Partnerinizin gözlerini hafif bir dokunuşla kapatın, dudaklarından başlayıp gözlerine doğru öpmeye başlayın.

Şeker öpücük: Ağzınızdaki şeker ya da çukulatayı sevgilinizin ağzına geçirin. Çeşitli içkiler de kullanabilirsiniz ama üstünüzü başınızı berbat etmemeye dikkat...

Şapırtılı öpüşme: En gürültülü öpüş şekli. Öpüşmenin ardından dudakların şapırdayarak ayrılması prensibine dayanıyor. Öpüşenler için tutkulu, seyirciler için iğrenç olabilir.
 

Kayan öpüş: Küçük öpücüklerle yüzünde ve vücudunda dolaşın. Gizli zevk noktalarının keşfi için ideal.


Sualtı öpüşmesi: Duşta, yüzme havuzunda veya denizde deneyin. Gözlerinizi kapatmayı unutmayın.


Konuşan öpücükler: Bir yandan konuşurken bir yandan öpüşün. En iyi sonuç tatlı fısıltılarla alınıyo

Göz altı morlukları için yapılması gerekenler


Standart Göz altı morlukları için.
Uykusuzluk, moral bozukluğu, aşırı sigara ve içkinin yol açtığı göz altı morlukları, bayanların büyük dertlerinden biri...

Güzellik peşinde koşan bayanlar da, göz altı morluklarını gidermek için pahalı göz kremlerine ve maskelere başvurmak zorunda kalıyor.

Ancak günlük yaşamda yumurta, susam, havuç, deniz yosunu ve yeşil çaydan oluşan beş yiyeceğin alınmasına önem verirsek, göz kremleri ve maskelere fazla ihtiyaç duymadan göz altı morluklarına kolayca "güle güle" diyebiliriz.



Yumurta: Yumurtanın içerdiği zengin protein, hücrelerin yenilenmesini sağlar. Bundan dolayı günde iki yumurta, göz altı morluklarının oluşmasını önlemek için belli bir etkiye sahiptir.



Susam: Siyah susamın saçların beyazlamasını engellediği ve parlak kalmasını sağladığı yaygın olarak bilinirken, göz altı morluklarını gidermeye de yararlı olduğu az biliniyor. Susam, göz bebeği ve göz kaslarını besleyen E vitamini içerdiği için, göz altı morluklarının oluşmasına karşı etkilidir.

Susamın yanı sıra, zengin E vitamini içeren diğer yiyecekler arasında yer fıstığı, ceviz
Havuç: Göz bebeği ve göz kaslarını besleyen E vitamininin yanı sıra, A vitamini de aynı etkiye sahip. Havuç da A vitamini bakımından en zengin yiyecektir. A vitamini ayrıca, görme kabiliyetini, özellikle de karanlıkta görme kabiliyetini artırır.


Deniz yosunu: Demir, hemoglobin üretilmesi için en önemli öğelerden biridir. Dolayısıyla demir takviyesi hemoglobin seviyesini yükselterek, hücrelere oksijen ve besin aktarma gücünü artırır. Deniz yosunu, zengin demir içermesinden dolayı göz altı morluklarını hafifletir.


Yeşil çay: Yeşil çay içmek, bilgisayardan yayılan radyasyonunun yol açtığı göz altı morluklarını gidermeye yardımcı olur. Bunun yanı sıra, yeşil çay uygulanarak göz altı morlukları hafifletilebilir.

Kullanılmış ve buzdolabında bir süre bekletilmiş poşet yeşil çayı göz çevresinde 20 dakika beklettiğinizde, gözaltı morluklarının hafiflediğini göreceksiniz.

Müzik Tarihi nedir - Müziğin Doğuşu

Recep Uslu'nun araştırmalarına göre müzik tarihi kendine ait metotlara sahip olmakla birlikte genellikle tarih metodolojisini kullanır. Metodolojik anlamda müzik tarihi araştırmaları müzikolojinin kurulduğu yıllarda başlamıştır. alan araştırmaları, güncel müzik tarihine girmektedir. Türe ülkelere coğrafi bölgelere, insan toplumlarına ve konularına göre müzik tarihi yazılabilir. Müzik tarihi metinlerinde araştırılan konunun terimlerine bağlı kalmak kabul edilen esaslardandır.

Türk müziği tarihi Türk müziği tarihinin başlangıcı dönemleri bestekarların eserleri bestelerin kritiği ve türlere ayrılması problemleri üzerine değişik görüşler vardır. Bestelerde Tasnif Heyeti'nin fikirleri, dönemler konusunda ise Ercüment Berker'in fikirleri yaygınlık kazanmıştır. Müzik, ilk çağlardan itibaren toplumsal gelişime paralel bir seyir izledi. Toplumsal yaşamdaki sınıfsal ayrışmalar aynen müziğe de yansıdı. Her dönem politikaların uygulanmasında, kültürün oluşturulmasında büyük önem taşıdı. Yönetenler açısından da yönetilenler açısından da misyonlar yüklendi. Yönetenler, sistemin devamını sağlamak için milyonlarca kişiye yasaklarını benimsetmek için ya da yozlaştırmak değerlerinden uzaklaştırmak için kullandılar müziği. Ezilenler ise kederlerini sevinçlerini öfkelerini dile getirmek için

Bugün yaşanan karmaşa aynen müziğe de yansıyor. Yüzyıllar boyu nasıl olduysa bugünün ilişki ve çelişkileri de farklı müzik türlerini ortaya çıkarıyor.

Piyasa dengeleri gelişecek ya da bitecek olan müzik akımlarını belirliyor. Piyasa dışı olan müzik gururla yolculuğuna devam ediyor...

Eserler
Yayımlanmış Türk müzik müziği tarihi eserleri içinde Saadettin Nüzhet Ergun'nin antolojisi, Rauf Yekta ve Suphi Ezgi'nin Türk Musikisi, Yılmaz Öztuna'nın ansiklopedisi, M. Ragıp Gazimihal'in eserleri ile M. Nazmi Özalp'in Türk Musikisi Tarihi'nin önemli yeri vardır.

Batı müzik tarihi üzerine Türkiye'de yayımlanan ilk eser Ahmet Muhtar Ataman'ın eseridir. İlhan Mimaroğlu, Önder Kütahyalı ve Ahmet Say tarafından yazılan batı müzik tarihleri ve Atilla Dorsay'ın Türkiye'de popüler müziğin tarihini anlatan eseri, daha sonra yayımlanan eserlerden bazılarıdır. Champiqneulle'nın Dünya Müzik Tarihi eseri de Tanju Gökçöl tarafından Türkçeye kazandırıldı.

Rauf Yekta, Suphi Ezgi, Yılmaz Öztuna, M. Ragıp Gazimihal, Ahmet Say, Cem Behar, Bülent Aksoy, Recep Uslu gibi birçok yazarın Türk müziği tarihi üzerine metinleri varsa da M. Nazmi Özalp'in Türk Musikisi Tarihi adlı eseri bu alandaki kapsamlı tek eserdir

Tasavvuf Müziği Nedir - Tasavvuf Müziğinin Doğuşu

Tasavvuf Tanrı evren ve insanilişkisini bir bütünlük içinde açıklamaya çalışan insanın tanrısal erdemlere benzemesini amaçlayan dinsel ve felsefi düşüncedir.
Başlangıçta günah işlemekten sakınmak dünyasal işleri küçümsemek ve bunlardan uzak durmak yalnızlığı seçerek sürekli Tanrı'yı anmak kalbin ancak bu yolla temiz tutulacağına inanmak gibi düşünceler ve uygulamalarla ortaya çıkan tasavvuf 12.yy'dan sonra tarikatlar biçiminde örgütlenerek güçlü bir hareket durumuna gelmiştir.

Tasavvuf Müziği Nedir

Tasavvuf müziği vahdet-i vücut (vücudun birliği) anlayışıyla bestelenmiş dini yapıtlardan oluşur.Mevlevi Bektaşi Celveti Gülşeni Halveti Kadiri Nakşi v.b.
tarikatlarda tasavvuf müziği varsa da bunların içinde sanat değeri taşıyan ve gelişmiş müzik Mevlevi müziğidir Itri Dede Efendi Osman Dede Ahmet Ağa gibi besteciler tarafından bestelenen Mevlevi ayinleri Türk tasavvuf müziğinin başyapıtlarıdır Tasavvuf müziğinin önemli formları Mevlevi ayinleri dini peşrevler ilahilernaatlar şugllar mersiyeler Bektaşi nefesleri duraklar ve tevşihlerdir

Tasavvuf Müziğinde Kullanılan Müzik Aletleri

Bendir
Derili vurmalı sazlardandır.Sadece tasavvuf müziğinde kullanılır.Dindışı müzikte kullanımı büyük hatadır.

Kudüm
Belli belirsiz ses veren derili,vurmalı sazlardandır.Gövdeleri yarıküre biçiminde olan iki küçük davuldan oluşur.Davullar , Bakır gövdenin üzerine deri gerilerek yapılır ve ikisi arasında bir dörtlü ya da üçlü akor farkı vardır.


Nevbe
Derili vurmalı sazlardandır.Nevbeye verilen bir diğer adta 'zilsiz tef'tir.Nevbe de bendir gibi sadece tasavvuf müziğinde kullanılır.

Ney
Dilsiz nefesli sazlardandır.Sadece tasavvufta değil klasik türk müziğinde de kullanılır.Altısı önde olmak üzere yedi deliği olan bir kamış olan neyin ses alanı üç oktava yakındır.

Rebab
Yaylı sazlardan olan rebab sadece tasavvuf müziğinde kullanılır Göğsü deridendir.Düşey olarak iki arasında ya da sol diz üzerinde tutularak çalınır Ses alanı bir buçuk oktavı zor bulan rebab daha sonraları yerini sineKemanına bıraktı

Dini Müzik Türleri
A.Cami mûsikîsi (özelligi yalniz sesle icra edilmesidir)
a) Usulsüz okunanlar Münacat, Ezan, Kaamet, Salat-u Selam, Tekbîr, Mersiye
b) Usullü okunanlar Cumhur, Tevsîh ve Tesbîh gibi Ilahi türleri
B. Tekke mûsikîsi (özelligi saz esligiyle de icra edilebilmesidir)
a) Usulsüz okunanlar Na't-i Peygamberi ve Durak
b) Usullü okunanlar Ayîn-i Serif (Mevlevî), Ayn-i Cem ve Nefesler (Bektasî) ve Zikir Ilahileri (Arapça güfteli olanlarina Sugl denir)
C. Hem camide hem tekkede okunan dinî mûsikî formlari
a) Usulsüz okunanlar Kur'an-i Kerîm ve Mevlid-i Serif
b) Usullü okunanlar Her türlü ilahiler
c) Kismen usullü kismen usulsüz okunan Miraciyye gibi

Mehter Müziği nedir - Mehter Müziğinin çıkışı

Mehter dünyanın en eski askeri bandosudur

Çalgılarçevgenborunakkare davulzurna ve zil bulunur. Yeniçeri ocağının bir parçasıydı. Bu ocak kaldırılınca kapatıldı sonra yeniden açıldı. Günümüzde en ünlüleri fatih ve eyüp mehteran bölükleridir. 13yy. ilk kez yazılı kaynakta Mehter adı geçiyor.

Osmanlı Devleti’nde; hazerde (sulhde) askeri ruhu Canlı tutmakseferde askerin cesaretini arttırıp düşmana korku vermek için kurulan askeri mızıka teşkilatıdır. Mehter kelimesi pek ulu manasına olup çoğulu mehterandır. Bütün İslam devletlerinde hükümdarlık alametlerinden biri olan tabihane (mehterhane) Osmanlı Devleti’ne Türkiye Selçuklu Devleti’nden geçti. Selçuklu sultanı üçüncü Alaeddin KeykubatOsman Gazi’ye 1299’da beylik alameti olarak sancak ile beraber davul vs. de göndermişti. Osmanlı Devleti’nin istiklalinin başlangıcı da kabul edilen bu tarihten itibaren nevbet vurulurken (çalınırken) Fatih Sultan Mehmed Han’a kadar bütün padişahlarSelçuklu hükümdarına hürmeten ayağa kalkarlardı. Fatih Sultan Mehmed Han “iki yüzyıl evvel vefat etmiş bir padişaha ayağa kalmak lüzumsuzdur diyerekmehter çalınırken ayağa kalkma adetini kaldırdı.

Mehter takımı her Gün padişahın bulunduğu yerde yani padişah seferde ise çadırın önündedeğilse saraydaki muayyen yerinde ikindi namazsından sonra nevbet vururdu. Bundan başka yatsı namazından sonra üç fasıl mehter çalınıp padişaha dua edilirsabaha karşı divan halkını namaza kaldırmak için yeniden nevbet vurulurdu. Ayrıca Yedi kule Eyyub Kasım paşa Galata Tophane Beşiktaş Anadolu hisarı Üsküdar ve Kızkulesi’nde aynı saatlerde mehterhane çalınırdı. Buralarda vazife gören mehterlerin mevcudu bin kadardı. Devlet merkezinin dışındaki kalelerde de muayyen vakitlerde mehterhane çalardı. Ayrıca sadrazamların derya kaptanlarının vezirlerin beyler beylerin mehter takımları bulunurdu. Bihassa sefer zamanlarında askeri çoşturmak ve düşmanın maneviyatını bozmak hususunda mehterlerin büyük hizmeti ve faydası görüldü.

Hükümdara mahsus mehterhane on iki katlıyani her aletten on iki tane çalınırdı. Diğerleri iseçalındığı yerin seviyesine göre yedi katlı veya dokuz katlı olurdu. Padişah sefere gidersemehter takımı iki misline çıkarılırdı. Kösler yalnız padişahların mehterhanelerinde bulunursadrazam ve sair vezirlere ait mehterlerde bulunmazdı. Hükümdar sefere gittiği zamanpadişah mehterhanesi saltanat sancaklarının altında durup çalınırdı. Sefer esnasında önce padişahınyoksa serdarın mehterhanesi ve sonra üç tuğlu paşaların yani vezirlerindaha sonra ikişer tuğluların (beylerbeylerinin) mehterhanelerinin çalınmaları kanundu. Muharebe zamanında düşmana yaklaşıldığı zaman mehterin sesi arttırılır bu sırada davul çalanlar “Yekdir Allah yek” diye bağırırlardı.

Mehterhane emir-i alem’e bağlı oluppadişaha mahsus mehterhaneyi idare eden zata mehterbaşı denirdi. Kendisi aynı zamanda İstanbul’da bulunan bütün mehterlerin amiriydi. Ayrıca her cins çalgıyı çalanların bir başı vardı kionlar da çalgılarına göre sertabbal (davulcu başı)sernefiri (borucu başı)sernak kazeren serzurnaz enser zincviri (zilci başı)serköşi diye anılırlardı. Mehterlerin başlıca usul ve makamları; ahlatihalil evikalen deripeşrev Türki sakil çenber küçük hafif büyük hafif nakış revanidef usuluyarım ahlati perişian değişmekısmı sakilmurabbadevri hindikara batak ezgi sofiyen semai çengi harbizammı devir ve safdı.

Mütad zamanları dışında; padişah cülüslarındakılıç alaylarında zafer haberi geldiği zamanlardaarife divanlarında düğünlerde şiehzade ve sultanın doğumu gibi hallerde mehterhanelerin nevbet vurması kanundu.

Mehter nevbet vuracağı zaman mehter takımı hilal şeklini alırnak karazenler oturup diğerleri ayakta dururdu. Kösler hilalin orta ilerisine yerleştirilirdi. İç oğlan başçavuşu mehter faslı başlamadan önce daireden çıkarak ortaya gelir ve “Vakt-i sürur u sefamehterbaşı ağa! Hey! Hey!” diye bağırırdı. Bu sırada hazır bulunanların dikkatlerini çekmek için nakarelerle sofyan usulunde üç tempo atılırdı. Nakkareler çalarken de mehterbaşı ağa mehterin önüne gelir “Hasduuur” diyerek çalınacak marşın adını söylerdi. Hemen arkasından “haydi ya Allah” diyerek mehteri icraya geçirirdi. Nevbet bitince mehter gülbankı (duası) okunur ve fasl sona ererdi.

Mehterin kendine has bir yürüyüşü olup üç adımda bir dururyarım sağa ve yarım sola dönerdi. Yürüyüş esnasında mehter efradıhep bir ağızdan Rahim Allahkerim Allah derlerdi.

Mehter takımının yürüyüş nizamında merasime iştiraki şu sıraya göre tertib ekilirdi önde çorbacıbaşı unvanını taşıyan ve başında üsküf bulunan mehteran bölüğü komutanıonun arkasında sol tarafta zırhlı muhafızı ile birlikte yeşil sancakortada istiklal alameti olan ak sancakbaştaki ser zırhlı muhafızı ile birlikte kırmızı sancak bulunurdu. Sancakların arkasında iseüçerli koldan üç sıra halinde dizilmiş dokuz tuğ gelirdi. Sağ tarafta kırmızı sancaküın arkasında iseyeniçeriler tarafından taşınan hücum tuğu yer alırdı. Tuğlardan sonra ortada mehterbaşı bulunurdu. Mehterbaşından sonra isesıra ile; mehterin iki katı adedince cevgenler (okuyucular)zurna zenler boruzenler nakkareler zilzenler ve davul çalanlar gelmekteydi. En arkada isebir at sırtında taşınan kös bulunmaktaydı.

Yüzyıllar boyunca Osmanlı askerini çoşturup düşmana korku veren mehterhane15 Haziran 1826’da yeniçeri ve diğer kapıkulu ocaklarıyla beraber ikinci Mahmud Han tarafından ilga edildi. Mehterhanenin önemine binaen yerine Mızıka-yı hümayun isminde askeri mızıka teşkilatı kuruldu.

Ahmed Muhtar Paşa ve Celal Esat mehteri yeniden canlandırmak gayesiyle 1911’de yeni bir takım kurdular. Bu takım 1914 yılında teşkilatlandırılarak mehterhane-i hakani adını aldı. Mehterhane-i hakaninin kurulduğuBirinci Dünya savaşında orduya tamim edildi. İstiklal harbinde de hizmet verdi. Cumhuriyetin ilanından sonra milli savunma bakanımehteri saltanat alameti sayarak lağvetti.1952 yılında feshedildisonra genelkurmay tarafından İskoçların bando takımını gördü.Bundan etkilenilerek tekrar mehter takımı kuruldu.

Takım
Altı kat''yedi kat' ve 'dokuz katlı' takım. 'Dokuz katlı' takım kös davulnak karehalile çevgannefir boru seslerden oluşuyor. Mehterhane-i Hakani veya Mehterhane-i Hümayun Padishah Mehteri 18 katlı takımdan oluşuyordu özelikle savaşzamanlarda.

Sesler
Tuğlar
Çorbacıbaşı
Sancaklar
Zurnazen
Boruzen
Zilzen
Davulzen
Cevgen
Kös
Nakkrezen

Keman nedir - Kemanın nasıl çalınır - Tarihte Kemanın Yeri

Muhtemelen en tanınmış orkestra çalgısı olan keman bir yayla çalınan telli bir enstrümandır. Keman Ailesinin en geniş aralıklı sesine sahip olan üyesi olan kemanın yanında diğer üyeleri Viola, Çello ve Konturbas’ dır. Keman kendine özgü biçimiyle 16. yüzyılda Avrupa’ da ortaya çıktı. Teknesi, sırt ( Akçaağaç’ tan ) ve göğüs (Köknar’dan) ile yanlıklardan ( Akçaağaç’ tan ) oluşur. Göğsündeki iki delik “F “ biçimindedir.

Yanlıkların ortasında büyük bir girinti vardır. Yine Akçaağaçtan yapılan sapın ucu salyangoz biçiminde kıvrımlıdır. Keman imal edilirken, ön, arka kısımlar ve omurga boş bir kutu oluşturacak şekilde birleştirilir. Kuyruğa bağlanan dört tel köprünün üzerinden geçip perdelerden uzanıp akort anahtarlarına bağlanır. Anahtarlar vasıtasıyla akort edilir ve elin perdelere basılması ile değişik sesler ve tonlar elde edilebilir.

Çalgının dört teli vardır Pesten tize doğru doğru Sol, Re, La, Mi. Keman ailesinden çalgılar; keman, viyola, çello ve konturbas adlarını taşır. İlk kemanlar, Bavyera’ nın Füssen kentinde İtalya’ nın Brescia ve Cremona kentlerinde ve aynı çağda Paris’ de yapıldı. Teknenin uzunluğu 36 – 36 cm, toplam uzunluk yaklaşık 60 cm dir.

19. yüzyılda İtalyanlar keman yapımında ilk sırayı Paris’li ustalara kaptırdı. Bu ustalar Nicolas Lupot Jean – Baptiste, Vuillaume’ dir. Bu dönemde çalgının tellerini daha çok gerebilmek, gücünü arttırmak ve ses alanını genişletmek amacıyla sap arkaya daha çok eğildi, Abanozdan yapılan perdelik uzatıldı ve yine abanozdan yapılan kuyruk eklendi. Çalgının iç yapısında da gerekli değişiklikler yapıldı. Köşeler, takozlar, bas balkonu ve can direğinin boyutları büyütüldü.Yapımcılar 19. yüzyıla değin her türlü telli çalgıyı yapıyorlardı. 20. yüzyılda uzmanlaşmaya başladılar. En büyük keman yapımcıları arasında GagliAnolar, C.Fegant, J. B. Guadagnini, A. Guarneri, L. Guersan, Klotlar, G. P. Maggini, D. Montagnana anılmalıdır.

Kemanın çocuklar için yapılmış daha küçük boyutları vardır. Çeyrek, yarım (53 cm) ve üç çeyrek (56cm)

19. yüzyılın ortalarında Türk Müziğinde de kullanılmaya başlanan keman günümüzde gerek Klasik Türk Müziği, gerekse Türk Sanat Müziği ‘ nin vazgeçilmez çalgıları arasındadır. Alaturka kemanda Sol, Re, La, Mi akordu yerine La,Re,La,Re ve Sol,Re, La,Re akortları da kullanılır. Alaturka kemancılar sesini arttırmak amacıyla genellikle çalgının göğsünü içten incelttirirler. ( 1 )

Tarihte Kemanın Yeri
Lavignag, kemanın Türklerin Kemençeigos yani oğuz kemençesinden alındığını yazar. Bazı kaynaklarda ise Arapların Rebab’ ından geliştirildiği öne sürülmüştür. Keman asıl biçimini korumakla birlikte 19. yüzyılda bazı değişikliklere uğradı. Çağdaş kemanda gövde ve sap daha uzun, köprü daha yüksektir. Kemana orkestrada ilk olarak 1565’ de S.T. Riggo ve Corteccia’ nın eserlerinde yer verilmiştir. Sonraki yıllarda orkestradaki görevlerinden dolayı birinci ve ikinci keman olarak adlandırılmış, orkestradaki sayıları çoğaltılmıştır.

Türk Musukisi'nde Kemanın Yeri
Kemanın Türk ülkesine ne zaman geldiği tam olarak bilinmemektedir. İstanbul ve Trabzon gibi Latin ülkeleri ile sıkı ilişkiler içinde bulunan şehirlerde çok eskiden beri kemanın en eski örneklerinin bulunduğu ileri sürülmüştür. Kanun’i Sultan Süleyman’ın sadrazamlarından Makbul İbrahim Paşa nın gençliğinde padişahın şehzadesi olarak Manisa da bulunduğu yıllarda keman çaldığı biliniyor.

Yine bu yüzyılda yaygınlık kazanmış bir saz olarak klasik musukimize girememiş olmakla birlikte halk arasında çok tutuluyor ve koltuk meyhanelerinde çalınıyordu. Kemanı üst düzey sınıf arasına sokan kişinin Sultan 1. Mahmut dönemi sanatkarlarından olan Corci olduğu ileri sürülür. Kemandan önce musukimizin yegane sazı Rebab idi. O yıllarda kemana “Viola d’ Amore “ deniyordu ki bu sazın benzeri yakın zamanlara kadar kullanılmış olan Sine Kemanı’dır. Kemani Corci’ ye kadar bütün kaynaklarda eski Türk kemanını çalanların Türk olduğu halde 18. yüzyıldan sonra Türk olmayan kimseler batı kemanını çalmaya heves etmiş ve pek çok ünlü isim ortaya çıkmıştır. Hiç şüphesiz bu sanatkarlar “ Viola d’ Amore’ nin farklı şekilleri olan Sine Kemanı’ nı çalıyorlardı.

Yedi teli olan Sine Kemanı’nın sesi biraz boğukça olduğu ve kemençe sesine benzediği için musukiden anlayanlarca daha çok tercih ediliyordu. 19. yüzyıl başına kadar keman çalan sanatkarlar kemanın her iki türünü de kullanmışlardır. Daha sonra Sine Keman’ı unutulmuştur. Son idrakarları Mustafa Sunar ile Nuri Duyguer olmuştur.Batı kemanının ülkemize yerleşmesinde Romanyalı Miron’ Un büyük rolü olmuştur. Ülkemizde Türk Musukisi ölçüleri içerisinde çok güçlü icrakarlar yetişmiştir. ( 2 )
Bir devreye damgasını vuran bu sanatkarlardan bazıları

şunlardır
Kemani Hızır Ağa, Kemani Rıza Efendi, Kemani Corci, Kemani Körsebuh, Kemani Aleksan Ağa , Kemani Memduh, Bülbül-i Salih Efendi, Reşat Erer, Nubar Tekyay, Sadi Işılay, Hakkı Derman Selahhattin Ünal ve bunla gibi musuki termonolojimizde keman çalanlara kemani denir.
Müzisyen tellerin üzerinde yayı doğru Açı ile sürtünce ses elde edilir. Bu yay Pernan bUco2 dan yapılıp 75 sanimetre uzunluğundadır ve telleri at kılındandır.

Kemanın en önemli özellikleri sahip olduğu ses aralığı ve hem lirik hem de hızlı ve parlak kullanıma elverişli olmasıdır.Kemancılar aşağıdaki teknikleri kullanarak özel

sesler de elde ederler
Pizzicato ( telleri çekerek ), Tremelo ( yayı hızlı hızlı telin üzerinde hareket ettirmek ), Sul Ponticello ( yayı köprüye çok yakın sürterek ince bir ses elde etme ), Collegno ( yayın teli yerine ahşap kısmını kullanarak ) ve Glissando ( yayların üzerinde parmakları gezdirmekle çıkan ses )
Kemanın ilk olarak 1500 lerde İtalya’ da ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Lira da Braccio ce Fidle adlı iki enstrümandan türemiş olduğu sanılmaktadır.Keman yapım sanatı 17. ve 18. yüzyıllarda Antonio Stradivari, Guissepe Guaneri ve Jacop Satyner gibi ustalarla başlamıştır. O zamanki kemanların bugüne göre boyunları daha kısa, perde bölgesi daha kısa ve köprüleri daha düzdü. Keman klasik eserlerde ilk kullanılmaya başlandığı zaman alt sosyal seviyede bir Alet olarak görülmüştür. Ancak Claudio Monteverdi’ nin Orfeos’ u gibi eserler ve “24 Viyolons du Roi” gibi topluluklarla bu statüsü de yükselmeye başlamıştır. Bu tırmanma Barok dönemde de Antonio Vivaldi Jsbach ve Georg Philip Telemann gibi bestecilerle devam etmiştir.

Solo konçerto, sonat ve suit gibi müzik janrlarında keman en önde giden olmuştur. Ancak keman virtiözleri ilk olarak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Covanni Viotti, Isaac Stren Mischaelman ve Nathan Nilstain, David Oistrach Pinhas Zuckerman, jacah Heifelds bu konuda ün yapmış isimlerden bazılarıdır. ( 3 )

Kemanın Özellikleri
Keman insanı erinden etkileyen eşsiz güzellikteki sesiyle yaylı çalgılar ailesinin en önemli üyesidir. Sesi öteki çalgılara göre bir çok bakımdan insan sesine daha yakındır. Keman çene altı ile omuz arasına sıkıştırılarak tutulur. Sol elin parmakları sap üzerinde bulunan tellere basarak gezinirken sağ elle tutulan yay keman tellerine sürtülerek çalınır.Gövdenin orta bölümündeki yan girintiler yayın daha kolay hareket etmesini sağlar. 35 ile 36 santimetre arasında değişen bir gövdesi vardır. Küçük ve hafif bir çalgı olmakla birlikte ortalama 84 ayrı parçanın bir araya getirilmesi ile yapılır. Genellikle 2 santimetre kalınlığında bir çam veya Akağaçtan oyma Kalemi ve rende kullanılarak biçime sokulur.

Kemanın bir gövdesi ve buna bağlı bir sapı vardır. Gövde, göğüs tahtası yada tabla denilen üst kapak, alt kapak ve onları birleştiren yanlık adı verilen bir kasnaktan oluşur. Tellerin köprü aracılığı ile gövdeye yaptığı Basınca direnebilmesi için alt ve üst kapaklara bir kavis verilmiştir. Sapın ucundaki burgulara sarılarak bağlanan teller bir eşikten geçerek gövdenin ucundaki kuyruk bölümüne bağlanır. Köprü tellerin titreşimini üst kapağa iletir.

Burgu yuvalarına yerleştirilen kulaklar tellerin istenilen ölçüde gerilmesini sağlarlar. Gövdenin içine boydan boya yerleştirilmiş bas çubuğu ya da bas kirişi denen bir çıta eşiğin tam altında da can direği denilen bir takoz bulunur. Bas çubuğu sesin tınlanmasına, can direği de ses titreşimlerinin alt kapağa iletilmesine yardımcı olur. Üst kapak üzerinde F biçimindeki iki ses deliği ses titreşimlerinin gövdeden dışarı çıkmasını sağlar.Dış etkilerden korunabilmesi için yapımı tamamlandıktan sonra, özel karışımlı bir tutkalla cilalanır. Cila aynı zamanda kemanın ses tınısını belirleyen önemli bir öğedir. Keman yapım ustalarına LUTHİER denir.

Ülkemizde keman yapım teknikleri çok gelişmiş çeşitli yarışmalarda birincilik alan lutierlerimiz vardır.Bunlar; Cafer Açın, Mesut Gözalan, Yunus Tarhan, Mehmet Alkan, Nevzat Önder, Ayhan Damcıoğlu, Ahmet İyi doğan, Emin Tilef, Bedi Akol’ dur.

Kemanın Akort Sistemi
Kemanın metalden ya da hayvan bağırsağından yapılmış dört teli vardır. Akort sistemi pesden tize doğru Sol , Re , La , Mi olarak düzenlenmiştir. Batı kemanlarıyla aynı akort sistemine sahip olmasına rağmen Türk Musukisine uygun bir şekilde isimlendirilmiştir. Do, Sol, Re, La. Bazı icracılar La telini ince sol düzeninde kullanmaktadır. Bu konuda çeşitli fikirler öne sürülmüştür. Eskiden kullanılan ve Avrupa’dan getirilen kemanların beş esas, altı ahenk telinin olduğu ve aynı telin ince sol olarak akort edildiği biliniyor. Bir başka görüş ise Rebab ve ud gibi çalgıların akorduna benzetmek için böyle hareket edildiğidir.La akort Türk musuki icralarında çiğ kalmakla birlikte bazı makamlar transpoze edildiğinde icrada zorluklar oluşmaktadır.

Kemanın Türk Musikisindeki Yeri Ve Önemi Hakkındaki Görüşler

Gülnaz Rizeli Çember bestelerin form ve müzikal yapısının incelendiği bu çalışmada melodiye yön veren en önemli unsurun güfte olduğu inancına sağdık kalınmış, yapılan çalışmalarda bestekarlarımızın bu inançla kullanacakları usule göre vezin tercihi yaptıkları görülmüştür. Form açısından benzer yapıya sahip olan eserlerde farklılıklara da rastlanmıştır. Eserlerin büyük bir bölümünde terenüme, ikinci usulün son t-k daplarından başlanmıştır.Makam geçkileri üçüncü mısra ile bestelenen meyan bölümünde yapılmıştır. İncelenen murabba bestelerin dördü dışında güfte de kullanılan vezin fa-i-la-tün 2.si de fa-i-la-tün 3.sü fa-i-la-tün ve sonuncusu fa-i-lün kalıbındadır. Eserlerin çoğunda üç cümleli periyotlardan oluşmuş , bunun yanı sıra dört periyotlu cümlelerde de kullanılmıştır.

Aydın Varol Çalışmamızda kemanın tarihi ve Türk Musukisindeki konumu araştırılarak değerlendirilmiştir. Keman 15. ve 16. yüzyıllarda musukimize kemanın atası olan Sine Keman şeklinde girmiştir. Keman Türk Musukisinin kemandan önceki yegane yaylı sazı olan Rebab ve diğer enstrümanlarla büyük bir uyum içerisine girmiş ve her yönüyle büyük bir yaylı saz boşluğunu mükemmelen doldurmuştur. Çalışmamızda Kemanın dünyadaki tarihi incelenmiş ve orijine hakkındaki görüşlere yer verilmiştir. Kemanın enstrüman icra, ifade ve gelişme açılarından musukimize kazandırdığı hususlar ve yakın dönem ekolleşmiş kemanilerimizin taksimleri üslup ve tavırlarının incelenebilmesi amacı ile notaya alınarak çalışmamızda sunulmuştur.

OKTAY Özerden Suphi Ziya Özbekkan müziğimizin özellikle önemli formlarından biri olan şarkı formunda Hacı Arif Bey, Şevki Bey, Rahmi Bey ile içinde bulunduğumuz yüzyıla ulaşan ve bu formun zincirinin halkalarını oluşturan bestekarlarımızın sonuncularındandır. Eserlerinde güfte ile besteyi çok iyi birleştiren ve oldukça akıcı bir üslupta yazan bestekarın eserleri günümüze kadar rağbetle çalınıp söylenmiş ve dinlenmiş olup bundan sonra da bu niteliğini herhalde koruyacaktır.

A.Nesrin Öner Yayla Basit makamlarda Kâr, Beste, ağır Semâî, Yürük Semâî formlarında yazılmış eserlerde kullanılan geçkilerin incelendiği bu çalışmada 14 makamdan 170 eser incelenmiş ve bu eserlerin yüzde 96 sında geçki yapıldığı görülmüştür. Bestekârlar eserlerinde yaratıcılıkları ve üslupları doğrultusunda çok çeşitli geçkiler kullanmışlardır. Bu geçkilerden bazılarının daha sık ve birçok makamda ortak olarak kullanılmış olduğu tesbit edilmiştir .( 4 )

Ünlü Keman Virtiözü Suna Kan Keman çalışmalarına beş yaşında başladı Ankara'da V Gerhard Back, izzet Albayrak ve Lico Amar'dan dersler aldı. Mozart'ın 5. Keman Konçertosu'nu seslendirdiği ilk konserinde, henüz 9 yaşındaydı. 1948 yılında idil Biret - Suna Kan yasası ile Paris'e gönderildi ve öğrenimini Gabriel Bouillon'un yanında tamamladı. Paris Konservatuvarı'nı 1952 yılında birincilik ödülü alarak bitirdi. 1954 yılında Cenevre Uluslararası Yarışması'nda madalya aldı.1955 yılında Viotti Uluslararası Yarışması'nda, 1956 yılında Munich Uluslararası Yarışması'nda ödüller kazandı. 1957 yılında katıldığı M. Long - J. Thibaud Uluslararası Yarışması'nda Paris Şehri Ödülü'nü aldı. Bugüne kadar yurt içinde ve dünyanın çeşitli sanat merkez-lerinde sayısız konserler verdi

Birlikte konser verdiği uluslararası sanatçılar ve topluluklar arasında P. Fournier, Y. Menuhin, I. Ketesz, Zubin Mehta, A. Navarra gibi ünlü sanatçılar bulunan Suna Kan, Los Angeles Filarmoni, Moskova Filarmoni, Londra Senfoni, Salzburg Mozarteum gibi Orkestraların eşliğinde çaldı. Suna Kan, 1977-86 yılları arasında Ankara Oda Orkestrası'nın baş kemancılığını ve solistliğini yapmıştır. 1971 yılında "Devlet Sanatçısı" seçilen Suna Kan, Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları profesörüdür.

Milli Değerler Ve Milli Ruh
Yahya Kemal Ziya Gökalp’la olan manzum bir şakalaşmasında Kökü mâzide olan atiyim demişti Bu dört kelimelik mısra, yaşamak kabiliyeti olan bütün milletler için değişmez bir düsturdur. Maziyi unutsak, atsak, inkâr etsek bile kökümüz, aslımız oradadır. Manevî kanımızda, yani ruhumuzda olan istidatların, iyi ve kötü her şeyin jenleri oradan gelmektedir. Onları bilmek, kusurlu olanları düzeltmek milletteki yaşama inancının şartı, kanunudur.

Maziyi küçük görmekten hiçbir şey çıkmaz. Onu aşağılamak yanlış bir düşüncedir. Yeni doğmuş bebeği çirkin, akılsız, âciz diye sevmemek, onun sonra ne güzel bir şey olacağını düşünmeden yapılan nasıl bir haksızlıksa, kusurları olan maziyi sevmemek de öylece yanlış bir davranıştır.

Gerçi mazinin sisli ufuklarındaki şanlı ve büyük perdenin arkasında sönük ve korkunç başka perdeler de vardır. İnsanın henüz insanla hayvan ortası bir yaratık olduğu zaman hiç de övünülecek bir çağ değildir. Fakat ne yapalım ki bu böyledir. Yaratıcı kudretin bize çizdiği kaderdir. Onu değiştirmek kimsenin elinde değildir.

Övüncümüz, millet veya kavim olduğumuz zamanlardan başlar. Çünkü artık yasa içinde, düzenle, erdemle, yardımlaşma ile, teşkilâtla, fedakârlıkla, savaşta ölümü göze almakla yaşanan bir hayat başlamış, yaşamak güzelleşmiştir. Bu güzel hayatın da çirkin tarafları yok mudur? Elbette vardır. Fakat bir aksak mısra için güzel bir şiir nasıl atılamazsa, sesi çok çirkin olan bir kemancı kızın sanatı nasıl inkâr olunamazsa, bir Ameliyatta hastayı öldüren birinci sınıf bir doktor nasıl büyük hekim olmaktan çıkmazsa bir millet de mazisindeki çirkin taraflar yüzünden sıfıra indirilemez.

Bir insanın tek bir sözüne, bir eskrimcinin bir hamlesine, bir kumandanın bir muharebesine bakarak da hüküm verilemez. Hüküm vermek için o insana, o sporcuya, o kumandana topyekûn bakmak gerekir.

Atatürk’ün büyük kumandan olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Ama Birinci Cihan Savaşı’nın sonunda Suriye’de yenildi.

Gazi Osman Paşa da büyük kumandandır. O da yenildi. Hem de tutsak düştü. Bunlarla Atatürk’ün ve Gazi Osman Paşa’nın büyük kumandan olmak vasfı gider mi? Gitmediğine en büyük senet, Moskof Çarı’nın Gazi Osman Paşa’ya kılıçla gezmek müsaadesini vermesi, İngilizlerin de Çanakkale Savaşı hakkındaki resmî tarihlerinin başında Atatürk’e yaptıkları ithaftır.

Mehmet Emin Yurdakul’un dediği gibi: Milliyetler mazilerden akıp gelen sellerdir.
Mazide eşsiz bir güzellik vardır. Çünkü artık bir daha geriye gelmeyecektir. Çünkü orada hep ölüler yaşamakta ve suçlarından sıyrılmış olarak yalnız büyüklükleriyle bize bakmaktadır. Mazi güç kaynağı, fazilet ırmağıdır.

Milletlerin, mazilerine sımsıkı sarılmaları elbette boşuna değildir. Toprak Altından çıkan şekilsiz taş parçalarını değerlendirmek, tek duvarı kalmış bir yapıyı ayakta tutmak için didinmek bir yaşama savaşı, köklü olmak ülküsünün görünüşüdür.

İskoçlar o acayip eteklikleri herhalde elâlemi kendilerine güldürmek için giymedikleri gibi İspanyollar da boğa güreşlerini vahşet olsun diye yapmıyorlar.

Millet hayatındaki vazgeçilmez unsurlardan biri de müziktir. Bazılarının dediği gibi müzik iptidaî insanın isterisinden doğmuş olsa bile artık güzel sanatların bir bölümü olarak hayata girmiştir. Çıkmaz; çıkarılamaz.

Biz de tâ Hunlar çağından, yani milâttan önceki yüzyıllardan beri bir saray ve ordu mızıkası olduğu tarihî kayıtlarla bilinmektedir. Bir millî marş, bir askerî beste, melâli anlatan bir parça yahut neşeli bir ezgi fertleri, toplulukları, milletleri ruhlandırır, bazen kendinden geçirir. İnsanlar müzikle duygulanırlar, sevinirler, bazen de ağlarlar.

Türk müziği, cihan devleti kurmuş bir milletin ruh olgunluğunu gösteren ağırbaşlı bir müziktir. Tabiî, onun her parçasına güzel denemez. Batı müziğinin her parçasına da denilemeyeceği gibi...Güzelin tarifi pek çoktur. Çünkü güzelin tartısı ve ölçüsü yoktur. Görende, duyanda büyük estetik tesir yapan şey güzeldir. Bu sebeple bir Türk’ün güzel bulduğu şeyle bir Batılı’nınki, bazen bir olsa da, çok defa aynı değildir.

Bizim müziğimizin büyük üstadlarından biri “Itrî”dir. Millî ruhu terennüm etmiş, Türk’ün duygusunu dile getirmiştir. Itrî bir mazidir, semboldür. Türk müziğinin devidir.

Türk Milleti günün birinde Müslümanlığı bıraksa bile nasıl Süleymaniye’yi sevecekse, müziği de hangi yolu ve yönü alırsa alsın Itrî’yi de öyle kutlayacaktır. Itrî bir mukallid yani bir çalgıcı değil, bir yaratıcı yani bir bestekârdır.

Durum bu iken 27 Kasım 1971 tarihli Milliyet’te “Devlet Sanatçısı” Bayan Suna Kan’ın Itrî’yi de, tek sesli müzik dediğimiz Türk musikisini de yerin dibine batıran yazısını okuyunca hayretler içinde kaldık. Usta bir kemancı olan Suna Kan vaktiyle bir hârika çocuktu. Demek artık hârikalığı giderken sadece çocukluğu kalmış. Tek sesi hakir görmek nedir? Sindirilmemiş bir yükselmenin eseri... Müziğin ileri veya geri oluşunu yalnız tek ses veya çok sesle açıklama pek çocuksu bir izah değil mi? Caz müziği de çok seslidir ama bu, onu bayağı bir takırtı olmaktan kurtarmıyor.

Ney de tek sesli bir müzik aletidir. Ancak ney, tarihimizde sadece bir müzik Aleti olarak değil, aynı zamanda şanlı bir silâh olarak da yer almıştır. Çünkü, tahtından indirildikten sonra bir odada tutuklu bulunan III. Selim, çoğu gayrı Türk kölelerden meydana gelen bir kalabalığın, kendisini öldürmek üzere, odasına saldırdıkları sırada ney çalmakta idi ve kendisini o tek sesli müzik aleti ile savunmuştu.

Suna Kan’ın küçümsediği kavuklu adamların çaldığı tek sesli mehterle ülkeler açıldı, teşkilât kuruldu ve İngiliz Toynbee’nin yer yüzünde kurulmuş iki buçuk imparatorluktan biri diye vasıflandırdığı Osmanlı İmparatorluğu ’nun kültürü ve medeniyeti yüzyıllarca yaşadı (öteki imparatorluk Roma, yarım olanı da İngiliz İmparatorluğu’dur).

Muhteşem bir tarihin müziğini küçük görmek o muhteşem maziyi de küçük görmek, kendisini bu milletten saymamaktır. Suna Kan, 22-23 Aralıkta Devlet konser salonunu “müzelik eserler” işgal ederse Devlet Sanatçılığı unvanını iade edecekmiş.

Etsin!.. Bu dünyaya bir Suna Kan gelmeseydi Türk milleti hiçbir şey kaybetmezdi. Gitmesiyle de kaybedecek değildir. Çünkü, o nihayet usta bir çalgıcıdır ki kendisinden daha usta olanlar da vardır.

Fakat dünyaya bir Itrî gelmeseydi Türk ırkının müzik yönü bugünkünden biraz daha aşağıda kalacaktı. Çünkü, O, gerçek sanatkâr, yani bestekârdı.

Bir de her şeye Atatürk’ü karıştırmakla davalar çözümlenmez. Suna Kan’ın yaşı Atatürk’ün müzik hakkında konuşmalarını ve sözlerini bilecek kadar fazla değildir. Herhalde kendisine öğretenler var.

şunu asla unutmasın ki Atatürk tek sesli müziği sevmeseydi, sofrasında bu müzikle şarkılar söyletmez, kendisi de söylemez, hatta Zeybek Havası çaldırıp bizzat oynamaz ve tek sesli besteler söylesin diye Safiye Ayla’yı çağırtıp getirmezdi.

Millî değerlerin modası geçebilir, müzelik olabilirler. Fakat yine saygı görürler. Beethoven de müzeliktir ama hakaret görmüyor, baştacı ediliyor. Bugünkü Avrupa’nın insanlıktan çıkmış gençleri Beethoven’i dinleyip anlıyor mu? Onlar ancak Pop müziği denen vahşi seslerle zıplıyorlar. Fakat Beethoven’in tarihte aldığı yeri sarsamıyorlar, sarsamazlar.

Suna Kan’ın hücumlarına rağmen de Itrî tarihteki yerini almıştır, yıkılmaz. Hafif keman yayı ile vurarak üç yüzyıllık taş anıtı devirmeye imkân yoktur. O, millî ruhtan bir parçadır ve Türk ırkı yaşadıkça dimdik ayakta duracaktır. ( 5 )

Türk Sanat Musikisi - Osmanlı Öncesi Türk Musikisi

Muhteşem Türk musikisinin gelişme ve kökleşme temellerinin ilk yılları, Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarının biraz öncesi ve biraz sonrasından itibaren görülmektedir.

Türk musikisi tarihi incelenirken Tarih bilimcileri ile etno-müzikologların bu konuda, devirlere bölme düşüncelerinde bazı farklılıklar görülmektedir. Eldeki verilere göre Türk musikisinin tarih yönünden incelenmesinde Osmanlı öncesi Türk musikisi yani Fârâbi’den (870-950) Safiyüddin Urmevi (1237-1294) ye kadar olan devir İlk Ortaçağ Abdükkadir Merâganî (1360-1435) den Şehzade Korkut (1467-1513) a kadar olan devir Ortaçağ ve Itrî (1640?-1711) den günümüze kadar olan devir de Yeni ve Yakınçağ olarak tasnife tabi tutulabilir.

Çoğunlukla Tunus’ta yaşamış olan Baron Rodolphe D’Erlanger (1872-1932) isimli Fransız müzikoloğu ölümünden önce 1920’li yıllarda edindiği musiki yazmaları üzerine çok geniş bir çalışma yapmış ve bu arada Fârâbî, İbn Sina, Safiyyüddin Urmevî Lâdikli Mehmet Çelebi gibi büyük Türk musikişinasları ve sistemcilerinin yazmalarını inceleyerek 2857 sayfayı kapsayan 6 ciltlik büyük bir eser meydana getirmiştir Fakat ne yazık ki bu devasa eserinin adını La Musique Arabe (Arab Musikisi) koymuştur. Sebebi de gayet açık anlaşılmaktadır ki incelenen yazmaların Arap dili ile yazılmış olmasından ve yazar adlarının da Arap isimlerine benzemesinden, ortaya konan bu eserin musikisi de elbette Arap Musikisi olacaktır Aradan geçen uzun yıllar içinde Türk kültür âleminden hiç kimse bu konu ile bilgilenmemiş ve ilgilenmemiştir Ve bu yayın ilk defa musiki alimimiz H.Sadettin Arel tarafından 1950 yılında Türk kültür alemine tanıtılmıştır

Bilimsel yönü ile uğraşanı yok denecek kadar az olan musikimizde bu tanıtım maalesef gerekli ilgiyi bulamadığından aleyhimizdeki durum bütün dünya musiki Aleminde yerleşmiş ve bundan 15 yıl kadar önce Unesco girişimiyle ortaya çıkmıştır. O yıllarda Dünya Musiki Tarihi yazmayı planlayan Unesco Türkiye’ye gönderdiği bir katılım isteği yazısında açıkça Arap musikisinin bir yan bölümü olan Türk musikisi ifadesini kullanmıştır

Ne yazık ki D’Erlanger’nin aleyhimize olan bu hatalı yayını bugüne kadar karşılıksız bırakılmıştır. Aslında bir gösteri hüviyeti taşıyan Karagöz Oyunu muzun başkalarınca sahiplenmesi girişimi yanında, hem ilim hem güzel sanat olan musikimizin bilimsel ve mükemmel teorilerine sahip çıkamayışımız Türk kültürü açısından cidden üzücüdür.

Osmanlı Öncesi Türk Musikisine Genel Bakış


Bugün elimizdeki verilere göre musikimiz, gerek sesli ve gerekse yazılı belgelere göre 1000 yılı aşarak Fârâbî (870-950)ye kadar uzanmaktadır. Fârâbî’ye ait musiki yazmaları ile birlikte elimizde 9 adet güftesiz saz eseri bulunmaktadır.

Bugün pek az da olsa bazı musiki çevreleri bu eserlerin Fârâbî’ye ait olmadığını delil göstermeden ileri sürmektedirler Ancak, öteden beri bilinegelen her husus aksi ispat edilinceye kadar geçerlidir Kaldı ki notanın musikimize genel anlamda uygulanışından bu yana geçen 120 yıl öncesine kadar ecdadımızın bütün sesli eserleri kulaktan kulağa gelmiş ve 120 yıl öncesinden itibaren de notaya alınarak çeşitli koleksiyonlarda yer almıştır. Bu koleksiyonların başlıcaları halen TRT’de bulunan İsmail Hakkı Bey koleksiyonu ile Abdülkadir Töre ve Arel koleksiyonlarından başka koleksiyonlarda da Fârâbî notalarına rastlanmaktadır

İlk musiki alimimiz diyebileceğimiz Fârâbî’nin ölümünden bir nesil sonra dünyaya gelen İbn Sina (980-1037) onun gibi çalgı kullanabilir oluşu ve bestekârlığı bilinmiyor Zira, bugün İbn Sina’nın 1500 civarındaki yazmaları musiki yönünden incelenmemiştir Bugünkü bilinene göre İbn Sina’nın Şifa adlı yazmasının 12. Bölümü olan 24 sayfa, 6 makale halinde musikiyi kapsamaktadır Bu bölüm için D’Erlanger ve Farmer olmak üzere sadece iki yabancı kısmî çalışma yapmışlardır.

İlk Ortaçağ’da yaşamış olan bestekârlarımızdan Sultan Veled (1226-1312) ile İbn Sina arasında eldeki eser kaybına göre iki buçuk yüzyıllık bir kayıp boşluğu görülmektedir. Bugün elimizde Sultan Veled’e ait 3 eser bulunmaktadır.

1.Acem Peşrevi
2.Irak Saz semaisi
3.Segah İlahi (Şem-i ruhuna güfteli)

Elimizdeki verilere göre İlk Ortaçağ’dan Safiyüddin Urmevi (1237-1294) hakkında biraz bilgi var ise de beste olarak Nevruz/Remel beste ile Bayati Peşrevi olarak anılan ve haddizatında peşrev vasıfları taşımayan bir güftesiz eser bulunmaktadır.
Bu çağın diğer bir musiki bilgini de, ünlü Dürret’ül Tac adlı eseri ile tanınan Kutbeddin Şirazi (1236-1310) dir
İlk Ortaçağ’a ait elimizde en önemli üç eser bulunmaktadır ki bunlar Beste-i kadimler adı ile anılan Pençgâh, Dügâh, Hüseyni makamlarındaki üç Âyin-i Şerif’dir. Çok değerli bu üç eser Abdülkadir Merâgî zamanında bestelenmiş olup bestekârları kesin olarak bilinmemektedir.

Osmanlı Devleti Kuruluş Zamanlarındaki Türk Musikisine Genel bakış

Ortaçağ’a ait olan bu bölümde en önemli bestekâr hiç şüphesiz Abdülkadir Merâgî (1360-1435)’dir.

Bugün Türk musikisi bilim çevrelerince en büyük olarak iki bestekârımız; biri Ortaçağ’ın başlangıcındaki A. Merâgî ve diğeri de Yeniçağ’ın başlangıcındaki Mustafa Itrî’dir. Merâgî, doğum yeri itibariyle, bugün İran hudutları içinde kalmış bulunan Meragalıdır ve Azeri asıllı Türk’tür. Hayatı da çoğunlukla doğduğu yerde ve Azerbaycan’da geçmemiştir. Belki de bu sebepten Azeriler onu tanıyamamış ve bizim kadar benimseyememiştir

Zira bugün, Azerbaycan’da A. Merâgî’nin eserleri icra edilmediği gibi eserlerinin notaları da basılı değildir. Musiki yazmaları da orada olmayıp bizdedir. Bundan da anlaşılıyor ki ecdadımız sanat ve kültüre son derece bağlıdır.

Büyük bestekâr ve koleksiyoncu İsmail Hakkı Bey’in günümüzden 102 yıl önce yayınlanmış bulunan 183 sayfalık “Mahzen-i Esrar-ı Musiki” adlı eseri mevcuttur.

Bu çağın bestekârlarından, A. Merâgî’nin talebesi Gulâm Şâdî’nin elimizde Pençgâh ve Rahâvî makamlarında iki Kâr’ı bulunmaktadır.

Ortaçağın önde gelen bestekârlarından Hacı Bayram-ı Velî (?-1429) aynı zamanda bu çağın ilk dinî musiki bestekârıdır. Bugün elimizde şu 6 eseri bulunmaktadır.

1.Acem İlâhi (Çalabım bir şar yaratmış)
2.Neva İlâhi (Şöyle ki bi dil ü bican olmuşam)
3.Neva İlâhi (Noldu bu gönlüm)
4.Uşşak İlâhi (Dolabım niçin inilersin)
5.Rast Savt (Durmaz yanar vücudum) “Fihrist” 6 bölüm
6.Saba Savt (Durman yanalım) “Fihrist” 6 bölüm

Ortaçağ’ın çok önemli bir âlimi olan Şükrullah (1388-1470?)’ın bestekâr olduğu henüz bilinmiyor. Fakat Türk musikisi üzerine yaptığı çalışmalardan onun müzikoloji alanında yetkili kişiliği anlaşılmaktadır Şükrullah Terceme-i Kitabü’l Edvar adı ile Safiyüddün’in çon ünlü Kitabü’l-Edvar eserini Türkçe’ye tercüme etmiştir
Ortaçağ bestekârları arasında ilk bestekâr Padişah olarak Sultan II. Bayezid’e rastlamaktayız Sultan II Bayezid’in besteleri şunlardır

1.Neva / Fahte Peşrevi
2.Neva / Düyek Peşrevi
3.Neva Sazsemaisi
4.Eviç / Düyek Peşrevi
5.Eviç Saz semaisi
6.Nişabur Peşrevi
7.Rahatülervar Devrikebir Peşrevi

Türk musikisinin gelişimi Osmanlılığın sanata meyli, yatkınlığı ve emeği ile vücut bulmuştur. Bu muhteşem musikinin içinde 36 Osmanlı Padişahından 10’u bilfiil musiki ile uğraşanların dışında bazı şehzadeler ve sultanların da musikide çalışmalar ve değerli eserler yarattığı görülür. Bu 10 Padişahın dışında musikiyi ve müntesiplerini destekleyen Padişahlar da bulunmaktadır.
Bu 10 musikişinas Osmanlı Padişahı kronolojik sıraya göre şöyledir

1.II.Bayezid (1481-1512)
2.II.Selim (1566-1574)
3.I.Mahmud (1730-1754)
4.III.Selim (1789-1808)
5.II.Mahmud (1808-1839)
6.Abdülmecid (1839-1861)
7.Abdülaziz (1861-1876)
8.V.Murad (1876)
9.Abdülhamid (1876-1909)
10.Vahdeddin (1918-1922)

Geleneksel Türk Sanat Musikisi
Türkiye’de çeşitli halk musikilerinin yanı sıra tek bir sanat musikisi, bugün bilimsel adıyla “geleneksel Türk Musikisi” olarak adlandırılan, kısaca divan musikisi olarak da anılan musiki yaşamaktaydı.
Batı Türklerinin (Anadolu Selçukları, Anadolu beylikleri, Osmanlılar) geliştirdikleri ve 1826’ya dek eksiksiz yaşattıktan sonra giderek savsaklayıp yozlaşmaya bıraktıkları sanat musikisine geleneksel Türk sanat musikisi denir.

İnançsal Musikiler
a)Cami musikisi (Şer’i musiki)
b)Tekke musikisi (Tarikat musikisi, tasavvufî musiki)

Dünyasal Musikiler
a)Mehter Musikisi (Kaba saz, açık Hava musikisi)
b)Fasıl Musikisi (İnce saz, kapalı yer musikisi)
c)Piyasa Musikisi (Kentsel eğlenti musikisi)
ç)Kentsel Halk Musikisi (Ev ve sokak musikisi)

1520 öncesi için bilgimiz pek azdır
Selçuklular (1071-1308) zamanından kalma belgeden ancak birkaç musikicinin adını ve çalgılarını öğrenmekteyiz. XIII. Yüzyıl mutasavvıflarından Taptuk Emre’nin altı telli bir çalgı olan şeştâ, Mevlâna Celâleddin ile oğlu Veled Çelebi’nin rebab çaldıkları bir söylenti olarak bilinmektedir

Atatürk Sanat Ve Müzik - Atatürkün Sanat Anlayışı

Atatürk sanatı seven sanatçılara değer veren ve onları destekleyen bir devlet adamıdır. Çocukluğundan itibaren sanata ilgi duymuş ve sanatın bazı dallarıyla çok yakından ilgilenmiştir. Gençliğinde şiir ve edebiyata yakınlık duymuş Namık Kemal'in şiirlerini okumuş ve ondan etkilenmiştir.

Atatürk'ün Kaleme aldığı ve 1927 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde okuduğu Nutuk adlı eseri Atatürk'ün en büyük edebî eseridir. Yazmış olduğu "Oğuz Oğulları" adlı şiir de Atatürk'ün şiir konusundaki yeteneğini sergileyen ve her Türk'ün okuması gereken bir eserdir.

Atatürk şiir ve edebiyat dışında müziğe de büyük bir ilgi duymuştur. Şarkı ve türküleri dinlemekten büyük bir zevk alan Atatürk zaman zaman okunan şarkılara eşlik etmiş oynanan halk oyunlarına katılmıştır. Bazı Rumeli türküleri onun sesinden notalara dökülmüş ve müzik repertuarımızda yer almıştır.

Atatürk askerî ataşe olarak Sofya'da görevli bulunduğu dönemde çok sesli müziğe ilgi duymaya başlamıştır. Klâsik müzik konserlerine ve operalara giderek bu müzik türlerini tanıma fırsatı bulmuştur. Cumhuriyetin ilânından sonra ülkemizde bu müzik türlerinin sevilmesini ve müzik kültürümüzde yer almasını sağlamak amacıyla yapılan çalışmalara önderlik etmiştir. Ülkemizde müzik sanatının gelişmesi için bütün olanaktan kullanmıştır.

Atatürk'ün zamanında yapılmış bazı binaların güzelliği ülkemizdeki çağdaşlaşma hareketini ifade edebilecek nitelik taşımaktadır. Ayrıca mimarî eserlerin korunmasına verdiği önem de Atatürk'ün mimarîye olan ilgisinin önemli kanıtlarındandır.

Atatürk'ün Tiyatro bale edebiyat heykeltıraşlık mimarî resim müzik gibi sanat dallarıyla ve sanatçılarla ilgilenmesi onları desteklemesi Atatürk'ün sanatla çok yakın bir ilişki içinde olduğunun göstergesidir.

Atatürksanatla ilgili düşünceleriniTürkiye Büyük Millet Meclisindeki konuşmalarında Çankaya Köşkünde sanatçılarla yaptığı sohbet ve tartışmalarda belirtmiştir. Atatürk'ün bu konuşma ve tartışmalarda dile getirdiği sanatla ilgili düşünceleri Türk halkına ileti niteliği de taşımaktadır.

Atatürk Sanatın Tanımını Şu Sözlerle Açıklamıştır
Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu anlatım sözle olursa şiir ezgi ile olursa müzik resim ile olursa ressamlık oyma ile olursa heykeltıraşlık bina ile olursa mimarlık olur

Sanatın bir toplumun ilerlemesindeki öneminin ve vazgeçilmezliğinin bilincinde olan Atatürk bu düşüncesini şu sözlerle ifade ediliştir Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir Bir millet sanata önem vermedikçe büyük bir felâkete mahkûmdur" "Dünyada medenî ileri ve gelişmiş olmak isteyen herhangi bir millet mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir." Atatürk'ün bu sözleri sanalla ilgili temel düşüncelerini ifade etmesi bakımından önemlidir.

Atatürk'ün Sanatçılarla ilgili Düşüncelerini ifade Ettiği Sözleri ise Şunlardır
Sanatçı toplumda uzun çalışma ve uğraşlardan sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır. Hepiniz milletvekili olabilirsiniz bakan olabilirsiniz hatta Cumhurbaşkanı olabilirsiniz fakat sanatkâr olamazsınız

Adımız Andımızdır Adlı Şarkıyı Öğrenelim Şarkıyı Sınıfımızda Seslendirelim
Büyük bir sanatsever olan Atatürk'ün gönlünde müziğin ayrı bir yeri vardı. Bu nedenle millî kültürümüzde önemli bir yer tutan güzel sanatlar içinde müziğe ayrı bir önem vermiştir. Müziğin önemiyle ilgili düşüncelerini şu sözleriyle ifade etmiştir Hayatta müzik gerekli değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzik ile ilgisi olmayan varlıklar insan değildirler. Eğer söz konusu olan hayat insan hayatı ise müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut değildir: Müzik hayatın neşesi ruhu sevinci ve her şeyidir."

Yapılacak inkılâpların başarıya ulaşmasına müzik alanındaki gelişmeleri ölçü gösteren Atatürk bu konudaki düşüncelerini şu sözleriyle ifade etmiştir Osmanlı müziği Türkiye Cumhuriyeti'ndeki büyük devrimleri söyleyecek güçte değildir. Bize yeni müzik gereklidir. Bu müzik özünü halk müziğinden alan çok sesli bir müzik olacaktır Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü musikide değişikliği alabilmesi kavrayabilmesidir."

Atatürk'ü Konu Alan Aşağıdaki Marşı Öğrenelim Marşı Sesimizle Ve Çalgımızla Seslendirelim
Atatürk müziğin önemle ve öncelikle modern müzik (çok seslilik) kuralları içinde ele alınmasını istemiştir. Bu konuyla ilgili düşüncelerini şu sözleriyle ifade etmiştir Arkadaşlar güzel sanatların hepsinde ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir."

Atatürk Türk müziğinin evrensel müzikteki yerini bir an önce alması amacıyla yapılan çalışmalara önderlik etmiştir. Müzik eğitimi görmeleri için çok sayıda öğrenciyi Avrupa'ya göndermiştir. Ankara'da Musiki Muallim Mektebi ile İstanbul'da Sanayi-i Nefise mekteplerinin açılmasını sağlamıştır. Bu konudaki düşüncelerini de şu sözleriyle ifade etmiştir: "Ulusal ince duyguları düşünceleri anlatan yüksek deyişleri söyleyişleri toplamak onları bir Gün önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu sayede Türk ulusal musikisi yükselebilir evrensel musikide yerini alabilir."

Mimar Sinan kimdir - Mimar Sinanın Hayatı

istanbul Büyükçekmece'de bulunan Mimar Sinan heykeliMimar Sinan Kayseri'nin Ağırnas köyünde doğduğu tahmin edilmektedir. 1511'de Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme olarak istanbul'a geldiği bir söylentiden ibarettir bu konuda hiçbir bilgi yoktur ancak Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan Antropolojik araştırma Türk asıllı olduğunu ortaya çıkarmıştır : mimar olarak Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferine katıldı. 1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Belgrad Seferine Yeniçeri olarak katıldı. 1522'de Rodos Seferine Atlı Sekban olarak katılıp 1526 Mohaç Meydan Muharebesi'nden sonra gösterdiği yararlıklar sebebiyle takdir edilerek Acemi Oğlanlar Yayabaşılığına (Bölük Komutanı) terfi ettirildi.

1533 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın İran Seferi sırasında Van Gölü'nde karşı sahile gitmek için Mimar Sinan iki haftada üç adet kadırga yapıp donatarak büyük itibar kazandı. İran Seferinden dönüşte Yeniçeri Ocağında itibarı yüksek olan Hasekilik rütbesi verildi. Bu rütbeyle 1537 Korfu Pulya ve 1538 Moldavya seferlerine katıldı. 1538 yılında Hassa başmimarı oldu.

Mimar Sinan'ın Mimarbaşılığa Getirilmeden Evvel Yaptığı Üç Eser Dikkat Çekicidir Bunlar
Halep'te Husreviye Külliyesi Gebze'de Çoban Mustafa Külliyesi ve İstanbul'da Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesidir Halep'teki Hüsreviye Külliyesinde tek kubbeli cami tarzı ile bu kubbenin köşelerine birer kubbe ilave edilerek yan mekanlı cami tarzı birleştirilmiş ve böylece Osmanlı mimarlarının İznik ve Bursa'daki eserlerine uyulmuştur Külliyede ayrıca avlu medrese hamam imaret ve misafirhane gibi kısımlar bulunmaktadır Gebze'deki Çoban Mustafa Paşa Külliyesinde renkli taş kakmalar ve süslemeler görülür Külliyede cami türbe ve diğer unsurlar ahenkli bir tarzda yerleştirilmiştir. Mimar Sinan'ın İstanbul'daki ilk eseri olan Haseki Külliyesi devrindeki bütün mimari unsurları taşımaktadır. Cami medrese sübyan mektebi imaret darüşşifa ve çeşmeden oluşan külliyede cami diğer kısımlardan tamamen ayrıdır.

Mimar Sinan'ın Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser onun sanatının gelişmesini gösteren basamaklardır. Bunların ilki İstanbul'daki Şehzade Camii ve külliyesidir. Dört yarım kubbenin ortasında merkezi bir kubbe tarzında inşa edilen Şehzade Camii daha sonra yapılan bütün camilere örnek teşkil etmiştir.

Süleymaniye Camii Mimar Sinan'ın İstanbul'daki en muhteşem eseridir. Kendi tabiriyle kalfalık döneminde 1550-1557 yılları arasında yapılmıştır.

Selimiye Camii'nden bir görünüşMimar Sinan'ın en büyük eseri ise seksen yaşında yaptığı ve "ustalık eserim" diye takdim ettiği Edirne'deki Selimiye Camiidir (1575).

Mimar Sinan Mimarbaşı olduğu sürece birbirinden çok değişik konularla uğraştı. zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en büyük çabalarını Ayasofya için harcadı. 1573'te Ayasofya'nın kubbesini onararak çevresine takviyeli duvarlar yaptı ve eserin bu günlere sağlam olarak gelmesini sağladı. Eski eserlerle abidelerin yakınına yapılan ve onların görünümlerini bozan yapıların yıkılması da onun görevleri arasındaydı. Bu sebeplerle Zeyrek Camii ve Rumeli Hisarı civarına yapılan bazı ev ve dükkanların yıkımını sağladı.

İstanbul caddelerinin genişliği evlerin yapımı ve lağımların bağlanmasıyla uğraştı. Sokakların darlığı sebebiyle ortaya çıkan yangın tehlikesine dikkat çekip bu hususta ferman yayınlattı. Günümüzde bile bir problem olan İstanbul'un kaldırımlarıyla bizzat ilgilenmesi çok ilgi çekicidir.

Mimar Sinan 84 cami 52 mescit 57 medrese 7 darül-kurra 20 türbe 17 imaret 3 darüşşifa (hastane) 5 Su yolu 8 köprü 20 kervansaray 36 saray 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 365 eser vermiştir. Büyükçekmece Köprüsü üzerinde kazılı olan mührü şöyledir: Elfakiru Hakir Ser Mimaranı Hassa.

Eserlerinin bir kısmı İstanbul'dadır. 1588'de İstanbul'da vefat eden Mimar Sinan Süleymaniye Camii'nin yanında kendi yaptığı sade türbeye gömüldü.

Mimar Sinan Türbesi istanbul Müftülüğü'nün sütunlu kapısından çıkınca hemen solda iki caddenin kesiştiği noktada Fetva Yokuşu sonunda solda Süleymaniye Camii'nin Haliç duvarının önünde beyaz taşlı sade bir türbedir.

Eserleri Mimar Sinan'ın eserleri 85 cami 52 mescid 57 medrese 75 darülkurra 12 türbe 94 imaret122 darüşşifa222 suyolu kemeri 9 köprü 59 kervansaray433 ev 48 hamamdır. Kabe'nin kubbelerini tamir etmiş Ayasofya'yı onarmış ve iki minare yapmıştır.

istanbul
Tophane-i Âmire Binasının İçinden Kılıç Ali Paşa CamiiSüleymaniye Şehzade Haseki Mihrimah Osmanşah Valide Sultan Bayazıd Kızı Kara Ahmed Paşa Rüstem Paşa Mehmed Paşa İbrahim Paşa Bali Paşa Hacı Evhad Abdurrahman Çelebi Kapıağası Mahmud Ağa Odabaşı Hace Hüsrev Hamami Hatun Defterdar Süleyman Çelebi Ferah Kethüda Drağman Yunus Hürrem Çavuş Sinan Ağa Ahi Çelebi Süleyman Subaşı Zal Mahmud Paşa Nişancı Paşa Şah Sultan Emir Buhari Merkezefendi Çavuşpaşa Camii Turşucuzade Hüseyin Kasımpaşa Azapkapı Sokollu Kılıç Ali paşa Molla Çelebi Ebülfazl Şehzade Cihangir Sinan Paşa Üsküdar Mihrimah Üsküdar Valide Şemsi Paşa İskender Paşa Çoban Mustafa Paşa Pertev Paşa Çatalca Ferhat Paşa

Drağman Yunus Camii Haseki Camii Atik Valide Camii Hadım İbrahim Paşa Camii Sinan Paşa Camii Sokollu Mehmed Paşa Camii Kara Ahmed Paşa Camii Ferruh Kethüda Camii Molla Çelebi Camii Piyale Paşa Camii Mimar Sinan Camii Azapkapı Sokollu Camii Zal Mahmud Paşa Camii Kılıç Ali Paşa Camii Şemsi Ahmed Paşa Camii Nişancı Mehmed Paşa Camii Hacı Evhad Camii Ramazan Efendi Camii Mesih Paşa Camii

Anadolu Sapanca Rüstem Paşa Samanlı Rüstem Paşa Ferhat Paşa izmit Mehmet Bey Kayseri Osman Paşa Hacı Paşa Ankara Cenabi Ahmed Paşa Erzurum Lala Mustafa Paşa Çorum Sultan Alaaddin İzmit Abdüsselam İznik Eski Cami Halep Hüsrev Paşa Manisa Sultan Murat Kütahya Orhan Gazi Kütahya Hüseyin Paşa Bolvadin Rüstem Paşa Karapınar Sultan Selim Şam Sultan Süleyman Hafsa Sokollu Mehmed Paşazade Ereğli Ali Paşa Isparta Firdevs Bey Ulaşlı Memikethüda Gözleve Tatarhan Tırhala Osman Paşa Kayseri Hacı Paşa.

Rumeli Sofya Bosnevi Mehmed Paşa Hersek Sofu Mehmed Paşa Rusçuk Rüstem Paşa Budin Mustafa Paşa Lüleburgaz Sokollu Edirne Haseki Sultan Edirne Selimiye Edirne Mahmud Paşa Edirne Defterdar Mustafa Çelebi Babaeski Ali Paşa.

Mescid Mimar Sinan Müftü Çivizade Üçbaş Şerifezade Mehmed ÇelebiSimkeş Hacegizade Çavuş Çivizade Takkeci Ahmed Hacı Nasuhi Kasap Hacı İvaz Tabak Hacıİbrahimpaşa eşi Bayram Çelebi Kürkçübaşı Kemhacılar Kuyumcular Hersek bodrumuYayabaşı Abdi Subaşı Hüseyin Çelebi Hacı İlyas Duhanizade Kadızade Tüfenkhane Sarayağası Dökmecibaşı arpacıbaşı Hekim Kaysunizade Ahmet Çelebi Yahya Kethüda Hasan Çelebi Süheyl Bey ilyaszade Sarrafbaşı Süleyman Pazarbaşı Memi Kethüda Büyükçekmece Sokollu Hacıpaşa Saraçhane Sarraf Sulumanastır Abdi Kürkçübaşı Şeyh Ferhat.

Türbe Sultan Süleyman Şehzade Mehmed Hüsrev Paşa Sultan Selim ve şehzadeler Rüstem Paşa Ahmed Paşa (Topkapı) Sokollu ve çocukları Siyavuş Paşa Zal Mahmud Şemsi Ahmed Paşa Yahya Efendi Arap Ahmed Paşa Hayreddin Paşa Kılıç Ali Paşa Pertev Paşa Şahıhuban kadın Ahmed Paşa (Yenikapı) Hacı Paşa.

Köprü Büyükçekmece Silivri Meriç Mustafapaşa Marmara Tekirdağ Sokollu Halkalı Odabaşı Haramidere Kapıağası Sinanlı Sokollu Vişegrad Sokollu.Mimar Sinan bu eserlerinde çok başarılıdır.Çoğu hala sağlamdır.

İmaret İstanbul Sultan Süleyman Mekke Haseki Karapınar Sultan Selim Şehzade Medine Haseki Edirne Mustafa Paşa Şam Sultan Süleyman Çorlu Sultan Selim Üsküdar Valide Üsküdar Mihrimah Manisa Sultan Murat Rusçuk Rüstem Paşa Sapanca Rüstem Paşa Lüleburgaz Sokollu Hafsa Sokollu Gebze Mustafa Paşa Bosna Sokollu.

Kervansaray Sultan Süleyman Büyükçekmece Sultan Süleyman Rusçuk Rüstem Paşa Bitpazarı Kebeciler Galata Kurşunlu Bursa Ali Paşa Bitpazarı Ali Paşa Vefa Pertev Paşa Ilgın Lala Mustafa Paşa Sapanca Rüstem Paşa Samanlı Rüstem Paşa Karıştıran Rüstem Paşa Akbıyık Rüstem Paşa Karaman Ereğli Rüstem Paşa Ipsala Hüsrev Kethüda Hafsa Sokollu Lüleburgaz Sokollu Edirne Rüstem Paşa Edirne Ali Paşa.Yapılan bu kervan saraylara gelen yolcular 3 Gün bedava kalabiliyorlardı 3 Günde dinlenmelerine yeterli bir gündür

Mahzen Galata Tersane Topkapı Sarayı Hasbahçe Unkapanı
Medrese Mekke Sultan Süleyman 6 yerde Sultan Süleyman Halıcılar Sultan Selim Edirne sultan Selim Çorlu Sultan Süleyman Şehzade Haseki Kariye Üsküdar Mihrimah Edirnekapı Mihrimah Kadırga Sokollu Eyüp Sokollu Aksaray Osmanşah Validesi Rüstem Paşa Ali Paşa Ahmed Paşa Sofu Mehmed Paşa İbrahim Paşa Sinan Paşa İskender Bey Kasım Paşa Babaeski Ali Paşa Gebze Mısırlı Mustafa Paşa İzmit Ahmet Paşa Esekapı İbrahim Paşa Şemsi Ahmed Paşa Kapıağası Mahmud Ağa Kapıağası Cafer Ağa Ahmet Ağa Müftü Hamid Efendi Malul Emir Efendi Ümmülveled Üçbaş Kazasker Perviz Efendi Fatih Hacegizade Ağazade Yahya Efendi Abdüsselam Bey Tuti Kadı Hekim Mehmed Çelebi Hüseyin Çelebi Emir Sinan Efendi Şahkulu Drağman Yunus Karcı Süleyman Hacıhatun Defterdar Şerifezade Kadı Hekim Çelebi Babaçelebi Kirmastı Sekban Ali Bey Altımermer Mehmed Bey Hüseyin ÇelebiGülfem Hatun Ankara Hüsrev Kethüda.

Darülkurra Sultan Selim Üsküdar Valide Hüsrev Kethüda Eyüp Sokollu Küçükkaraman Müftü Sadi Bosna SokolluMüftü Kadızade.

Darüşşifa Sultan Süleyman Haseki Üsküdar Valide.Hastahene demektir.Günümüzün hastaheneleri görevini yaparr.

Hamam Sultan Süleyman 3 tane Topkapı Sarayında 3 Üsküdar Sarayında Haseki Hasekisultan Üsküdar Valide Karapınar sultan selim Cibali Valide Edirnekapı Mihrimah Lütfü Paşa Galata Sokollu Edirne Sokollu Yenibahçe Kocamustafapaşa Silivrikapı İbrahim Paşa Sulumanastır Kapıağası Beşiktaş Sinan Paşa Fındıklı Molla Çelebi Tophane Kılıç Ali Paşa Fenerkapısı Kaptan paşa Macuncuçarşısı Hafsa sokollu Merkezefendi Nişancı Paşa Hüsrev Kethüda İzmit Çatalca Sapanca Rüstem Paşa Kayseri Hüseyin Bey Sarıgüzel Zeyrek Barbaros Karagümrük Barbaros Tophane Yakup Ağa.

Saray Eskisaray Topkapı Üsküdar Galata Atmeydanı Yenikapı Kandilli Fenerbahçe İskender Çelebi Halkalı Rüstempaşa Kadırgalimanı ve Ayasofya ve Üsküdar ve Halkalı ve Atmeydanı'nda Sokollu Siyavuş Paşa Ali Paşa Ferhat PaşaPertev Paşa Sinan Paşa Sofu Mehmed Paşa Mahmud Paşa Şahıhuban 2 Pertev Rüstem Sinan Paşa Ahmed Paşa Ali Paşa Rüstemçelebi Bosna Sokollu Üsküdar Rüstem Paşa.

Su Kemeri Bend Uzun Mağlova GüzelceMüderrisköy Mağlova Uzunkemer.yunus emre de vardır

Reform nedir - Rönesans hareketlerinin etkisi - Reform'un Nedenleri

Katolik Kilisesi'nin bozulması ve dini amaçlardan uzaklaşması üzerine 16. yüzyılda Almanya'da başlayarak diğer Avrupa Ülkelerine yayılan dini alandaki yeniliklere Reform denilmiştir.

Reform'un Nedenleri

Katolik Kilisesi'nin bozulması ve ıslahat fikrinin yayılması.

Hümanizm sayesinde Hıristiyanlığın kaynaklarına inilmesi İncil'in milli dillere çevrilerek temel ilkelerin ortaya konulması.

Matbaanın yaygınlaşması ile okuma-yazma bilenlerin artması üzerine Katolik Mezhebi'nin sorgulanmaya başlanması.

Endülüjans sorununun ortaya çıkması, para karşılığında kilisenin günahları affetmesi.

Rönesans hareketlerinin etkisi
Reform hareketlerinin ilk defa başladığı Almanya'da siyasal birlik olmaması ve Almanya'daki prenslerin dinde yenilik isteyenleri desteklemesi.

1517'li yıllarda Reform düşüncesi Almanya'da Martin Luther tarafından ortaya atıldı. Sonunda Luther'in görüşleriyle Protestanlık mezhebi doğdu. Protestanlar ve Katolikler arasında mücadeleler Ogsburg Antlaşması ile sona erdi (1555). Buna göre; Protestanlık Mezhebi ve Kilisesi kesin olarak kabul edilmiştir.

Alman prensleri istedikleri mezhebi seçme ve kendi topluluklarına kabul ettirme konusunda serbest oldular. Prensler, kendi ülkelerinde din işlerinin mutlak hakimi haline geldiler. Prenslerin mezheplerini kabul etmeyen Almanların başka yerlere göç etmesine izin verildi. Almanya'da başlayan Reform hareketleri İngiltere, Fransa, İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelere de yayılmıştır.

Reform'un Sonuçları
Avrupa'da mezhep birliği bozuldu. Katolik ve Ortodoks Mezhepleri yanında Protestanlık, Kalvenizm ve Anglikanizm mezhepleri ortaya çıktı mezhepler arasında çatışmalar başladı.

Din adamları ve kilise eski itibarını kaybetti.

Katolik Kilisesi, kendisini yenilemek ve düzenlemek zorunda kaldı.

Eğitim-öğretim faaliyetleri kiliseden alınarak laik bir eğitim sistemi kuruldu.

Katolik Kilisesi'nden ayrılan ülkelerde kilisenin mallarına ve topraklarına el konuldu.

Papa ve kilisenin Avrupa Ülkelerinin kralları üzerindeki etkisi sona erdi ve Avrupa'da siyasal bölünmeler yaşandı. Çünkü Ortaçağ'da Papa, Avrupa krallarına taç giydirerek onların krallıklarını onaylıyor ve yönlendirebiliyordu. Papanın bu gücü kaybetmesi, Haçlı Seferleri'nin düzenlenmesini engellemiştir.

Katolik kalan ülkelerde yeni mezheplerle mücadele etmek amacıyla Engizisyon Mahkemeleri kuruldu.

Protestan krallar ve prensler, din işlerinin mutlak hakimi oldular.

Reform hareketleri, Avrupa'yı siyasi yönden zarara uğratmıştır. Şarlken'in Osmanlı Devleti üzerine yapmayı planladığı Haçlı Seferi bölünmelerden dolayı gerçekleşmemiştir.

Mezhep savaşları, Osmanlı Devleti'nin Avrupa'da ilerlemesini kolaylaştırmıştır.

Osmanlı Devleti içerisinde yaşayan Gayrimüslimlerin büyük çoğunluğu Hıristiyandı. Osmanlı Devleti bunlara inanç ve din konularında serbestlik tanıyarak geniş haklar verdi. Osmanlı'da dini bakımdan bağımsız olan Hıristiyan Toplumu, Avrupa'daki mezhep kavgalarından etkilenmedi. Bunda Osmanlı Devleti'nin Hıristiyan halkı kilisenin suistimallerine karşı koruması etkili olmuştur.